Brexit (İngiltere'nin Avrupa Birliği'nden Çıkışı)


 

Bir bilgi yanlışlığını düzelterek başlayalım. Aslında bizde İngiltere olarak bilinen ülke; üçü Büyük Britanya adasında, birisi de İrlanda adasında olmak üzere dört adet ülkeden oluşmaktadır. Güncel sportif aktivitelerden de hatırlanacağı üzere, bizim İngiltere olarak isimlendirdiğimiz ada ülkesi; İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda’dan oluşmaktadır. Bir başka deyişle İngiltere, Birleşik Krallığın dört ülkesinden birisidir. Ama en büyüğüdür. Her birinin ayrı bir bayrağı, futbol takımı ve yerel yetkileri vardır. Bizim İngiltere bayrağı olarak isimlendirdiğimiz bayraksa Birleşik Krallığı temsil eder. Zira bu ülkede yukarıda adı geçen her bir ülkenin birbirinden farklı bayrakları vardır.

İsminden de anlaşılacağı üzere bu ülke cumhuriyet değil, bir krallıktır. Başında 1952’den beri, dünyada çok tanınan ve ülkesinde çok sevilen Kraliçe II. Elizabeth bulunmaktadır. Aslında Kraliçe, sadece Bileşik Krallığı temsil etmemektedir. Ona bağlı ülke sayısı çok daha fazladır. Tam 53 adet ülke commonwealth adı altında İngiltere ile ayrıcalıklı ekonomik ilişkilere sahiptir. Bunlardan bir kısmı (Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda gibi 15 adedi) ise kraliçeye doğrudan bağlı olarak yönetilmektedir. Ancak bunun sembolik olduğunu da ifade etmek isterim. Biz bu yazımızda Türkiye’de bilinen adını, yani İngiltere ismini kullanacağız.

Çok bilindik bir tanımlama vardır İngiltere için; ‘üzerinde güneş batmayan imparatorluk…’ Gerçekten de İngiltere’nin dünyada neredeyse girmediği toprak kalmamıştır. Bir ara bizi de yönetmiştir dersek çok da yanlış olmaz. Zira Birinci Dünya Savaşından sonra İstanbul’un da içerisinde yer aldığı bazı topraklarımızı işgal etmiş, bunların bazılarından da geri çekilmemiştir. Musul-Kerkük gibi… Bir çok kimse İngiltere’nin İstanbul’daki işgalini sona erdirdiği tarihin 1936 olduğunu bilmez. Bu tarihin diğer bir özelliği ise Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin imzalanmış olmasıdır. Her ikisi arasında herhangi bir ilişki olmadığını ileri sürmek, insanların zekâsıyla alay etmektir. Daha açıkçası başta Montrö olmak üzere, henüz aydınlanmamış olan bir takım anlaşmalar imzalanmadan İngiltere Türkiye’den ayrılmamıştır.

İngiltere İmparatorluğunun üzerinde ‘neden güneşin batmadığını’ şöyle somutlaştırabiliriz; Kuzey Kutbunda yer alan Kanada da, Güney Kutbunda yer alan Avustralya da İngiliz toprağı olarak egemenliği altında yer almıştır. Tarihte gelmiş geçmiş en büyük imparatorluktur. Bir başka deyişle, Büyük İskender’in imparatorluğundan da, Moğolların egemen olduğu alandan da, Timur İmparatorluğu’ndan da, Osmanlı İmparatorluğundan da, Sovyet İmparatorluğundan da, daha büyük bir alana, üstelik süreklilik arz edecek şekilde egemen olmuştur. 33 milyon kilometre kareye aynı anda hükmedebilmiştir. Toplam hükmettiği alan ise dünyanın yarısından fazladır. Aslında bunun bugün büyük ölçüde devam etmediğini ileri sürmek de gerçekçi olmaz. İngilizcenin dünyadaki hâkimiyeti, başta ABD olmak üzere resmi dili İngilizce olan ülkelerin nüfuz alanları bu hâkimiyetin değişik bir şekilde ve önemli ölçüde yine İngiliz kökenlilerde olduğunun göstergesidir.

Avrupa bilinenin aksine çok dinli (mezhepli) ve çok farklı etnik ve kültürel özellikler taşıyan, kendi içerisinde sürekli savaşan, nisbeten de küçük bir kıtadır. Doğal kaynakları da son derece sınırlıdır. Sınırları da yine çok belirgin değildir. Gürcistan da, Ermenistan da Azerbaycan da bu yüzden kendilerini ‘Avrupa Ülkesi’ olarak tanımlar. Kabaca Ural dağlarından ayrılan Avrupa’nın yarısından fazlası da Rusya toprakları içerisindedir. Bizim Avrupa denince aklımıza daha çok ‘Batı Avrupa,’ yani İngiltere, Fransa, Almanya gibi ülkeler gelir. Konumuz bu olmadığı için üzerinde durmayacağım ama, bugün Amerika kıtasında Avrupa’da yaşayandan daha fazla Avrupa kökenli yaşamaktadır ve Amerika kıtası bir bütün olarak Rusya dışındaki Avrupa’nın on katı kadardır.

Avrupa Birliği Süreci

Yukarıda kısaca künyesini vermeye çalıştığımız Avrupa özellikle de Amerikan’ın keşfinden sonra aşama aşama ilerleme kaydetmiştir. Amerika kıtasından talınan kıymetli maden stokları Avrupa’da zenginleşmeye yol açmıştır. 1500’lü yıllarda kilise egemenliğinin yavaş yavaş sarsılmaya başlaması, bu dönemde meydana gelen teknik buluşların günlük hayata indirgenmesi, 1700’lü yıllarda buhar gücünü keşfedilmesi, Fransız devrimleriyle birlikte kilisenin ve derebeylerin hâkimiyetine son verilmesi… Avrupa’nın önünü açmıştır. Sömürgeciliğin de sistematik başlangıcı olan dönemden günümüze Avrupa’da çok ciddi savaşlar yaşanmıştır. Napolyon Savaşları, Cermen-Frenk savaşları, Rusya ve Osmanlı ile yapılan savaşlar bunlardandır. En son ve en yıkıcı savaş ise bir nevi Avrupa’nın iç savaşı olan II. Dünya Savaşıdır. İngiltere Savaşı kazanan tarafta gibi gözükse de savaştan aslında sadece iki ülke kazançlı çıkmıştır. Bunlardan birisi ABD, bir diğeri de Sovyetler Birliğidir. Bu yüzden dünya bu dönemde adeta bu iki ülkenin nüfuz alanlarına bölünmüş, İngiltere’nin de içerisinde yer aldığı ülkeler Sovyet tehdidine karşı Batı Bloku içerisinde yer almıştır. Türkiye’nin de yer aldığı bu ülkelerin özellikle de 1990’lı yıllara kadar ‘tam bağımsız’ olduğu gayet tartışmalıdır. Nitekim 1956’da Amerika’ya danışmadan yapılan Süveyş Kanalı müdahalesine Amerika destek olmamış, İngiltere Fransa gibi ülkeler Sovyet tehdidine boyun eğerek geri çekilmek zorunda kalmışlardır.

Avrupa bir taraftan Sovyet Komünizminden NATO şemsiyesi sayesinde kurtulmuşken, bir taraftan da kendi içerisinde birlik sağlama çabası içerisine girmiştir. İşte Avrupa Birliği bu çabaların sonucu olarak ortaya çıkmıştır. II. Dünya Savaşının iki aktörü, Fransa ve Almanya, Avrupa’da uzun vadede yeni bir savaşın yaşanmaması için bir araya gelmiş, İngiltere’yi de aralarına alarak Avrupa’daki başta kömür ve çelik olmak üzere kaynakların üst otoriteye devredilmesi suretiyle ekonomik imkânlardan birlikte faydalanmayı öngören yeni bir model oluşturmak istemişlerdir. Bu model bir devlet olmasa da ilk aşamada uluslararası bir anlaşmayı aşan işbirliği önermekte idi. Bu yüzden bugün Avrupa Birliği (AB) olarak isimlendirilen kurum dünyadaki tek örnektir. Supranational (uluslarüstü) olarak nitelendirilen Avrupa Birliği sui-generis yani nev’i şahsına münhasır bir birliktir. Zira bütün ülkeleri bağlayan ve iç hukuktan üstün, ancak hali hazırda bir anayasa da kabul edilmeyen üst metinleri vardır. Roma (Kurucu) Anlaşması, Avrupa Birli Anlaşması ve Lizbon (Reform) Anlaşması gibi. Avrupa’nın anayasa yapma çalışmaları bu aşamada başarısız olmuştur.

İngiltere II. Dünya Savaşı sonrası oluşturulan Avrupa Birliğine davet edilmesine rağmen katılmamıştır. Bunun nedenleri arasında Avrupa’da lider ülke olma düşüncesi bir yana bu birliğe başarı şansı da vermemiş olması da vardır. Hatta şimdilerde kâğıt üzerinde bir kurum olan Avrupa Serbest Ticaret Bölgesini (EFTA) kurmuştur. Çok geçmeden stratejik bir hata yaptığını fark etmiş ve 1961 yılında üyelik müracaatında bulunmuştur. Ancak İkinci Dünya Savaşının Fransa’daki kahramanı De Gaulle, Anglo Sakson bir kültürden gelen bu ülkenin Avrupa Birliği içerisinde Amerika’nın bir ‘truva atı’ olacağını ileri sürerek üyeliğine karşı çıkmıştır. Sorun ancak De Gaulle’ün ölümünden ve Fransa’da yapılan referandumdan sonra aşılabilmiştir (1973).

Avrupa Birliği’nin birçok kuruluş nedeni vardır ama bunlardan birisi de Amerika’nın II. Dünya Savaşından sonra Avrupa’da güçlenen varlığıdır. Kısa vadede ve askeri seçeneklerle bunun aşılması mümkün ve mantıklı olmadığından, bu bağımlılığı uzun vadede azaltmak ve ortadan kaldırmak üzere Avrupa Birliğine Almanya ve Fransa’nın öncülük etmesi bir tesadüf değildir. Nitekim Almanya ‘işgal edilmiş,’ Fransa ise ‘kurtarılmış’ bir ülke idi. İngiltere ise Hitler işgalinden ABD sayesinde kurtulmuştu. Avrupa’nın sınırındaki yayılmacı Sovyet tehdidi varken bu ülkelerin Amerika’ya açıktan tavır alması beklenemezdi.

Süreç içerisinde De Gaulle’ün haklı olduğu ortaya çıktı. Nitekim İngiltere üyelikten daha iki yıl geçmişti ki, kendi içerisinde referanduma gitti. İngiltere’nin hazmedemediği şey, lider ülke pozisyonunu kaybetmiş olması idi. Neredeyse 900 yıl sonra Britanya adasının ikinci kez (birincisi Normanlar tarafından yapılmıştı) işgalden kurtaran ve Amerika’nın desteğiyle ayakta kalabilen İngiltere’nin o dönemde Amerika’ya rağmen politika üretmesi mümkün değildi. Bu sendromunu ancak 1982 yılındaki Falkland adalarına müdahalesiyle aşabildi. Zira Amerika’nın bilgisi dâhilinde ancak tek başına yapmıştı bu müdahaleyi.

1990’lar dünyada birçok dengeyi değiştirmiştir. Zira bu dönem Sovyetler Birliği tarafından temsil edilen Doğu Blokunun dağıldığı dönemdir. Şüphesiz dönemin AB’ye de yansımaları olmuştur. Öncelikle kuruluş gerekçelerinin en önemlilerinden birisi olan Sovyet tehdidi ortadan kalkmış ve Avrupa Birliği Doğu Avrupa’ya doğru genişleniştir. 12 olan üye sayısı hızla artmış, birçoğu Eski Doğu Bloku üyesi olan ülkelerin katılımıyla sayı 28’e yükselmiştir. Doğu Blokunun dağılması Avrupa Birliği’nin ABD’ye bağımlılığını azalmıştır. Bu durum ‘truva atına’ yeni roller biçilmesine neden olmuştur. Zira bölge politikalarında sürekli Avrupa Birliği ülkeleriyle ters düşen, ABD ile hareket eden İngiltere, yanına İspanya ve Portekiz gibi ülkeleri de alarak Birlik içerisinde Amerika’yla birlikte hareket eden bir blok oluşturmuştur. Etkili bir askeri bir gücü olmayan Avrupa Birliği’nin siyasi ve ekonomik gücü İngiltere’nin ayrı davranmasını engelleyememiştir. Nitekim Körfez Savaşındaki yaklaşımı G.W. Bush’un AB içerisinde ciddi kırılmalara yol açmıştır. AB hala Avrupa içerisindeki stratejik sorunların çözülmesinde ABD’ye muhtaçtır. Nitekim Bosna ya da Kosova Savaşları da ancak ABD’nin müdahaleleriyle çözülebilmiştir.

Şüphesiz İngiltere tarihteki kadar olmasa da hala büyük ve güçlü bir ülkedir. Egemen olduğu toprak parçasıyla olmasa da nüfuz alanı, ekonomik ve askeri gücü, tarihsel misyonu ve siyasi tecrübesiyle global olarak gözardı edilebilecek bir ülke değildir. BM’nin daimi üyeleri arasında yer alarak ABD ile birlikte de olsa dünya siyasetine yön veren beş ülkeden birisidir. Ekonomik olarak dünyanın en büyük ilk on ekonomisi içerisindedir. Tek başına da politika üretme kapasitesi olan bu ülke, stratejik konularda Avrupa Birliği ile birlikte olmaktan ziyade ABD ile birlikte hareket etmektedir. Avrupa Birliği böylesine bir gücü kaybetmeyi göze alamamaktadır. Bu yüzden Avrupa’nın bütünleşmesini zora sokan geçmişteki bazı isteklerine boyun eğmiştir. Örneğin AB’nin en önemli projelerinden birisi olan Euro’nun dışında kalmasını engelleyememiştir. İngiltere yine AB'nin en önemli politikalarından birisi olan ve serbest dolaşımı sağlayan Schengen Bölgesi dışında kalmayı tercih etmiştir. AB vergi politikasında da İngiltere’ye ayrıcalıklar (İngiltere çeki) sağlamıştır.

İngiltere adeta AB’nin hem içerisinde hem dışarısındadır. Son yıllarda öteden beri varolan “AB’den ayrılma (Brexit) sesleri yükselince Başbakan Cameron seçim vaadlerinden birisi olarak konuyu 2016 yılı içerisinde referanduma taşıyacağı sözünü vermiştir. Konunun sadece bir seçim vaadi olduğunu düşünmek yanıltıcı olur. 1975’te % 67 ile reddedilen AB’den çıkma referandumu, şimdilerde bıçak sırtında gözükmektedir. Bunun bir üst akıl projesi olduğunu görmemek yanıltıcı olur. Şimdiye kadar hiçbir Avrupa Birliği üyesi Birlikten kendi isteğiyle ayrılmamış ya da çıkartılmamıştır. Aslında en son üst metin olan ve 2009 yılında kabul edilen Reform Anlaşmasına kadar buna zemin teşkil edecek hukuki bir düzenleme de yoktu. Reform Anlaşması buna izin veren düzenlemeyi de getirmiştir.

İlginç bir şekilde İngiltere’de referandum Türkiye merkezli olarak yürütülmektedir. Kimisi serbest dolaşımdan yararlanarak bütün Türklerin İngiltere’ye akın edeceği iddiasını gündeme taşırken, kimisi de Türkiye’nin üçbin yılında belki AB üyesi olabileceğini dillendirmektedir. Haksız da sayılmazlar hani. Nitekim 1959’da başlayan süreçte aradan yarım yüzyıldan fazla bir süre geçmesine rağmen Türkiye ‘tünelin ucundaki ışığı’ görmüş değildir. Siz bakmayın müzakere sürecinin başladığına. Türkiye’nin AB’ye tam üye olması bir hayalden başka bir şey değildir. Türk dış politikası 2000’li yıllardan itibaren bunu görmüş, kendisini uzun yıllar mahkum ettiği bu politikasına alternatifler geliştirmiştir.

İngiltere’nin ayrılması şüphesiz AB’ye çok büyük bir darbe olacaktır. Zira tek başına da bir güç olan İngiltere’nin Avrupa’da ve dünyada Amerika ile birlikte üreteceği politikalar, uzun vadede AB’nin korkulu rüyası olan ve son dönemlerde de güçlenen ırkçılığın tekrar toplumsal bir zemin bulmasına neden olabilir. Dünya çapında pompalanan ve etkili olan İslamofobia ise eğer yeni bir savaşın nedeni olursa dünya Hz. Nuh’tan sonra yeni bir başlangıç beklemektedir. Zira mevcut kitle imha silahları caydırıcı olduğu kadar da tehlikeli ve insanlığı onlarca kez yok edecek güçtedir.