Bir Şehir İsminin Bize Anlattıkları


Ferdinand Tönnies’e göre -sosyolojik anlamda- yüz yüze iletişime, akrabalık ilişkilerine, mekân birliğine dayalı “cemaatler” (Gemeinschaft) şehirleşme/rasyonelleşme süreci içinde kaçınılmaz olarak kaybolup gitmeye mahkûmdur. Çünkü “şehir hayatı” güvenilmez, akışkan, belirsiz duyguların üzerine değil aklın üzerine kurulur. Tanışıklık, güven, sadakat gibi hisler çok sayıda yabancının bir arada yaşadığı şehirde geçer akçe olamaz. Bunun yerine kesin kurallarla korunması gereken çıkarlar vardır, sözleşme vardır, yazılı taahhüt vardır, imza vardır, sözleşmeye uymayana verilecek cezalar vardır.

Bir modern dönem düşünürü olarak Tönnies’in -birçok çağdaşı gibi- varsayımı, çocukluktan çıkıp erişkinlik dönemine erişen insanlığın istismara açık, kolayca manipüle edilen duyguların esaretinden kurtulup akıl temelinde bir hayat kuracağıdır.

19. asrın düşünürlerinin sosyolojik tasnifleri, tanımları ve gelecek tasavvurları zaman içinde çok imtihanlardan geçti. Sayısız parlak teori boşa çıkıp tarihin tozlu sayfalarında yerini aldı. Nihayet sosyal bilimlerde, matematik-fizik kuralları gibi bütün zaman ve coğrafyalarda geçerli olabilecek “kurallar” üretmenin imkânsızlığı teslim edildi. Büyük anlatıların (grand narratives) modernleşme çağı düşünürlerinin ham hayalleri olduğu konuşulur oldu.

Duyguları şehirli insanın hayatından dışlayan modern yaklaşımların ne derece isabetli olduğu sorusunun cevabını ararken bir şehrin tarih boyunca aldığı isimlerin izini sürmeye ne dersiniz?

Çar Büyük Petro (bizdeki yaygın bilinen ismiyle Deli Petro), 27 Mayıs 1703'de İngrai toprağını İsveç'den tekrar geri aldı. Savaşla alınan yeni şehrin ilk yapısı da bir kale, yani “burg” idi. O kaleye Hz. İsa’nın on iki havarisinden Petrus'un ismini verildi: “Sankt Piterburh”. Bu isim gerçekte Sint Petersburg’un Hollanda dilindeki (Dutch) telaffuzunun bir benzetmesiydi. Kalenin ismi, kısa sürede şehrin de ismi oluverdi.

Bizde Sen Petersburg ismiyle bilinen şehir 200 yıl boyunca Rus Çarlığı'nın başkentliğini yaptı. Fakat bu süreçte şehrin ismi mütemadiyen değişti.

Rusya'nın yetiştirdiği en büyük bilim adamlarından biri olan ansiklopedist, doğa bilimci, fizikçi ve kimyacı Mihail (Mihaylo) Vasilyeviç Lomonosov 1740’ta Yunanca’dan türetilmiş “Petropolis” ismini Rusçalaştırıp “Petropol” olarak kullandı. Yani ismi havari Aziz Peter’den koparıp kurucu Çar Deli Petro’ya bağladı. O yıllarda resmi yazışmalar haricinde aziz anlamına gelen “Sankt-“ön eki kullanılmaz oldu.

1830’larda Alexander Puşkin şiirlerinde yabancı bir isim olarak gördüğü Saint Petersburg yerine “Petrograd” ismini kullanıyordu.

1914–1924 yılları arasında, yani çoğunluğunu I. Dünya Savaşı ile Rus İç Savaşı'nın kapsadığı dönemde Rusya Almanya ile savaşırken Çar II. Nicholas St. Petersburg ismini bu kez resmen Petrograd’a çevirdi. “Burg” kelimesinin Almanca çağrışımları vardı ve milliyetçiliğin yükseldiği bir dönemde savaşılan düşmanın dilini çağrıştıran bir başkent ismine sahip olmak kabul edilebilir bir şey değildi.

1917’de Ekim devrimini gerçekleştiren Bolşevikler güçlenince işin rengi bir kez daha değişti. Devrin gazetelerinde şehrin ismi “Kızıl Petrograd” (Красный Петроград) olarak yazılmaya başlandı.

Vladimir Lenin, 1918’de Rusya’nın başkentini Alman saldırısına açık olmasını gerekçe göstererek Moskova'ya taşıdı. Sen Petersburg artık başkent olmaktan çıkmıştı.

Komünistler 1924’te Lenin’in ölümünden üç gün sonra, şehrin ismini resmen “Leningrad” olarak değiştirdiler. Böylece dini bir sembol olan Aziz Petrus’un ismini de, eski rejimin sembolü olan Çar I. Petro’nun ismini de (kendilerince ilelebet) silmiş oluyorlardı.

Buraya kadar her şey modern dönem düşünürlerinin tasarladıkları şekilde gitmişti. Duygusal “saçmalıklardan” yakasını kurtaran insanlar, bir daha dönmemek üzere kendilerini aklın, bilimin, rasyonel düşüncenin kucağına teslim etmişlerdi.

Fakat öngörülemez insan tabiatı bir kez daha teorileri boşa çıkartacaktı.

12 Haziran 1991’de Leningrad’ın isminin tekrar St. Petersburg olarak değiştirilmesi için bir referandum yapıldı. Petrograd seçeneklerden biri değildi. Şehrin ismi ya Leningrad kalacaktı ya St. Petersburg olacaktı. Yaklaşık yetmiş yıldır yoğun bir ateizm ve rasyonalizm propagandasına maruz kalmış, devletin sakıncalı bulduğu alternatif fikirlere erişimleri büyük ölçüde kısıtlanmış halkın yüzde 54.86’sı şehirlerine tekrar bir Hıristiyan azizinin isminin koyulması yönünde oy kullandı.

Bugün artık Leningrad yok. Havari Aziz Petrus adeta mitolojik bir karakter olarak 2000 sene öncesinde unutuldu sanılırken 21. Asrın önemli bir şehrinin isminde yaşamaya devam ediyor.

Peyami Safa, “Objektif 8: 20. Asır Avrupa ve Biz” başlıklı kitapta toplanan makalelerinden birisinde şunu söylüyor:

İnsanın mezar karşısındaki acılarına korkularına ve sorularına cevap ve teselli koşturamayan ideolojilerin dine hücumları nafiledir. İlim de bu sorulara kendisinin veremediği cevabı veren dinlere saygı gösterecektir. İnsanın sorulara beklediği cevap, elbette, bir maymunun fezadaki seyahatinden daha önemli ve aceledir.

Tercüman, 11 Ocak 1960, Peyami Safa (OBJEKTİF:8 - 20. Asır Avrupa ve Biz, s. 35)

Bilmem Peyami Safa’nın bu tespiti, duygu karşısında aklın, sezmek karşısında bilmenin, inanç karşısında ampirik bilginin neden hiçbir zaman mutlak zafer ilan edemeyeceğini açıklıyor mu.

Tönnies 21. asrı hiç böyle hayal etmemiştir sanıyorum. Bu kıymetli düşünür bugün yaşasaydı hayretle Gemeinschaft’ın yok olmadığını, Gesellschaft içinde yepyeni formlar alarak da olsa güçlü bir şekilde varlığını sürdürdüğünü müşahede edecekti.