Bir Dokun Bin Ah İşit


Bir ülkede yaşanan sorunları, birbirinden soyutlayarak ele almak bizi doğru sonuçlara, dolayısıyla etkin ve anlamlı çözümlere götürmez. Örneğin eğitimi tartışırken, ekonomiden, ekonomiyi tartışırken dış politikadan bağımsız düşünemeyiz. Her biri ayrı bir alanmış gibi dursa da, gerçekte ve fiiliyatta iç içedirler. Dış politikada alınacak her karar, atılacak her adım doğal, hatta zorunlu olarak ülkenin ekonomik gücüyle ilişkilidir. Eğitimdeki düzenlemeler hem politik tercihlerin hem de ekonomik olanakların hesaba katılmasını gerektirir. Bu alanlardaki sıradan, basit aksaklıkları büyük çapta planlamalar ya da programlar yapmadan çözebiliriz. Bir ya da bir kaç köy okulu yapabiliriz. Şu il ya da ilçeye sağlık ocakları açabiliriz. Ancak ulusal çapta kurumlar oluşturmak ya da politikalar belirlemek söz konusu olduğunda, işe birden fazla etken karışır. Örneğin Türkiye’de bir Yükseköğretim planlaması yapmak ya da tarımda ulusal politikalar belirlemek, bir sağlık ocağı açmak ya da köye okul yapmaktan çok farklıdır.

Büyüyen ve karmaşıklaşan sorunlar karşısında, her alana ilişkin bazı düzeltmeler ve düzenlemeler yapmak, yasalar çıkarmak geçici bir süre işe yarasa da, ardından daha kallavi sorunlarla karşı karşıya kalmaktayız. Buna kısaca detayla uğraşmak, eski tabirle palyatif tedbirlere baş vurmak diyelim.

Oysa bizim ihtiyacımız olan yukarıdan aşağı ciddi reformlardır, hem de her alanda. Biri eksik kaldığında diğer bütün alanların nasıl altüst olduğunu görerek ve deneyimleyerek yaşıyoruz.

Asıl Konuya Gelince

Milyonlarca yükseköğretim öğrencisinin büyük çoğunluğu yarınları konusunda umutsuz ve endişe içindeyken, şu ya da bu üniversiteye bir iki fakülte ilave etmek, yeni bölümler açmak, öğrenci sayısını artırmak, öğrenci alınabilsin diye akademik kadroları tamamlamak, sadece detaylarla ilgilenmek, temel sorunları göz ardı etmektir. Geldiğimiz noktada iyi üniversiteden muradımız daha çok fakültesi, daha çok bölümü, daha çok akademisyeni ve öğrencisi olan üniversitedir. Hele bir de şu spor dalında bir Türkiye derecesi elde etmiş, öğretim üyelerinden biri ya da bir kaçı ödül almış, yayın sayısı artmışsa başarı tescil edilmiş demektir. Tuhaf bir öğünme alışkanlığı vardır; her üniversite, her yıl üniversiteler sıralamasında bir iki kademe üst sıraya çıkar. Ancak genel tabloda  ne ciddi bir değişiklik ne de topluma ve üretime bir katkı vardır. Bir çeşit körler sağırlar hikayesi.

 

Resmî ağızlar Türkiye’de genel olarak eğitimin ortalamanın altında olduğunu itiraf ediyorlar. Yüksek öğretimde ise bu durum daha vahimdir. Bunun en temel nedenlerinden biri, bilimsel çalışma ve nitelikli öğrenci mezuniyetinden çok, üniversite okumaktan başka seçeneği olmayan ve öğrencilik süresince işsizler sınıfından sayılmayan gençleri üniversiteli yapmak. Bir diğer neden de öğrencilerin yurt dışına çıkmasını engellemek. Ne var ki bu neden de gerçeklikten uzak bir bakış açısına dayanmaktadır. Üniversite öncesi işsizler, üniversite sonrasına aktarılmış olmaktadırlar. Şimdiden işsiz üniversite mezunu sayısı milyonları buldu. Diğer yandan daha iyi bir eğitim almak için yurt dışına çıkışları devam ediyor. Bu ve benzeri onlarca sorun var. Ama hala Eğitim Fakülteleri ile Edebiyat ve Fen Fakültelerinin hangi amaca yönelik öğrenci mezun ettikleri netlik kazanmış değil...

Öğrencisiz bölümlerin sayısı artarken, bu bölümlerdeki kadrolu öğretim üyelerinin ne olacağı konusunda hiçbir görüş beyan edilmemektedir. Birçok profesör bile girecek ders bulamamakta, diğer fakültelerin servis derslerini yürütmektedir.

Bilimsel çalışmaların ciddiyeti ve niteliği konusunda bizzat öğretim üyelerinin inancı kalmamış durumdadır. Dünya biliminin geldiği noktada, ülkemizde yapılanlar zevahiri kurtarmaktan ibarettir. Bilimsel yayınların sayısı arttığı halde impakt faktörleri yerinde saymaktadır. Bir öğretim üyesinin bir yurt dışı kongresinde on dört bildiride adının olması ise bizim bilimsel çalışmaya nasıl baktığımızı özetlemeye yeter.

Malî açıdan da sorunlar yaşanmaktadır. Yurt dışı kongrelere, bırakın bütün masrafları karşılamayı, artık kayıt ücreti bile ödenmemektedir. Şimdiye kadar gidenler bilimi şaha kaldırdılar demiyoruz, finansman konusunda yaşanan sıkıntıya dikkat çekmek istiyoruz. Bunun da başlıca nedeni üniversitelerin kaynak yaratma konusundaki beceriksizlikleri ve bütün masrafların devlet tarafından karşılanıyor olmasıdır. Üniversite girdileriyle çıktıları karşılaştırıldığında ortaya devasa bir görev zararı çıkmaktadır.

Herkes üniversite okumamalı, okumak zorunda bırakılmamalı. Ortaöğretim sonrası istihdamda karşılaşılan zorluklar, öğrenciyi tek seçenekle baş başa bırakmaktadır. Üniversiteye girişlerde eleme değil seçme sisteminin uygulanması, yeterli bilgi ve algı düzeyi olmayanları daha işin başında başka alanlara yöneltmenin, nitelik açısından hayati bir öneme sahip olduğu kanısındayız.

Kısa bir yazıyla bütün sorunları dile getirmek ve çözüm önermek tabii ki mümkün değil. İleriki yazılarımızda bu konuya devam edeceğiz.

Girişte söylediklerimize dönersek, bir ülkede kurumlardan herhangi birinde bir aksama, eksiklik, yanlışlık olduğunda diğer bütün kurumları da etkiler. Hukuk sisteminiz iyi çalışmıyorsa, üniversitenizin iyi çalışmadığından emin olabilirsiniz