Divan Şiiri, Aşk ve Ahenk


 

 

Sevmek, öğrenmekle başlar.

Divan şiiri, klasik müzik ve kültürel birikimle aramızda büyük bir uçurum oluşturuldu. Bu iki şekilde oldu;

  1. Kültür politikaları
  2. Dil politikaları

Modernleşme tarihimizi, edebiyat, kültür ve sanat ekseninde özetlemek mümkündür.  Meşrutiyet döneminde kültürel olarak yönümüzü tamamen Batı’ya çevirdik. Bu süreçte doğal kültürel değişim yaşandı; Şinasi Fransız şiirinden örnekler tercüme etti… Böylece Batı tarzı edebiyat oluşmaya başladı. Tiyatro, hikâye, fıkra yazarlığı gibi yeni türler de hayatımıza geldi. Realist, toplumcu ve estetikçi şiir ve sanat anlayışı öne çıkartıldı.

Bu doğal seyirde bir kültürel dönüşümdü… Bu dönemde, samimi, değişerek varolma mücadelesi veren münevverlerin yanında özel proje niteliğinde edilgen münevverler de vardı. Bu yüzden sentezci bir anlayış vardı: Aruzu, gazeli, rubaiyi kullandılar; ancak temayı yenilediler… Şiirin yerini nesir almaya başladı, gazete yazarlığı öne çıktı.

Fakat Cumhuriyet döneminde “yeni hayat”, İstanbul’dan Ankara’ya intikal eden merkez yeni kültürü zorunlu kültür değişimleriyle ikame etme çabasında oldu. Dil devrimi, divan şiirin saray şiiri Enderun şiiri ve ümmet çağı şiir gibi isimlendirerek tahfif etme çabası… Dil değişti. Paradigma değişti.

Bu zorunlu değişim, divan şiirinin yerine halk şiirini ikame etti… Modern şiir de kendine sistem içinde muhkem bir yer buldu.

Dolayısıyla divan şiirinin;

  1. Dil evreninden
  2. Estetik temelinden
  3. Dünya görüşünden
  4. Varlık ve bilgi telakkisinden uzağa düştük.

Tahfif edilen sadece bir şiir değil; bir zihniyet ve bir dil birikimidir…

Divan şiiri, halktan kopuk bir şiir midir? Bu sınıfçı yaklaşım, Osmanlı toplumunda Müslüman ve zimmî kavramlarıyla ifade edilirdi… Saray ve halk arasında sanıldığı gibi kültürel bir farklılık yoktur. Bunu Topkapı Sarayı’nın kütüphanesindeki kitapların, Süleymaniye ve Ankara Milli Kütüphanede toplanan koleksiyonlarla mukayese yaparak söyleyebiliriz. Bu mukayesede şunu görüyoruz: sarayda okunan kitap, dışarıda da okunmaktadır. Aynı kültür evreninden beslenen bir toplumda sınıf farklılığının olduğunu söylemek ne kadar doğrudur?

Sarayda okunan kitap, sadece tezyini açıdan daha özenlidir… Tezhipli, minyatürlü; o kadar…

Dil, aynı dil. Geniş bir coğrafyanın dili. O bakımdan kelime kadrosu ve grameri itibariyle zengin. Bu dilde, Türkçe temelin yanında hem gramer ve hem de kelime kadrosu itibariyle Arapça ve Farsça kelimeleri buluruz. Elsine-i selâse… Rumca, Boşnakça, Arnavutça, Sırpça, Hırvatça, İtalyanca gibi dillerin yanında Kürtçe, Çerkezce ve Gürcüce gibi dillerin ve farklı Türkçe ağızların kullanıldığı geniş bir kültür coğrafyası.
 

Bu geniş kültür ve dil coğrafyasında sadece Türk kökenli şairler divan şiiri içinde ürün vermedi; bütün bir “millet” bu şiir havzası içinde varlık gösterdi… Bütün bir millet, Müslüman halkları ifade ediyor. Ancak Sarkis Zeki Narlıyan gibi, zimmî hukukuna bağlı Ermeni şairler de var. 

Sarkis Zeki, Çorumludur. Sungurlu’dan… Zeki onun şiirdeki mahlası. Kaç yıldır, Setredilmiş Cevherler isimli şiirlerini topladığı eserini arıyorum. Lakin bir Bektâşî Babası gibi söylediği nutukları, o örterek sakladığı cevherleri bir türlü bulamadım. Şöyle sesleniyor:

Yâr ile aramda benim ağyâr mı sorarsın

Bu bağda sen gonce-i bî-hâr mı sorarsın

Bâşımda yanan dûd-ıderûnum görünürken

Aşk âteşine yanmış sen nâr mı sorarsın

Mestâneleri işrete teklîfe ne hâcet

Hummâda yatan hasta için kâr mı sorarsın

Nâmus ile âr gayret-i aşıka yaraşmaz

Âşık olana nâmus ile âr mı sorarsın

Her birisi bir veçhile mestâne gezerler

Sen meygede-i dehrde hüşyâr mı sorarsın

Ol mertebeninzevkini berdâr olan anlar

Mansûr’a keder vermek için dâr mı sorarsın

Gelmiş Zeki aşk derdine dermân sual eyler

Dermânı bu derdin bakalım var mı sorarsın

Evet, şairin “sorarsın” redifiyle tanzim ettiği bu şiirde Nesîmî’nin nefeslerini hatırlatan bir ruh sezinliyorsunuz. Bu ruha, devam ettiği Bektâşî dergâhında ulaşan ve bir dönem “mustantık” (savcı)  olarak da görev yapan Sarkis Zeki Narlıyan gibi daha başka nice şair var. Şimdi bu şiir, “sınıf” kavramıyla değerlendirilerek sadece Saray ve Enderun sınırlarına mahkûm edilebilir mi? İdeolojik kültür politikaları, yukarıda söylediğimiz gibi, divan şiiri, klasik müzik ve kültürel birikimle aramızda büyük bir uçurum oluşturdu.

Bu uçurum, kültürel birikimimize yabancılaşmamıza, ondan uzağa düşmemize sebep oldu. Toplumda iki dillilik oluştu. Hala bu “iki dilli” halin değişip, yerli ve milli dile tevhit edilmediği aşikâr.

Bu şiir, Prizren’de, Priştine’de, Saraybosna’da, Kırım’da, Kazan’da, Bağdat’ta, Şam’da, Tunus’ta yazıldı, okundu… Geniş coğrafyanın şiiri. Divan şiir üzerinde uzaklaştırıcı politikalar, coğrafya bilincini değiştirdi, ufuk daraldı; içimize kapanmamıza, Paris’i taklit etmeye mahkûm olduk.

Şiir dünya görüşünü varlık ve bilgi anlayışının eseridir… İlimsiz ve fikirsiz şiir olmaz. Divan şairi, manayı yani hakikat incisini keşfe çıkmış bir dalgıçtır. O, kendini böyle tanımlar. Mana nedir? Mana, evvelemirde insanın kendi hakikatidir. Kendini arayacak, kendini bulacak. Bu bakımdan içe dönüktür. İçe, içerideki şehre nazar eden, oradan keşifler yapan bir şiir. Bunun için halleşecek,  dertleşecek bir âşina yüz arar.

Safâ-yı aşkı kim anlar kiminle söyleşelim

Vefâ-yı aşkı kim anlar kiminle söyleşelim

Manayı, daha doğrusu hakikate ancak aşkla ulaşırız… Severek. Sevmek, öğrenmekle baylar demiştik. Öğrenmek, duymaktır, dinlemek, bakmak, okumak ve anlamaktır. Şair, baştan sona kulaktır; varlığın sesini duyar… O musikiyi, adeta masseder.  Bu yüzden divan şiiri ahenklidir; orada vezin, kafiye, redif, ses benzerlikleri, tekrarlar vs kâinatın sesinin içeride, iç âlemimizde birer yansıması gibidir.

Öğrenmek, önce duymakla başlıyor… Duyarak öğreniyoruz. Sonra bakıp fark ediyoruz. Şair, bakar, baktığı her şeyde güzellik görür. Bu tıpkı ses gibi, her şeyde mutlak güzelin yansımasıdır. Şimdi o güzel tarife sığar mı? O sebepten mazmun kullanacak, teşbih ve mecaza ağırlık verecek. Mana sanatları, varlığı anlama sanatlarıdır.

Şimdi şairin sorusuna dönelim: “Safa-yı aşkı kim anlar?” Varlığın sesini dinleyecek meleke sahibi anlar. Varlığı, güzellik penceresinden seyreden anlar. Dinlemesini ve bakmasını bilen, dolayısıyla âşık olanı bulmak gerek… Kadınlar kulaklarından, erkekler gözlerinden âşık olur, derler; evet, bazen kulak göz, göz kulak olur. Aşk, güzeli fark ediştir. O fark edişle âşık mananın peşine düşecek, sevgiliyi kendine ayna edinip kendi hakikatini tetkik edecektir.

Âşık sıradan bir şahsiyet değil… Hele hele günümüzdeki gibi, tenlere inen bir sevginin ve hazzın esiri hiç değil. O, hakikati keşfetmek için yola düşmüş bir kâşiftir. Mantıku’t-tar’dan başlayarak Leylâ vü Mecnûn ve Hüsn ü Aşk gibi mesnevilerde hep o kâşif âşık tipinin sergüzeştini okuruz.

Hulasa, sadece bir hayalin peşinde değildir şair. O, manayı, daha doğrusu kendi hakikatini aramak ve bulmak niyetindedir.  Dolayısıyla divan şiiri, bir sınıf şiiri değil, bir arayış ve buluş şiiridir. Modernleşme, kelimenin tam anlamıyla bir rota değişimidir. Bu değişimi kaptan kökünde mukim olanlar, arayıp bulacağımız şeyin mana ve hakikatin ötesinde “gerçeklik” olduğunu bize ezberletti. Ama o gerçekliğin hakikat gibi biricik olması imkân dâhilinde değildi. Böylece herkes kendi “gerçeklik adasını” kendi ideolojik bağlamında kurdu. Şair, kendi gerçekliğinde –manasından kopuk olarak-  kendi şiirin söylemeye devam etti.  Coğrafya küçüldü, şairle ve yazdığı dergiyle sınırlı hale tebdil etti.

Ne demişti hikemi tarzın takipçilerinden Koca Ragıp Paşa? Şunu söylemişti:

Bir kere dokunsan telin sâz-ı derûnuna

Bin türlü nüvâzişle düzelmez bozulunca

E, sazın derûnuna dokunur, düzenini bozarsanız;  istediğiniz kadar akort etmek için çabalayın düzelmiyor… Fakat biz yine baştaki cümlemizi söyleyelim:  Sevmek, öğrenmekle başlar. Şu halde, öğrenmeye devam edelim…