Entelijansiyanın Sefâleti vs. Üstâd Peynir Sefînelerinin Sintine Parodileri (*)


-I-

Kemal Tahir’in Hatırasını Tazim Bâbındadır

Dersine her cenâhtan az çalışan Türk entelijansiyası, üzerinden neredeyse yüz yıl geçmiş “hakikatler”in izleyicisi olmayı mârifet bilip “bilime inanmak - inanmamak” olarak açılmış büyük cephedeki mevzilerinden birbiriyle savaşa dursun, usta Marx’ın bütün toplumları “ekonomik esasta sınıflaşmış” ilan eden eurocentric “eşitsizlik teorisi”, mesela Kemal Tahir’in yaşadığı ve yazdığı yıllara gelmeden, Sombart, Weber, Veblen gibi adamların büyük tartışmaları aracılığıyla “hakikat”lik statüsü ilga edilerek Sosyal Teori’nin müzesine kaldırılmıştı. Sınıf’ın bir gerçekliği vardı ama o, kapitalizme özgü bir fenomendi. Onu, kapitalizm öncesi çağlara teşmil ederek mesela Ortaçağ’ın sınıf esaslı teorizasyonu, komikti. Oysa bizim entelijansiyamız bakımdan komik olan, sınıf esasına uymamakta direnen kendi toplumlarımızdı. Zamanla ATÜT matüt gündeme geldiyse de, bu aydınlar, sınıf esaslı ezberlerini bir türlü atamadılar. Mesela bunlar, Marx’tan biraz daha yaşlı Hegelci düşünürler olarak ne W.H.Riehl’in tabakalaşma analizinden haberdardılar ne de Proletarya üzerine 1840’da doktora tezi yazan  L.v.Stein’ın kapitalist toplumun sürükleneceği Proletar Devrimi analizinden.

Bütün toplumlar sınıflıydı da, bizimkisi tarih boyunca bir kalıba girmeyen, rahat durmaz bir haşarılıktan ibaretti. Şâirane bir biçimde “ecnebinin hakîkati” üzerinden kendi kendini aşağılama olsa da, “kendi tarihini en fazla ciddiye alan” aydınlarının bile dışına çıkamadığı bir “dersine az çalışma” başarısıydı bu. Dokunulmaz üstâdlar galerisinde ne çok putu var zamane fikirbâzlarının; ben diyeyim Cemil Meriç, öbürü desin NFK, sen de de ki, Kemal Tahir...

Haydi ben de hepsine rahmet dileyeyim madem. Bu kiplerle konuştuktan sonra bu üstâdlar hakkında âhiren söyleyeceğiniz her şey sinek vızıltısıdır. Bizim için bu adamların öldükten sonraki ahvali, hep bir “Sünnî günahkâr aklama seremonisi” olarak, hep bir “mevtayı iyi bilirdik” parodisi olarak sahneleniyor; oysa fikir sergüzeştine adım atanın “taksirâtından mağfireti”ne niyâz değil, fikir cehdindeki kusurlarının izâlesine vâbeste bir eleştiriye boyun uzatmasıdır söz konusu olan. Böyle değilse, malzemesi fikirler olan bir edebiyat kalemşörlüğünden öte bir gayret yoktur ki, fikir adamı dediğin fikir adamı, fikriyât meraklısı dediğin de fikir erbâbı olsun.

 

Efendim,

Sınıf, evet modern ve de kapitalist Avrupa’ya özgü bir fenomendir ve Kemal Tahir’in bu dersini sıkı çalıştığı baplar uyarınca (ama 19. Yüzyıl’a münhasır) yarı-kapalı, yani geçirgenliğe kısmen açık bir eşitsizlik yapılanmasıdır. Bu yapılanma, mesela Ortaçağ Avrupası’nda bile söz konusu değildir; çünkü sınıf, “ekonomik temelli” bir eşitsizlik yapılanmasıdır ve Avrupa’da geleneksel statü düzeninin önce işlerliğini, sonra da geçerliliğini ortadan kaldıran gelişmeler, sınıf temelli bir eşitsizlik yapılanmasının ve eş zamanlı olarak da kapitalizmin doğuşuna ebelik etmiştir. Sınıf, evrensel bir eşitsizlik nizâmı değildir; Avrupa’nın da modern ve dahi kapitalist dönemine, hele Marx’ın “sınıf çatışması” dediği bir “karşıtlık modeli” söz konusu edilecek olursa büyük ölçüde 19. Yüzyıl’a özgü bir eşitsizlik yapılanması olarak karşımıza çıkar.

İmdi, bizde geleneksel olarak ne tür bir eşitsizlik nizâmının dominant olduğu henüz “Osmanlı Tarihi” açısından kapsamlı bir teorizasyona kavuşturulmadığı gibi, Osmanlı ve Cumhuriyet devri Avrupâîleşme-Batılılaşma süreçleri boyunca ve sonunda, eşitsizlik yapılanmasının nasıl dönüştüğü de kapsamlı olarak çalışılıp teorize edilmiş değildir. Ortada, Ülgener, İnalcık, Karpat ve mesela M.Genç gibi devasa ama “münferit” emekler ve Küçükömer ya da H.Berktay gibi teorik girişimler olsa da, bu henüz hâlâ böyledir. K.Tahir ve B.Sezen’in Doğu-Batı (özcü) kutuplaşması eksenindeki izâh denemeleri, arka plandaki Marxist ezbere çok da sırt çevirememiş, sol entelijansiyanın tarihle barışma, jakobenizmle mesâfe oluşturma heveslerinin bir örneği olmaktan öteye de gidememiştir. Baykancılık denen şey ise, aynı üniversiteden lisans ya da doktora derecesi almış, ya da kadrosuna bu çarkın tavassutuyla yerleşmiş bir “brotherhood society”den öte bir şey olamamıştır. Baykancılık bir yana, Kemal Tahircilik dahi -kimi tarihçilerin romantik bir izlek olarak üzerinde velûd olmayı başardıkları bir mecrâ olsa da- akademik olmaktan ziyade doktriner bir meşrep olmanın ötesine geçememiştir.

Lakin tefekkür ve teorik cehd, münferit fikir erbâbının gayretine ya da akademide enseyi kuruya almış ama kimsenin eleştirisine de maruz kalmayacak şekide ünvan saltanatı süren akademisyenlerin “ne olacag bu Doğu’nun hal-i pür melâli hemşerim” lâklâkasına emanet edilmeyecek kadar ciddi bir iştir. O kadar ciddi bir iştir ki, adamın biri Slovenya gibi “saksı kadar post-Yugoslavik Avrupa ülkesinden” bir şeyler söyler, bütün dünya kulak kesilir; sen burada yüzyıldır “Ziya Gökalp çizgisi” diye gerim gerim gerinirsin, kimsenin ruhu duymaz! Ortada, dünyada sosyologların ilgisini çekecek ne tür bir teorizasyon çerçevesi, metodoloji namına ne tür bir yaklaşım ya da açıklama modeli var, bir bilebilseydik... Buna mümâsil, yerli Sosyoloji, millî tefekkür, kendi kavramlarımız, bizim medeniyetimiz... retorikleri de, albeni yazmaları olmaktan öteye geçememiştir.

Mesele, Türkiye’de cârî eşitsizlik yapılanmasının sadece adını koymak değil, bu meseleyi kılcal damarlarına kadar ortaya çıkaracak ince işçilikle çalışmak, sonra da bunlar üzerine derin ve kapsayıcı bir teorizasyon cehdine ömürler adamak meselesidir. Bunun başarılması, münferit fikir sevdalısının ya da akademik ünvan sahibinin marifeti olamazdı ve olamamıştır. Fikrî, entelektüel ya da akademik üretkenlik, fikir erbâbının münferit cehdine ya da akademisyenin ünvan ihtirâsına havale edilemeyecek kadar “kolektif bir mecrâlar iklimi meselesi”dir. Bütün üniversitelerini aynı “bir-örnek baraka örgütlenmesi”ne ve ne kadar olabildiyse hepsini “çocuk okutan” - “diploma dağıtan” hayır kurumlarına indirgemiş bir ülkenin de bulup bulacağı, “olsa güzelim dükkan senin”den ibarettir.

Hiçbir üniversitede siyasetten veya “yönetim değişikliği”nden etkilenmeyecek bir akademik-entelektüel “tartışma ortamı” oluşamamış; oluşur gibi olduğunda varlığını sürdürememiş, kuytu-köşe rüşeymleri de ender olabilmiştir. Kültür hayatı denen şey, bir panayır vâveylâsından öte geçip “büyük fikirlerin mayalanacağı” bir fikriyât müsâdemesine, fikirlerin memleketi sarsacak bir derinlik kazanmasına asla erişmemiştir. Muhafazakâr elitlerin pek astım-bronşiyal krizi, “kültürel iktidar”a yerleşememiş olmaktan ibarettir. Efendi, kültürel iktidar, gürûhlaştırdığınız kitlelerin beğenisinden hasıl olacak nesne değildir. Kültürel iktidar, parayı bastırıp sahip olamayacağınız, adam nasbederek ele geçiremeyeceğiniz bir “yüksek zümre üretkenliği”nin hâsılasıdır. Sol kitapçı vitrinlerine bakıp ağız şapırdatarak da sittin sene ele geçmez.

Toparlanabilir mi bunca encâm, bir paragrafta, sanmam! Bir atasözümüzdeki veciz ifadesiyle söyleyelim: “Canı balık isteyen kıçını soğuk suya bandırır!” Tefekkür, entelektüel üretkenlik, akademik verim istiyorsan bunu başarabilecek insan evsâfına hürmeti öğren ve onun içinde çiçek açacağı habitatı oluştur ki, bu insanlar ortaya çıksın. Bunun için yüz bin kurbağayı bile öpsen yeridir. Yükseköğretim denen şey, bu metâ hatrına yüz bin kurbağayı öptüğümüz bir “kıymetleri açığa çıkarma, şevklendirme, büyük ödüllerle teşvik etme” mahareti olmak durumundadır aslında. Oysa üniversitelerimiz kurbağaları hamam külhanında mayhoş etmeyi, “öğrenci odaklı duble yataklı” konfor cakası satmayı mârifet saymaktadır. Üniversiteden bir gün o mezunu vermeli önce; “bütün memleket için istikbâl vadeden” o mezunu. Hürmetle gösterilip övgüyle “eşşek gibi çalışma”ya mahkûm edilecek, bu mahkûmiyete büyük ödüllerle iknâ edilecek o mezunu... Mezun standardını o çıtaya çekinceye kadar, bu ülkede yükseköğretim denen afur tafur, bir “yüksek geviş getirme” oyalanması olmaktan zırnık öte gidemeyecek. Arada bir “Y.Kemal, C.Meriç, K.Tahir neyim çıkarsa” onlarla avunursunuz babam, maliyeti ancak bu kadarını kurtarır...

 

-II-

Cemil Meriç’in Zifirî Umudundan Siyânet Simyâsı Bâbındadır

İsyânsa isyân! Duraksız bir hafakan... Lakin Olimpos’a sokulduğu, tanrıların ateşine göz koyduğu için gözüne mil çekilmiş bir kör Prometheus! Dönüşünde büyük vâveylâ kopartılarak kucağındaki ateşten tutuşluk almaya halkalanacak bir güzîdeler hâlesi görmek istiyordu, göremedi. Görseydi, Musa’nın levhalarından daha soylu bir yasa, Upanişadlardan daha derin ilâhiler, zavallılığından sıyrılmış halklara tanrılığın sırlarından neşîdeler bahşedecekti. Halbuki insan, soyu karışık bir dik sürüngen, elit görünenler fikir diyerek yeni kredolara demirlemiş fareler, ahâlî ise gözü yaşlı ama acı çekmeyen sümüklü böcekler mesâbesindeydi.

İsyân ateşi yalazlamak ve bununla entelijansiyanın cevherini yakarak tanrıların hışmını parlatmak, alemin karanlığını yırtarak fezâyı aydınlatmak ihtirâsındaydı. Oysa dünya göğündeki bulutlar yüzünden, bütün mahrûkât ıslak, çakmak taşları da serâpâ yosunluydu. Biliyorum, isyâna tutuşmak yerine tıs tıs duman, alevlensin diye üfleyip rüzgâr olsan dahi, tutuşmaz bir orman, koskoca bir hayal kırıklığı, muazzam bir hüsrân... ifritlerin hıçkırarak kahkaha taklidi yaptığı yekpâre bir cangıl, insan değil çakal oynaşı, insan değil tab’an yılan, şevketlû kudreti bile yele kostümlü sahte bir aslan, aslında boydan boya cümlesi, dabbetü’l arzın salyalarını koklayıp orgazm olan sırtlan...

Hüsrânı ihtirâsında mukadder bir kolej efendisi, ürpertili virânelerin küllen ısrâr definecisi, kelâmın zindanlarında tekellüm simyageri... biliyorum.

Gençtim, bu kör peygamberin işrâkıyle tutuşmaya muhteristim; oysa onun şu’lesi bir kara nûr, alacakaranlığı zifîre çeviren bir koygun zulümâttı cenneti. Anladım, yokluğuna tosladığı tanrılıkların obskurantizminde, insanların perestişiyle yangın çıkarmaktı, son umut kırıntısı. Münzevî, mağarasından hakîkat yalazları ile kükreyecek, bütün entelijansiya büyük bir hürmetle önünde eğilecek ve halklara yeni bir inşirâh üfleyecekti. Bu cesîm hayâlin inkısârından, devşire devlire sarnıçlarda yosunlanmış bir Medusa dili devşirebildi, yalanım varsa iki gözüm çıksın!

Onun bu zifirî şaman metamorfozundan kurtulmak, bir mühtedînin som imanıyla arınmak, insan olmanın mütevazı balçığında ihtirâstan âzâde bir çiçek olup açmak istedim. Heyhât, retoriği ile büyülenmiş, zifiriyle umudu simsiyâh kesilmiş, hüsrânıyla ağulanmıştım. Bu külçeyi yerinden ne oynatabilir, bu kadavrayı hangi müjde ayağa dikebilirdi...

Üstâdları etrafında şifâ bekleyen cüzzamlılar panayırıdır boydan boya fikir cakası. Düş, düşünü yorma, uçurumlara düşme, düşünme derdinde değil, albenili bir düşüncenin kuytusunda yakıcı fikir güneşinden bir gölgeye sığınma bîçârelikleri...

Ben onu, kendisine hiç görünmemiş bir İblis ihtirâsı sırrı ile teşhis ettim; fakat, çoktan, bu hazineyi sahiplenmiş dilbâz ifritlerin lânetiyle cünûn getirmiştim. Cemil Meriç’in cünûnuna egzorsit olmayı arzularken onu kötürüm bırakan lânetin esfeline tereddî ettim...

Hey Rabbim, hey Rabbim! Dilimden bu ifritler cifirini kaldır benim! Lânetinden bir egzodus umduğum Cemil kuluna mağfiret et, beni de rahmetinle sarmala ki arınayım bu Medusa dilinden...

 

-III-

Niyâzkâr Türkaşirân Makâmındadır

Oysa nice hasbî niyâzlar terennüm etsek yılgın yıllara erdik, üstâdların küçük kafalı övgenleri arasından geçerek. Susmak ağır yüktür, yükü indirdik; lakin söz borsası kurulmuştu; övgenlerin hisseler kapışan evşâz çömezleri arasında kelâm, mushafta dursundu. Âhir zamandaydık, Tanrı’sının meramına kulak tıkamış mu’tekit kullar yalvarısında:

“Ey Tanrım! Kurrâların avazına ağlıyorum için için, hislendir beni çok çok! Ey Tanrım! Ne vakit beni hislendirmenden ayılıp aklımı başıma devşirmemi buyurduğunu duysam ‘akidem sarsılmasın ne olur!’ diye bir şeyhe sığınıyorum! Selef-i sâlihîn atalarımızdan iyi mi bilecek şu arsız kulların, tövbeler tövbesi Rabbim!..”

Bu niyâzlarla yetmiş iki fırka tekmili birden, fikren burkasına gömülmüş körler diyârında, burkasını aralayıp gün ışığından gözü kamaşmış üstâdlar gelmiş, nankörlük etmemek lazım! Haydi bize bu üstâdları bahşedene şükredelim dostlar, sakın nankör olmayalım! Hâşa! Kimin haddinedir bu yıldızlara dil uzatmak! Alın götürün köpekleri kırda kurtlara havlasınlar!...

Hepimize rahmet olsun, ölülerimiz ve yaşayanlarımızla Allah müstehakkımızı vermesin. Eren ersin murâdına, kerevetine çıkıp uyuyalım tefekkür konağının. Allah rahatlık versin! Âmin...

—————

(*) Bu yazıya ilham verenlere şükran borçluyum:

Taner Atmaca’ya, facebook’ta Kemal Tahir hakkındaki paylaşımıyla provoke ettiği için,

Nilgün Çelebi’ye, söz konusu paylaşım altında Kemal Tahir ve ondan mülhem “Doğu-Batı” kutuplaştırmasının özcülüğünü vurgulayarak akademik meseleler yazmaya kışkırttığı için,

Hüseyin Yavaş’a, Cemil Meriç hakkındaki facebook paylaşımı ile üstâdın narsisizminden düğüm olmuş megaloman esrârımı fâş etmeye icbâr ettiği için

teşekkür ederim.

 

Yeni yorum ekle

Resimli CAPTCHA