Bazı İzâhat


Felsefe tarihi alanında akademik çaslışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay, uzunca süren bir çalışma takvimiyle, geçtiğimiz Ekim ayında "Tanzimattan Günümüze Türk Düşüncesi "(7 cilt) adlı eseri yayınladı. Yazarımız Bilal Kemikli, daha evvel "Tanzimattan Günümüze Türk Düşüncesinde Ne Eksik" ve "Tanzimattan Günümüze Türk Düşüncesine Dair" başlıklı iki yazı kaleme almıştı. Prof. Bolay, bu yazılar etrafında, yazarımıza hitaben bir mektup yazarak, işaret edilen eksikliklere ve eleştirilen konulara ilişkin bir cevap vermiş oldu. Yazarımız Sayın Kemikli, kendisine hitaben yazılan mektubu, hocası da olan , projenin editörü Prof.Bolay'ın iznini alarak burada yayınlamanın doğru olacağını düşündü. Sözkonusu mektup aşağıdadır.            

                                            
Sevgili Bilâl es-Sivasî ve’l- Bursevî ve’l’izâmî(Kemikli)!  

         Yine güzel şeyler yazmışsın, teşekkür ederim ama bazı peşin hükümlerden kurtulamadığın anlaşılıyor. Ben köprü şahsiyet dediğin kimseleri kitaba alacak olsam bir sekiz cilt daha  daha yazmam gerekirdi. Hatta şimdilerde Tv kanallarında o kadar  çok zevât var ki her gün yurt içinde ve dışında milyonlarca kimseye hitab ederek tasavvufî sohbetlerde bulunuyorlar veya dinî malumât arzedip Müslümanların sorularını  cevaplandırıyorlar. Tesirleri bakımından bunları da “Köprü şahsiyetler”  dediğin zevâta dahil etmek icab etmez mi? Bence eder.

         Talat hocayı, İsmail hocayı 1956'dan beri tanırım. Bunlar ve diğerleri tefsir, hadis usûlü hakkında yeni görüş getirselerdi, felsefî açıdan değerlendirilip kitaba alınabilirdi. Kendi sahalarının tanıtılmasına büyük katkıları olduğu müsellemdir.

         M.Saîd Hatiboğlu, ben 1956'da fakülteye geldiğimde üçüncü sınıfa geçmişti. Nazik, kibar, efendi, çalışkan ve hürmetkâr davranışlarıyla hocaların ve talebenin sevgi ve saygısını kazanmıştı. Kendisi zaten meşhur “Burdurlu Hoca”nın oğlu idi.  Babasından birikimli gelmişti. Mezun olduğu gün Tayyip hoca onu asistan aldı. Zaten dört gözle bekliyordu.Çok farklı görüşlerle doktora ve doçentlik tezleri hazırladı. Farklı görüşlerinden dolayı günümüze kadar yayınlayamadı. Çalışmaları daha çok bir takım tesbitlerden ibaret görünüyor. Meselâ “Hilâfetin Kureyşiliği” hususundaki değerli araştırmasının, yine bazı önemli tesbitleri aşamadığı;  fikirlerini hukukî, içtimaî ve felsefî cihetlerden temellendirme yönüne gitmediği anlaşılmaktadır.  Son senelerde makalelerini topladığı üç kitabı çıktı. Ben onları sevinçle satın aldım, bir şey bulursam kitabıma alayım, diye. Maalesef aradığımı bulamadım. Başkaları bulur mu, bilemem.

           Ben “Kutlu doğum Haftası”nı ihdas ettikten sonra her sene milletlerarası çapta sempozyumlar tertip ve tanzim ediyordum. Malezya’dan, Mısır’dan ve diğer Müslüman ülkelerden temsilciler de davet ediyorduk. Mısırlı bir profesörün tebliğini Hatiboğlu hocadan istirham ettim. O da lütfedip kabul etti, fakat söyledikleri kendi sahasının dışına taşamayan şeylerdi. O esnada en kendisine dedim ki, "hocam, şu sıralarda Sudan’da Ahmed Naim adında bir âlim ve düşünür öne çıkmaya başladı, siz İslâm âlemindeki gelişmeleri takip ediyorsunuz, bu hazirûnu tenvir ederseniz memnun oluruz." Ahmed Naim ve benzerleri hakkında bilgisi yoktu. Anlaşılıyor ki hoca hadiscilerin dışında tefekkür sahalarıyla ilgilenmemişti. Bu da bu kadar.

           Cemal Sofuoğlu, Mücteba Uğur ve diğer bir çok hadisçiler, tefsirciler ve kelamcılar, hoşuma gitmeyen bir tabirle arkeoloji yapmışlardır.

        Hadiscilerin içinde günümüze gelebilenler yok değil, ama onlar da başlangıçta sayılır. Sahalarının dışına çıkamadıkları için geniş ufka ihtiyaçları var. Nitekim ben birkaç hadis profesöründen bu kitaba son hadis tefekkürünü yazmalarını rica ettim.   “Ben yazamam" diyerek hiçbiri  kabul etmedi . Dolayısıyla bizim bu kitaba hadis düşüncesi girememiş oldu. Kabahat benim değil.

            Tayyip hoca hadis ilminin Türkiye'de öğretilip yerleşmesine önemli rol oynamıştır. Ama hani tefekkürü?

        A. Şener’in mezhepler tarihi tercümesinin yanında Gökalp ile İzmirli arasında geçen “ictimaî usûl-i fıkıh” münakaşaların anlatan araştırmasından maada bu misüllü birkaç araştırma makalesi daha var. Bu bir kaç araştırma makalesinden başka hangi fıkhî tefekkürü var. Ben bilmiyorum. Bilen varsa bana da öğretsin de cehaletimden kurtulayım.

            Mücteba Uğur’un doktora çalışması fena değildir. Hz. Peygamber dönemi cemiyet hayatı üzerine çalışırken çok teşrîk-i mesâimiz oldu. Fakat orada kalmış, ötesi gelmemiştir..                                        

          Cemal Sofuoğlu, İzmir İmam Hatip lisesindeki öğrencilik yıllarından beri elimde yetişmiş sayılır. İlmihalden başka neyi var? Şiilerin hadis anlayışı üzerindeki tez çalışması değerli bir çalışma idi, 35 sene yalvardım, şunu neşret, diye; eline alamadan âni bir kalb kriziyle göçtü gitti. Kendi evladım gibi üzüldüm, vefat haberin alınca nerdeyse ben de aynı akıbete uğramak üzereydim. Allah rahmet eylesin. Âmin.

           Orhan Karmış’a gelince: Biz senelerce beraber çalıştık. İki sene Bağdat’ta beraber bulunduk. Arapçası çok iyidir. Fakat okuduğu klasik kitapları aşamamıştır. Doktora ve doçentlik tezlerini neşredememiştir. Neden? Kendisi de bilir ki itibar görecek derecede seviyeli değil. Hoş, çok seviyeli çalışmalar olsa bile yine neşredemezdi. Çünkü yanlış yapmaktan ve hesap verememekten korkardı. Bu da tesir altında olduğu Hilmi Işık Efendiden geliyordu. Onun fikirlerini doğru  bulurdu. Mehmed Zâhid Efendi’yi, Arapçası yok, fıkıh bilmez diye beğenmezdi. Ben Diyanet Vakfı yayın kurulunu kurduğumda kendisinden bir meal yazmasını ısrarla istedim ve yazarsa yayımlayacağımı söyledim. Söz verdi, aradan seneler geçti ve o da öylece göçtü gitti. Eve Tv alınmasına şiddetle muhalif iken sonradan Tv’den inmez oldu. Tv yi seyretmenin muhalifi olduğu halde tefsir nakilleriyle ömrünü noktaladı. Geriye hangi tefekkür ve değerli eseri var ki bana bu zevatı mütefekkir olarak eserime almam icabettiğini söyleyebiliyorsun. Benim bilmediklerimi lütfen haber ver.

         Köprü zevatı tenkide kurban ettiğimi söylüyorsun ki tenkitsiz, usûlsuz ne ilim olur, ne ilerleme olur, ne de tefekkür olur. Kur'an'a bir daha göz at, peygamberler de dâhil her zümrenin yanlış hareketlerini tenkit ve teşhir ediyor. Kur'an, tebliğ mekanından izinsiz ayrıldığı için Yunus peygamberin nasıl cezalandırıldığını haber veriyor. Bu tenkit değil midir?  İslâm alimleri her sahada birbirlerini belli ölçüler ve nezaket dairesinde çok  çok tenkit etmişlerdir. Gazzalî merhum bile tek başına bu hususta bir abidedir.

        Osmanlıda “Nakdü’l- Efkâr ve reddü’l-Enzâr” başlığıyla yazılmış risaleler var. Bir âlim veya mütefekkir, bir başkasının fikirlerine tenkit veya reddiye yazdığı zaman, önce bu tenkidi değerlendirebilecek ehil insanlara gönderirdi. Onların tenkitleri ve mütalaası çerçevesinde kendi metnini yeniden gözden geçirirdi. Yahut kendi hususî fikrini beyan için bir meselede risale yazdığı vakit de aynı usûlü takip ederdi.

      Saîd Nursî merhum, tenkid etmedik saha bırakmamış, ama her tenkidinin ardından hadislere ve muhalif gördüğü fikirlere çok farklı yorumlar getirebilmiştir. “Hastalar Risalesi” ni okuyanın, güzel yorumlarından dolayı insanın hasta olası geliyor.

      Gönül ve tasavvuf ehli tenkide itibar etmezler, ama yeri gelince nazikce tekit ve tavsiyelerini esirgemezler; çünkü onların vazifesi, kendilerine güvenenlere nefislerinin esaretinden kurtarma yolunu gösterip nefislerini tezkiye istikametinde irşadda bulunmaktır. Elbette ki bu çizgiyi aşıp tenkit yapabilen ve yani tasavvufî görüşler getirebilen mütefekkir mutasavvıflar az değildir.

       Köprü zevattan sayılabilen Süleyman Hilmi Tunahan merhum, camiye gitmenin yasak olduğu bir devirde kalkmış, Silistre’den gelmiş, Kısıklıda kurduğu dergâhı ve kursu vasıtasıyla, Balkanları bütün Anadolu’yu irşada ve uyandırmaya çalışmış. Allah râzı olsun. Hangi ilmî ve fikrî yeniliği getirebilmiş. Ben damadı K. Kaçargil’in çıkardığı Ufuk adlı yayınlarını takip ettim, hiçbir ciddi fikir göremedim. Bunu da 1977'de Dergâh yayınlarının  çıkardığı 8 ciltlik Ansiklopedide İslâmcılık maddesinde yazdım. İsteyen bakabilir. Bugün Süleymancı hareketten biçki-dikiş kursları ve bunlara bağlı bir kısım Kur’an Kurslarından başka ne  kaldı?  Diğerlerinin tesiratı nasıldır? Bunların tefekkür hayatımıza katkıları ne olmuştur? Cevabını sen versen daha iyi olur. Bu köprü zevatın yaptığı vazife bakımından örneği çoktur, fakat fikrî tesiratı her zaman kabil-i münakaşadır.

       Biz bize ait  tefekürümüzün gelişmesi, geçmişle gelenek bağlantılarımızın kuvvetlendirilmesi, fikir geleneğimizin geleceğe taşınması için köprü ilim şahsiyetlerine, köprü felsefecilere, köprü edebiyat düşünürlerine ve diğerlerine ihtiyaç olduğu için bu evsafa sahip zevâta yer ve önem veriyoruz.   İmâl-i fikirde bulunamayan, öncekileri nakletmekle bir geleneği devam ettiren zevatı minnetle ve rahmetle anarız ; aklını Batılı fikir bilim adamlarına kiraya veren, "hukuk-i aklı"nı koruyamayan” , düşünmeyi başkalarına devreden, “şu şu zevat doğruları bulmuştur, ben onlardan iyi düşünemem” diyen kimseler düşünce hayatımızda kendilerine yer ayıramazlar.Onların cemiyetteki yerleri  ve işlevleri farklıdır.  Bunu unutmamak lâzım. Armut elma değildir, elma armut olamaz. Herkesin vazifesi ve tabiatı farklıdır.

        Ahmed Naim meselesine gelince: Yine dikkatli bakmadığın anlaşılıyor. Bu mühim zât-ı merhumu felsefeciler arasına aldım. Neden? Çünkü senelerce Dâru'l-Fünûnda felsefe hocalığı yapmış, Macit Gökberk gibi kimselere hocalık etmiş, İslâm ahlakını felsefî yönden temellendirmiş, hem de Kant gibi bir filozofun ahlâk anlayışını tenkit ederek bunu yapmış. Muallim Cevdet'in Ahmed Naim hakkındaki kitabında yazdığına göre felsefeye 1800’den fazla terimini Türkçeleştirerek kazandırmış. Nitekim İsmail Kara bey, emek çekerek büyük bir cilt halinde bunu neşretti, ellerine sağlık. Bunlar da köprü adamlardır. Ama Türkiye'de merhum ve mağfur Ahmed Nâim bey yüzlerce hadis profesörünün hiç birinin gözüne çarpmayan  ve belki de ilk defa tarafımdan Recep Kılıç'a yaptığı araştırmada yer vermesi için Ahmed Naim ile ilgili çok mühim bir felsefî hususu gösterdim. O da Tecrîd-i Sarîh tercümesinin baş tarafına koyduğu 500 sayfalık hadis usulü hakkında araştırmasında hadislerin rivayeti ve râviler meselesini , "TARİH FELSEFESİ" açısından temellendirmiş olmasıdır. Neden hadiscilerin dikkatini çekmemiş? Çünkü hadis uleması felsefeyle ilgilenmiyor, felsefeyi sevmiyorlar, felsefe düşmanlığı yapıyorlar, tıpkı diğer bir çok ilâhiyatçı gibi. Sen kitaba dikkatli baksaydın felsefecilerin ilk sıralarında Ahmet Naim'i görürdün …47 sayfa gibi geniş bir  tanıtım ve tahlil ile. Ahmed Naim, Galatasaray mezunudur, medrese geleneğinden gelmemiştir. Ulemadan değildir, kendi kendisini yetiştirmiştir, tefekkürü olan bir felsefecidir. Bu sebeple onu dinî düşünürler arasına almadım. On defa böyle bir kitap yazsam yine felsefeciler arasına alırım. Nitekim Mehmed Âkif merhumu, Necip Fazıl'i Sezai Karakoç'u da dini düşünürler arasında zikretmedim. Çünkü onlar da medrese geleneğinden ve ulema sınıfından değildirler. Mehmed Âkif merhum, baytardır, müsbet ilim üzerine tahsil yapmıştır, dini tahsilini İbnü’l-Emin M.K.İnal ile beraber onun babasından tahsil etmeye çalışmış ve kendi babasından takviye almıştır.

         Necip Fazıl Fransa'da felsefe tahsil etmiş ve bitiremeden yurda dönmüştür. Klasik medrese tahsili yoktur, Arapçası yok veya zayıftır. Kendi tabiriyle "33 yıl saati işlemiş, o durmuş, gökyüzünde uçurtma uçurmuş"tur. Vaktaki merhum şeyhi ile karşılaşmış, ondan aldığı feyz ile o vadide eserler vermiştir. Bize göre değerli mütefekkirdir, edebî düşüncede yer almıştır. Necip Fazıl merhum "Büyük Mazlumlar" kitabında İmam-ı A'zam hazretleri için bir kaç sayfa ayırırken, Jean D'arc'a yanlış hatırlamıyorsam, 30 sayfaya yakın yer ayırmıştır. Niçin? Çünkü üstad Arapça kaynakları açıp da o kaynaklardan bilgi toplayamıyor, Osmanlı çocuğu olduğu için Osmanlı Tükçesiyle yazılmış kitaplardan o kadar bilgi edinebilmiştir. Fransız kahramanı kadına gelince onun hakkında 400 senedir yüzlerce, belki binlerce kitap yazılmıştır. Açıp o kitaplardan bilgi aktarmak kolay. Çünkü Fransızcası var.

      Sezai Karakoç'u dinî düşünceye değil, edebî düşünce temsilcileri arasına aldım. Çünkü o, S. Bilgiler Fakültesinin maliye bölümünden 1954’de mezun olmuş, ben 1956’da Ankara'ya geldiğimde, yanılmıyorsam Ulus'taki Gümrük ve Tekel Bakanlığında memurdu. Ara  sıra merhum O.Yüksel Serdengeçti'nin yazıhanesine gelir ve sohbete katılırdı.

        Bugünlük de bu kadar Bilâlciğim. Aynı yanlışlara ve keyfî izahlara devam edersen ben de Allah fırsat  verdikçe izahât ve tashihâtda bulunurum. Ama böyle devam edersen bil ki  benim sitemlerimden kurtulmanın tek bir yolu var: O da bu fakiri bulunduğun yere davet etmek veya gelip götürerek orada alenî münakaşada bulunmamızdır.

         İşte böyle Bilâlciğim, sözü biraz uzatımsa affola! Umarım bu cevab, o köşede neşredilir. Bâki selâm ve sevgiler. S.H. Bolay adında bir “abd-i âciz” veya  Hüseyin Vassâf merhumun tabiriyle "Ahkâr-ı ibâd".