Kestirilemezlik...


Bu yazı, 15 Nisan 2017’de Referandum’dan bir gece önce bölümler halinde facebook paylaşımı olarak kaleme alınıp kaydedilmiş, fakat seçim yasakları nedeniyle 16 Nisan akşamı bu yasaklar sona erdikten sonra herkese açık bir paylaşıma dönüştürülmüştür. Yazının, bazı ufak tefek ifade ve imla düzeltmeleri dışında, sitemizde aynen yayınlanması uygun bulunmuştur.

-I-

Referandum süreci, politik psikologlar, iletişim profesyonelleri ve kamuoyu yoklamaları ile iş kotarmanın sonunu işaretliyor.

Siyasal analiz profesyonellerinin bulanık zihinleri de, sürecin aydınlatılmasına yetmedi, görmek isteyene...

Şimdi heyecanlar referandum totoya kilitlenmişken sosyolojik analizin sırası mıdır?

Sosyolojik analiz, kamuoyu profesyonellerinin kışkırttığı "kesine yakın tahmin" şehvetini tatmin edebilir mi? Bu soru, kamuoyu saha masraflarına sebil edilen kaynaklara oranla sosyologlara ne kadar kaynak ayırıldığı ile ilgilidir. Denebilir ki, "kamuoyu işini şirketler yapar; bunların yaşaması için biraz abartılı finansman şart!" Bu doğrudur; ama buna karşılık "sosyolog oturduğu yerden kehanet yumurtlar" sanılması yanlıştır!

Bütün oylamalarda, süreç boyunca etkili olan belirsizlik faktörleri etkili olur; bu da, sonucun kestirilmesinde zorluklar yaratır.

Referandum sürecinde yapılan ve bulguları kamuoyo ile paylaşılan bir sosyolojik araştırma oldu mu, bilmiyorum.

Benim analiz modelim, tüm Türkiye seçmen eğilimlerinin dikkate alınmasından daha tasarruflu bir modele dayanabilirdi: Evet ve Hayır eğilimlerini birlikte çalışmak yerine sadece Evet verme eğiliminin çalışılması yeterlidir!

Öncelikle, bir hayli ekten bükten bir derleme niteliğinde olan Hayır eğilimindeki oy verenler kitlesini ihmal etmekle işe başlıyoruz; zira, iki ihtimalli bir sonuç için, ihtimallerden hangisini çalışsanız, ötekini de kestirebilirsiniz.

Böylece "Evet oyu vermesi muhtemel kitle"ye odaklanmış oluyoruz. En kaba gerçek, bu anayasa değişikliğinin aktörü olan iki partinin son oylamalarda aldığı oy oranıdır ve eğer, matematiksel toplama işlemi sosyal olarak anlamlı olsaydı, Evet çıkması kaçınılmaz olurdu  :) Oysa kazın ayağı perdeli!

Demek ki, AK Parti ile MHP'ye oy veren kitle içinde Evet oyu verme ihtimali olanları değil, Hayır oyu verme ihtimali olanların oranını öngörebilmek önemlidir.

İki partinin oy veren kitlelerini ayrı ayrı mı, yoksa aynı ya da benzer bir kitle olarak mı ele almalıyız? Bu soru hayati bir önem arzediyor; zira, inceleme yaklaşımımız buna göre belirlenecektir.

Benim kaba gözlemim, MHP oy veren kitlesinin sınıfsal kestirilebilirliği olmayan, başka bir deyişle "sınıfsal olarak kristalize olmamış bir kitle" olduğu yönündedir. Daha basit söylersek "MHP oy veren kitlesi, Sosyo-Ekonomik Statüsü (SES)'ne göre biçimlenen istikrarlı bir oy verme davranışı" göstermez; bu kitlede, eski "kategorik olarak toplu tercih" kesinliği de ortadan kalkmış görünüyor. Bu son söylediğimiz, MHP oy veren kitlesinin partinin ve liderinin politik manevra esnekliği kadar bir "oy belirleme esnekliği"ne sahip olmadığı; yani, lider ya da parti tavır değiştirdiği için tavrını bu yeni tavra adapte etme "becerisi"(!) gösteremediği anlamına gelir. MHP, bu tür "memleket için kritik eşikler"de, oy verenlerinin "mantığını kolay kavrayamadıkları" kulvar değiştirme davranışını ilk kez sergilemiyor; partinin siyasal geçmişinde, Albay da "devletin ve milletin selameti" hikmeti ile tevil edilen keskin kulvar değiştirme davranışları göstermiştir. Örneklerini geçiyorum, merak eden arar bulur. Sadece Bahçeli'nin Kasım 2002 seçimlerini mümkün kılan "Koalisyon masasını devirmesi" örneğini hatırlatmakla yetinelim.

MHP, bir kez daha, memleket için kritik eşik"te keskin bir rota değiştirme hamlesi yaparak bu sefer de "Referandum'a giden sürecin fitili"ni ateşledi. Lakin, oy veren kitlenin bu tavır değişikliğini, yani AK Parti ve Erdoğan karşıtlığından "Başkanlık'ı altın tepsi içinde Erdoğan'a ikram" karşı kutbuna sıçramayı makul ve mantıklı bulması için bu sefer "15 Temmuz yüksek ateşi" dahi kifayet etmemiş görünüyor. Bu nedenle, MHP oy veren kitlesinin, parti teşkilatı ile organik bağı bulunduğu varsayılabilecek bir bölümünün (bu segment, oy verenlerin dörtte birinden büyük görülecekse üçte birine yaklaşabilir, ama o oranı aşamaz) "Lider ve teşkilat disiplini" içinde Evet vermesi mümkün olabilir(di). Şimdi "Eyalet valsinin", bu imkanı sarsan ve Bahçeli'ye bir kez daha "politik manevra esnekliği" bahşettiğini gördük. (Bunun sanıldığı gibi, ülkücülerin oy verme davranışını etkilemekle kalmadığını, öbür uçta, "eyalet sinyali"ni algılaması kaçınılmaz Kürd oy verenleri de etkilemesinin sadece muhtemel değil, hatta hedeflenmiş dahi olabileceğini kaydedelim.)

Bu analitik yaklaşım doğru ve AK Parti 1 Kasım oy oranı ile toplanması doğru bir matematik kabul edilecek olursa "Evet çıkacakmış gibi" görünebilir. Lakin henüz AK Parti oy verenlerinin durumunu analize dahil etmedik.

 

-II-
(AK Parti oy veren kitlesinin analizine başlangıç)

Yazının bu ikinci bölümüne bir hatırlatma ile başlamak yerinde olacak.

Analiz modeli olarak iki ihtimalli bir sonuç olan referandum için "Evet oyu vermesi muhtemel kitle"ye odaklanmanın daha tasarruflu bir model olacağını ve Evet kitlesi içinde de, "Evet oyu verme ihtimali olanları değil, Hayır oyu verme ihtimali olanların oranını öngörebilmek"le yetinilebileceğini ileri sürmüştük.

İlk bölümde -Evet cephesindeki- iki parti oy veren kitlelerinin simetrik bir kitle yapısı arzetmediğini; bu nedenle iki kitlenin kendi yapısı çerçevesinde ele alınması gerektiğini belirtmiş; bu inceleme yaklaşımımız çerçevesinde, "kaba bir gözlem" olarak MHP oy veren kitlesinin "Sosyo-Ekonomik Statüsü (SES)'ne göre biçimlenen istikrarlı bir oy verme davranışı" göstermdiğini ve "lider ya da parti tavır değiştirdiği için tavrını bu yeni tavra adapte etme esnekliği"nin düşük olduğunu kaydetmiştik.

Şimdi devam edebiliriz.

Herşeyden önce, politik yorumcuların bayıldıkları şu "seçmen jargonu"nun anlamsız olduğuna dikkat çekmek isterim: "Seçmen şu mesajı verdi", "seçmenin iradesi şu yönde tecelli etti"... tarzındaki değerlendirmelerin bir kıymet-i harbiyesi yoktur; çünkü gerçekte "seçmen" diye total bir varlık, bu total varlığa ait bir fikir, niyet ve irade yoktur. Seçmen nüfusu, "oy veren birey"lerden oluşan büyük bir kitledir ve bilimsel açıdan "kitle" ya da "nüfus", gerçek bir sosyal/kolektif "varlık" değil, "varsayımsal bir öbek"ten ibarettir. Birey olarak oy verenlerin oy verme davranışı ise sadece kimlik özellikleri, politik tercih, ideolojik yönelim, dinsel inanç gibi "özellikle politik" değişkenlerle biçimlenmez; politik değişkenlerin yanı sıra, ailesel, ekonomik, eğitimsel... başka sosyal değişkenlere ilaveten tümüyle bireysel ve hatta psişik sayısız faktör, oy verme davranışı üzerinde etkiye sahiptir.

AK Parti oy veren kitlesi de "en geniş oy veren kitlesi" olarak politik değişkenler dışında başka sosyal, psişik ve diğer değişkenlerin de "kuvvetli etkisi" altındadır. Buna rağmen AK Parti, kampanyalarını bu "özellikle politik" özelliklere dayandırdı ve çoğu zaman artan bir ivmeyle başarılı oldu. Bu başarının çok da önemsenmeyen istisnası, 7 Haziran seçimlerindeki % 41'lik sonuç idi. Seçimin yenilenmesine giden süreçte neler olduysa, seçmenin tavrında bir değişiklik oldu ve 1 Kasım'da ummakta güçlük çekeceği bir sonuçla AK Parti %49 gibi bir oy alarak başarısındaki gerilemeyi "toparlamış"tı.

AK Parti oy veren kitlesinin analizine nereden başlamalı?

Yanıltıcı kabuller (assumptions) neler olabilir, diye sorarak başlayalım.

Evet, AK Parti bir kitle partisidir, ama ortada "homojen" bir seçmen kitlesi olduğu kabulü, en yanlış hareket noktalarından biri olabilir ancak. Tükiye'de sistemin öteki üç partisi ile karşılaştırıldığında oy veren kitlesi bakımından en heterojen partinin AK Parti olduğunu görmek gerekir. Karşı tez, şu argümanlardan hareket ederek AK Parti oy veren kitlesini homojen varsayıyor: AK Parti seçmeni,

- Cumhuriyet'in batılılaşma politikaları ile dışlanmış, mağdur edilmiş, kenara itilmiş bir seçmen kitlesidir;

- dindar, mütedeyyin, muhafazakar bir kitledir;

- milliyetçi, mukaddesatçı, devletine, milletine, tarihine bağlı, bu değerler için gözünü budaktan sakınmayacak bir kitledir;

- ...

Belki bu gibi "homojenleştirme gerekçeleri" oy veren kitle içindeki bazı ortak duyarlılıkları topluca anlamlandırmaya yarıyor olabilir; ama AK Parti oy veren kitlesi içinde bu "politik özellikler" ile hiç alakası olmayan azımsanmayacak başka öbekler de yer alıyor olabilir. Nitekim, bir zamanlar Adalet Partisi, veya ANAP gibi partilere oy veren "merkez sağ seçmen"den bir bölümü de AK Parti'ye oy vermiyor olsaydı, AK Parti'nin oyu %36'lardan bu düzeye doğru tırmanamazdı ve bu alt öbekte yer alan seçmenler, kelimenin tipik anlamıyla "mütedeyyin" ve hele de AK Partili bir "dindar yaşam biçimi"nin sadık izleyicileri değildir.

Öyle ise, AK Parti oy veren kitlesinin AK Parti'de ifadesini bulan politik karakteristikler dışındaki bileşenlerini analiz etmeye mi girişeceğiz? Hayır.

Zikrettiğimiz politik değişkenleri esas alan ve "homojen bir seçmen kolektivitesi" varsayımına dayalı "siyasal analiz"in dışına çıkmamızın neden gerekli olduğunu gösterecek bir yığın başka gerekçe de ileri sürülebilir; ama bu kadarı ile iktifa edelim.

Demek ki, politik değişkenler dışına çıkacak ve "homojen seçmen kolektivitesi" yerine "heterojen nitelikte bir kitle"nin oy verme davranışındaki farklılıkları dikkate alacağız.

AK Parti oy veren kitlesinin homojen bir tarzda, yani "su dolu balon" misali, partinin siyasi zemini ne tür meyil alırsa o yana doğru yatmak biçiminde bir davranış gösterdiği söylenebilir mi? Hayır. Bunu 7 Haziran'da gördük, ama AK Parti siyasi eliti kadar, ister AK Parti, isterse muhalefet cenahından siyasal analizatörlerimiz de bunu yeterince kavrayabilmiş görünmüyor.

MHP için yaptığımız türden kaba bir gözlem"le başlamak istiyorum. Sahi bu "kaba gözlem" terimini kullanmam, bazılarını rahatsız bazılarını da sevindirik edebilir; ama bu terimi, elimde akademik açıdan güvenilir bir veri bulunmadığı için "bu ülkede yaşayan herhangi bir insan olarak" edindiğim izlenimleri bütünleştirerek vardığım öngörüleri nitelemek üzere kullanıyorum.

"Bir sosyolog olarak neden kaba gözlemlerle yetiniyor da, akademik anlamda ince ayar gözlemler yapmıyorsun" diye soracak olanlara da, "parayı veren düdüğü çalar mı desem?" (İnce, sistematik ve akademik iddialılığa uygun bir gözlem yapabilmenin masa başında mümkün olmadığını; bunun için sürekli çalışan bir ekibin, sürekli olarak toplanan verileri analiz etmesi gerektiğini; bunun da, sahada tekrarlanan veri toplama için geniş bir saha personelini defalarca çalıştırmak anlamına geldiğini; partilerin ve hatta TUİK'in bu işleri çoğu zaman "kamuoyu tadında" bir veri operasyonuna indirgeyerek "o karatta adamlarla iş tuttukları"nı söylemekle yetineyim. Parayı cebe indirmekte mahir olanlar kadar, para vanasını elinde bulunduranlara da yeterince yanaşabilen birilerini bulup belki onlara "neden bu işi yapAmadıkları"nı soramayanlar, yapabileceklerin "bu işi neden yapmadığı"nı eleştirmeye cür'et edebiliyorlar.)

 

-III-
(AK Parti oy veren kitlesinde "Hayır" segment(ler)ini kestirmek)

Evet, madem AK Parti oy veren kitlesi içinde Hayır oyu vermesi muhtemel segment(ler)i öngörmeyi yöntem olarak benimsedik, o halde kolları sıvayalım.

"Kaba bir gözlem" olarak AK Parti oy veren kitlesi "Sosyo-Ekonomik Statüsü (SES)'ne göre biçimlenen istikrarlı bir oy verme davranışı" gösterme ihtimali daha belirgin ve "lider ya da parti tavır değiştirdiği için tavrını bu yeni tavra adapte etme esnekliği" MHP'den daha yüksek bir kitle oluşturmaktadır.

Bu yazının ilk bölümünde vurguladığımız üzere "Evet oyu vermesi muhtemel kitle" içinde, AK Parti oy verenleri arasından "Hayır oyu verme eğiliminde olabilecek" segment(ler)i nasıl belirginleştirebiliriz?

Analizi bir ölçüde basitleştirmek pahasına sınıfsal bir analiz yapmanın yararlı olacağını düşünüyorum. AK Parti oy veren kitlesinin, sosyal tabakalaşma analizlerinde olduğu gibi, piramidal bir düzlem oluşturacak şekilde üç ana tabakaya ayrıldığını kabul edelim: Üst, orta ve alt sınıf.

İlk tespitimiz şu olsun: Sadece AK Parti oy veren kitlesi değil, Türkiye toplumunun bütün bu katmanlarında, aslında son 15 yılda, sosyal hareketlilik yoluyla SES konumlarında önemli yükselmeler gerçekleşmiş durumdadır. AK Parti oy veren kitlesinin öteki partilere oy veren kitlelere göre daha fazla bir hareketlilik kaydetmiş olabileceğini ve bu farkın AK Parti oy veren kitlesinde aşağıdan yukarı, yani alt sınıftan üst sınıfa doğru gidildikçe radikal bir sıçrama kaydetmiş olmasının muhtemel olduğunu düşünüyorum. Bunun nedenleri kapsamlı olarak tartışılabilir ama bunun yeri burası değildir. Birkaç hususu belirginleştirmekte yine de fayda vardır:

80'lerden 90'ların ortalarına kadar Türkiye'de devam eden ekonomik serbestleşmeden, Muhafazakar kesimler de göreli bir pay almışlardı. Lakin 28 Şubat'ın ekonomik operasyonları -ki aslında 2000'lerdeki ekonomik krizin asıl müsebbibi de, bu "yeşil sermayeyi püskürtme operasyonları"nın perde arkasını oluşturan talandı- Muhafazakar kesimin -girişim rasyonalitesi zaaflarına ve hatta "uçağa bavul içinde finansmanla binme kayıtdışılığına ve bunun imkan verdiği "iç etme" potansiyeline rağmen- ekonomik gücündeki ilerlemeyi baskılamıştı. Bir taraftan bu baskının ortadan kalkması, Muhafazakar kesimin "doğal ekonomik ilerlemesi"ni serbest bırakmış oldu; öbür taraftan da, gerek merkezi hükümet gerekse yerel yönetimlerde, "iktidar gücünün Türkiye'ye mahsus yandaşları gözetme" doğal eğilimi, bu doğal ilerlemeye hormonlu bir fazlalık kattı. Sonuçta, ister alt sınıftan isterse orta ve üst sınıftan olsun AK Parti oy veren kitlesi, şimdi bulunduğu SES konumlarına "yeni taşınmış", bu konumlarda henüz acemi veya bir ölçüde "önceden sosyalleşme yetersizlikleri" gösteren bir kitle oluşturuyor. Bu bakımdan son bir nokta da, söz konusu sınıf konumlarında nispeten yerleşik ve daha "ev sahibi" durumunda olanlara nazaran, AK Parti oy veren kitlesinin henüz özellikle orta ve üst sınıf konumlarında ötekilere nazaran daha düşük bir düzeye yerleşmiş olmaları ihtimalinin kuvvetli olmasıdır.

İmdi, bu sınıfsal katmanlaşma içinde, son 15 yıl boyunca, eski SES konumları açısından göreli olarak bütün katmanların paralel bir ilerleme gösterip göstermediklerini soralım. Eğer bu sorunun doğru cevabı olumlu olsaydı yapılacak sınıfsal analiz yoluyla "Hayır" oyu verme ihtimali olan segment(ler)i tespit etmemiz de mümkün olamazdı. Yine bir "kaba gözlem" olarak alt, orta ve üst sınıftan AK Parti oyverenlerinin paralel bir ilerleme göstermedikleri, bazı SES konumlarında daha az ilerleme kaydeden segmentler bulunduğunu kaydedilim. Burada bir noktanın daha altını çizmemizde fayda vardır: Gerçekte, SES konumlarındaki reel ilerleme tek başına açıklayıcı değildir. Sosyal ve siyasal istikrar açısından çok önemli iki değişken daha vardır: Farklı sınıflara mensup segmentlerin SES konumlarındaki ilerleme beklentileri de farklıdır. Alt sınıfın en alt katmanlarında insanlar iş bulup çalışmak, eve ekmek götürme konusunda krize girmeden hayatı çekip çevirmek, çocuklarının okul masraflarını karşılayabilmek, gelirlerinde mümkün olursa para biriktirecek kadar bir artış sağlanması gibi beklentilere sahip iken, orta sınıfın üst katmanındaki insanlar, küçük sermayelerini büyütmek, orta karar işyerlerini büyük-boy bir işletmeye çevirmek... gibi beklentilere sahip olabilirler. [Bu demektir ki, SES konumlarındaki benzer miktardaki bir ilerleme, bir sınıftaki bir katmanın beklentilerini fazla fazla karşılarken, başka bir sınıftaki başka bir katmanın beklentileri yanında devede kulak kalabilir.] Öteki değişken ise, sosyal uzayda SES konumlarının hareketliliği yoluyla "başkalarının kat ettiği mesafeler konusundaki farkındalık"tır. Daha basit bir ifade ile, bir ülkede kimlerin nerelere tırmandığı konusundaki farkındalık, farklı sosyal sınıf ve katmanlarda farklı bir dağılım gösterir.

Şimdi sorumuzu daha net sorabilecek bir zemin elde etmiş oluyoruz: Acaba AK Parti oy veren kitlesi içinde,

1. Baz SES konumları daha az istikrarlı (yani belirli bir referans noktasında, sahip olduğu SES konumunu "yerleşilebilecek ve yetinilebilecek" konum olarak bakmayıp "daha yükseğe tırmanmak için bir basamak" olarak değerlendiren),
2. SES konumlarındaki reel ilerleme, öteki sınıf ve katmanlara göre daha düşük,
3. Kaydettiği reel ilerleme, ilerleme beklentilerini daha az karşılayan ve
4. Öteki sınıf ve katmanlarda, kendi kat ettiği ilerlemeden çok daha fazla ilerlemeler gerçekleştiğinin farkında

olan segment(ler) var mıdır?

Bu soru(lar), bizi daima bir anlamda "orta sınıf huzursuzluğu" adını verebileceğimiz bir realite ile karşı karşıya getirir. Orta sınıflar için yeterli bulunamayacak miktardaki reel ilerlemeler, alt sınıftan insanlar için kimi zaman hayat standartlarının iki kat artışı anlamına gelir. Bu şekilde standartların iki katına çıkması, alt sınıflarını ilerleme beklentilerini karşılamaktan çok daha fazlasını ifade eder. Üstelik, alt sınıftan insanlar, öteki sınıf ve katmanlarda kaydedilen ilerlemelerin çoğu zaman daha az farkındadırlar. -Sondan başlayacak olursak- orta sınıflar ise üst sınıflarda kaydedilen SES ilerlemelerinin çok daha fazla farkındadırlar. Bu nedenle orta sınıfların "ilerleme beklentisi"ndeki çıta, sürekli yükselme kaydeder. Buna karşılık, özellikle sahip oldukları "sınıfsal tırmanma için gerekli nitelik ve yatkınlıklar"da, beklentileri oranında bir artış kaydedemezler. Dahası, tüm toplumdaki sınıfsal farklılaşma, piramidal bir şema içinde düşünülecek olursa, daha kalabalık olan alt sınıflardan orta sınıf ve katmanlarda, tırmanılacak daha fazla "münhal konum" bulunduğu halde, daha tenha ve "münhal konumlar"ın çok daha sınırlı olduğu üst sınıflara tırmanma ihtimali daha azdır. Bütün bu nedenlerle, ilerleme beklentileri ile kaydettikleri reel ilerleme arasındaki farkın en yüksek olduğu sınıflar, orta sınıflar olarak karşımıza çıkar.

Öyle ise AK Parti oy veren kitlesi içinde orta sınıf ve katmanlarda yer alan hangi segmentlerin "daha dayanılmaz" bir orta sınıf huzursuzluğu gösteren segmentler olduğuna odaklanabiliriz.

Bu amaçla, önce orta sınıfı kendi içinde üç katmana bölelim:
- Orta sınıfın alt katmanı (alt-orta sınıf)
- Orta sınıfın orta katmanı (orta-orta sınıf)
- Orta sınıfın üst katmanı (üst-orta sınıf)

Yine kaba bir gözlem olarak ifade edebilirim ki, alt-orta sınıf, eski konumu alt sınıftaki bir katmanda yer aldığı için kaydettiği reel ilerleme, hem beklentilerinin hem de farkındalığının ötesinde gerçkleşmiş mutlu bir katman durumundadır. Aradığımız segmentler, orta-orta sınıf ile, üst-orta sınıfta yer alıyor olabilir.

Bir kaba gözlem de üst-orta-sınıfın belirli segmentleri ile ilgili olarak şöyle dile getirilebilir: Üst-orta sınftaki bazı segmentler, alt-orta sınıfaki eski konumlarından beklenti ve farkındalıklarını aşan bir ilerleme kaydederek yeni konumlarına tırmandıkları için nispeten mutlu segmentler durumundadır.

Daha net görmeye başladığımız üzere, AK Parti oy veren kitlesinde orta sınıfın orta katmanı ile üst katmanları arasında "gerçek bir orta sınıf huzursuzluğu"ndan muzdarip segmentler bulunması kuvvetle muhtemeldir.

7 Haziran seçimlerindeki oy gerilemesi sadece bu katmanlarda yer alan huzursuzlukla açıklanabilir mi? Belki hayır. Başka sınıflardan da "huzursuz segementler" bulunması muhtemeldir. Ben bu konuda alt sınıfın bazı katmanlarında da, huzursuz segmentler bulunabileceğini ihtimal dahilinde görüyorum. Nihayet 7 Haziran seçimleri ile 1 Kasım seçimleri arasındaki %8'lik oy farkı, bu huzursuz segmentlerin yeniden AK Parti'ye oy vermeleri ile ortaya çıkmış olsa gerektir ve bunda, AK Parti iktidardan gidecek olursa, "kaz gelmeyecek olsa da eldeki tavuktan olmak" gibi bir kaygının rol oynamış olması kuvvetle muhtemeldir.

Referandum sürecinde AK Parti kampanyasının neden "koalisyonlar gelir!" korkutmacasına başvurduğu da böylece daha açık bir anlam kazanıyor. Oysa özellikle orta-orta sınıf ile üst-orta sınıf oy verenlerin, Referandum'un iktidar değiştirici bir rol oynamayacağını görebilecek kadar "propoganda içeriklerine yarı-duyarlı" sınıflar olduğunu görmek gerekiyor.

Toparlayacak olursak Referandum'da AK Parti oy veren kitlesi içinde, oranı %8'e varabilecek bir "Hayır oyu verme"si muhtemel huzursuz segmentler bulunduğu öngörülebilir. Kampanyasını başlangıçta bir tür "alt sınıflar karnavalı" kıvamında organize eden AK Parti, kampanya sonuna doğru, muhtemel ki adını koyamadığı bu "orta sınıf huzursuzluğu"na tatminkar bir çözüm üretemediği için Kürd oy verenlere "eyalet sinyali" vermek suretiyle %50'yi garantilemek gibi bir yola girdi. Bahçeli'nin buna çektiği rest ise zaten Evet oyu vermeyecek ülkücülere "haklılıklarına hak veren bir babayanilik" olduğu kadar, AK Parti'nin "çözüm sürecini rafa kaldırdıktan sonra" güven telkini sorununu, Kürdler açısından "ciddiye alınabilir" bir sinyale dekode etmeye yardım edecek bir çıkış oluşturması muhtemel bir hamledir.

Son söz: Evet ile Hayır arasındaki farkın %3'ü aşmayacak bir salınım içinde şekillenmesi beklenebilir.