Gelibolu


Başlığı görünce aklınıza geleni biliyorum, nasıl olsa Gelibolu son yılların en popüler kültür ve turizm destinasyonlarından biri haline geldi ya sen de bu hazır ürünü satacaksın diyebilirsiniz, ama öyle değil. Yeni nesil Gelibolu’yu daha çok Çanakkale savaşlarından, orada yatan binlerce vatan evladından, şimdi çok ziyaret edilen açık hava müzesi konumundan tanıyor, bu doğal da. Ben size biraz farklı bir Gelibolu’dan söz edeceğim, benim Gelibolu’mdan.

Şeyh Galib usta diyor ya

O zaman ki bezm-i cânda bölüşüldü kâle-i kâm
Bize hisse-i muhabbet dil-i pâre pâre düştü.

Akademik hayata başladığım yıllarda aslında çalışacağım alanı, konuyu, hocayı kafamda belirlemiştim. Fakülte ikinci sınıftan itibaren biyografi alanı gözdemdi ve ben bu zengin birikim üzerine bir şeyler yapmak niyetinde idim. Alan fiilen boştu, bu konuda hocam Haluk İpekten Bey’in ders notları dışında somut hiçbir veri yoktu ama hangi eseri çalışmak istesem onu falan büyük hoca yakında neşr edecek gibi Türkoloji tarihinde var olan dedikodular önümü kapatıyordu. Sonunda Gelibolulu Âlî’nin aslında bir umumi tarih olan Künhü’l-ahbâr’ında yer alan biyografiler üzerinde çalışmaya karar verdik. Böylece benim payıma da Gelibolu düşmüş oldu.

Madem Âlî, Gelibolu’yu bir soyadı gibi ayrılmaz bir parçası olarak taşıyordu. Ben de öncelikle onun yetiştiği bir çevre olarak şehrini tanıyarak işe başlayacaktım. Gelibolu ile aşkımız da böyle başlamış oldu. Eskilerin bir kanaati vardır, gözden önce kulak aşık olur derler. Doğrusu benimki de öyle oldu, Gelibolu’yu önce eskilerin tabiriyle ilme’l-yakîn, yani okuyarak, epey sonra da ayne’l-yakîn yani ziyaret ederek tanımış oldum. İfade edeyim ki birinci Gelibolu, ikincisinden daha cazip bir şehir.

Gelibolu’nun fethi bile başlı başına bir hikaye: Rivayet o ki Rumeli fatihi Süleyman Paşa bir gün kırk yiğidi ile şimdiki Lapseki taraflarına ava çıkmış. Hava berrak, karşı kıyılar hayal meyal görünüyor. İçlerinden biri haydi şu karşı kıyıda neler var, bir gidip görelim demiş. Demiş de nasıl gidilecek? Yakında otlayan bir inek kesilmiş, derisi yüzülmüş, bunlar tasma haline getirilirken bir başka ekip de ormandan kestikleri dikmeleri yana yana dizmiş. Tasmalarla bağlanan ağaçlardan ortaya bir sal çıkmış. Ver elini Çanakkale Boğazı. Kısa sürede karşı kıyıya ulaşmışlar. Kendilerine küçük bir alan açmışlar ve orası artık Rumeli fetihlerinin başlangıç noktası olmuş, arkadan da Gelibolu fethi, yıl 1354. Yani İstanbul fethinden yaklaşık yüz yıl önce. Bugün bize mucize gibi görünen bu fetih devrinde de öyle algılanmış olmalı ki Süleyman Çelebi’nin dedesi Şeyh Mahmud bu durumu;

Velâyet gösterip halka suya seccâde salmışsın
Yakasın Rumelinin dest-i takvâyla almışsın

beytiyle açıklar.

Bu fetihle birlikte Gelibolu’nun stratejik değeri de çok artmış. Hızla gelişip büyüyen Rumeli coğrafyası için bir anlamda atlama taşı, sonra da siyasi bir merkez, bir askeri üs olmuş. Örneğin Osmanlı denizciliği ilk kuruluşunu buraya borçlu, bir anlamda donanmanın başkenti, ilk tersaneler burada. Yeniçerilik tarihi açısından da öyle, ilk acemi oğlanlar kışlası da Gelibolu’da kuruldu.

İstanbul’un fethine kadar Gelibolu Osmanlı şehirciliğinin göz bebeği merkezlerinden biri. Bu yıllarda Rumeli akınlarında elde edilen ganimetler, bir  zenginlik olarak şehre geri dönüyordu. Önce vakıflar kuruldu, bu tablo da yörede çok canlı ve etkileri uzun süre devam edecek bir kültürel hareketlilik doğurdu. Ağır Çanakkale Savaşı’nda büyük ölçüde tahrip edilmiş olsa da bu mimari yapı bu gün de şehri süslemeye devam ediyor. Türünün en güzel örneklerinden biri olan ve ziyaret edenlere doyumsuz bir Akdeniz seyri sunan Namazgah bunlardan biri. Anadolu ve Rumeli coğrafyasındaki en büyük mevlevihanenin Gelibolu’da olması tesadüf mü dersiniz? Özellikle Marmara bölgesinde pek çok şehir ve kasabada adına camiler olan Süleyman Paşa için burada da bir cami var ve bu eser mevcutları içinde en çok Gelibolu’ya yakışmış. Ondan söz açılınca efsanevi hayatına girmeyelim ama hemen Gelibolu’nun yakınındaki Bolayır’da yattığını belirtelim. Bir av esnasında ayağı sürçen atından düşerek ölmüş. Türbesi eski Türk türbe geleneğinin az sayıdaki örneğinden biri. Çünkü atıyla yan yana yatıyorlar ve atının türbesi de kendisinin ki kadar görkemli. Vatan şairi Namık Kemal de buraya gömülmeyi vasiyet etti, şimdi onlara eşlik ediyor.

Bana göre Gelibolu’nun kültür tarihi siyasi tarihinden çok daha zengin. Örneğin bayramilik tarikatının en önemli iki ismi Yazıcızade kardeşler de bu şehirde medfun. Halk Müslümanlığını yüzyıllarca beslemiş olan Ahmediye ve Muhammediye bu topraklarda yazıldı. 16. Yüzyılın Bursa ve Edirne’den sonra en çok şair yetiştiren merkezlerinden biri de Gelibolu. Piri Reis gibi bir büyük denizcinin de bu coğrafyanın evladı olması tesadüf değil. Kısmen Barbarosların da yöreyle şöyle veya ilintisi söz konusu.

Şehrin siyasi ve kültürel arka planı bu denli zengin olunca böylesi bir kadro da şaşırtıcı gelmiyor.  Gelibolulu Âlî’ye gelince, 16. yüzyılın bu en önemli entelektüeli şehirde öbürleri kadar tanınmıyor, ülkede de. Ama bana son elli yıl içinde yurt dışında hakkında en çok yayın yapılan iki kültür adamı söyle deseniz, birincisi için Evliya Çelebi, ikincisi için Âlî derim. Hırslı ve vizyoner bir adam, bir anlamda Osmanlı’nın Huntington’u denebilir. Devletin en güçlü olduğu dönemde işin kötüye gittiğini ve tedbirler alınması gerektiğini anlatmaya çalıştı. Bu görüşlerini de çeşitli alanlarda kaleme aldığı ellinin üzerindeki eserinde dile getirdi.

Hikayemizi belki de Dünyada tek örnek bir ziyaretgahla bitirelim: Bayraklı Baba’nın türbesi ile. Türbe, küçük bir bahçenin içinde bulunan mermer bir mezardan ibaret. Mezarın üzeri ve çevresi irili, ufaklı bir yığın asılı bayrakla donatılmış. Yörede ev sahibi olmak isteyenler, evlenmek isteyenler, okulunu bitirmek isteyen öğrenciler ya da akla gelebilecek her türlü dilekler için ilk akla gelen Bayraklı Baba olmaktadır. Halk dileği için adak olarak bayrak asar.  Asıl adı Karaca Bey olan Bayraklı Baba, Osmanlı donanmasında bayraktarlık yapan yiğit bir denizcidir. Bir deniz savaşında arkadaşlarıyla beraber düşman tarafından sarılır, kimi şehit kimi tutsak olur. Karaca Bey elinde bayrağı ile düşmana direnir, şehit ve tutsak olması durumunda bayrak düşmanın eline geçeceğinden bayrağı teslim etmek istememektedir. O anda aklına bir fikir gelir. Bayrağı küçük parçalara böler ve yutar, sonra da düşmana saldırır, yaralanır ve yere düşer. Yaralı olarak bulunduğunda arkadaşları tarafından kendisine bayrağın nerede olduğu sorulur; düşmana teslim etmemek için yuttuğunu söyler.  Sonra da keskin palası ile karnını yarar ve yuttuğu bayrak parçaları karnından dışarıya kanlarla beraber çıkar. Son sözü “Benim mezarımdan hiçbir zaman bayrak eksik etmeyin” olur. İşte o günden beri türbesinde bayrak eksik olmaz.

Gelibolu elbette bunlardan ibaret değil, mevsim uygunsa  denize de girin, leziz balıklarından tadın, peynir tatlısını deneyin.  Elbette Yarımadadaki Çanakkale savaşlarında bir hilal uğrana batan güneşleri, yiğit askerleri de ziyaret edin, dağdaki,

Dur yolcu bilmeden gelip bastığın…. diye başlayan şiirin tamamını bulup okuyun….

Tarihi hikayeleri  gelecekle tamamlayalım: Osmanlı iki kanattan meydana geliyordu, Anadolu ve Rumeli. Rumeli kanadının kapısı Gelibolu’dan atılan adımlarla başladı. Yaşama alanları açıldıkça da şehir, gelişip serpildi. Tersine bir manzara onun küçülüp daralmasına yol açtı. Şimdi Çanakkale köprüsü ile yeni bir dünya kuruluyor. İnanıyorum ki Gelibolu, yakın gelecekte sadece ulaşım açısından yeni bir köprü başı rolü üstlenmekle kalmayacak tarihtekine denk yeni açılımlara da ulaşacaktır.

  

Yorumlar

Savaş Sipahi  kullanıcısının resmi
Savaş Sipahi   -   04 Kasım 2019

Hocam, elinize yüreğinize sağlık...

Yeni yorum ekle

CAPTCHA
Bu soru otomatik veri girişi yapan yazılımsal robotları engellemek ve sizin insan olduğunuzu anlamak için sorulmaktadır.
Resimli CAPTCHA