Lübnan'daki Müslüman Giritliler...Nereden Nereye ?


Trablus, Lübnan Cumhuriyetinin ikinci büyük şehri ve de Kuzey Lübnan’ın başkenti hükmündedir. Çoğu Sünni Araplardan oluşan bu şehrin sakinleri, içinde barındırdığı değişik mezhepler ve etnik unsurlarla kozmopolit şehirlere verilebilecek en iyi örnek konumundadır.

Marûnisi, Ortodoksu, Şiisi, Alevîsi, Türkmeni, Ermenisi, Arnavutu, Çerkezi, Kürdü ve Arabıyla değişik renk ve desenlerdeki kumaşı andırmaktadır. Böylesi bir dokunun içerisinde yer alan, ancak hiç bir yerel tarihçinin kaleme almadığı, yazılarında ve kitaplarında söz etmediği, siyasetçilerinin de gözüne değmeyen, önemsenmeyen ve hiç fark edilmeyen küçük bir etnik grup daha bulunmaktadır. Yerel halkın (El-Muhacirin) olarak adlandırdığı bu etnisitenin gerçek tarih ve hikâyesi bilinmemekle birlikte, Arapça olarak (göçmenler) anlamına gelen (El-Muhacirin) kelimesini bu grup üzerinde rahatlıkla kullanıla gelinmiştir. Bu rahatlığın en büyük sebebi de müslüman olmalarından kaynaklanmaktadır.

Yaşlılara sorulduğunda, El-Muhacirinin Osmanlının son döneminde Trablusşam kıyılarına getirilen, Girit adasının Müslümanları olduklarını söylerler. Rahmetli Fadel El-Mukaddem, bir zamanlar (Lübnan Eğitim Bakanlığı, Trablusşam’daki Terbiye ve Talim Daire Başkanı) hikâyelerini şu şekilde anlatmıştı: (Giritli muhacirler Trablus iskelesine getirilmeden önce, Bab-ı Ali hükümetinden buradaki Osmanlı idarecilerine haber gönderilip, Müslüman Giritli muhacir kardeşlerinizi iyi karşılayın. Maddi, manevi her türlü ihtiyaçlarını giderin. Özenle hazırlanmış hanlara ve evlere yerleştirin. En kısa zamanda onlara ait olacak şekilde bir mahalle inşasına başlayın. İnşa tamamlanınca da orada iskân ettiriniz denmişti. Nitekim muhacirlerin gemisini kıyılarımıza yaklaşırken, sahilde vali, kaymakam, veznedar ve nüfus memuru beklemekteydiler. Gemiden inen herkesin adını, soyadını, mesleğini, medeni halini, zevcesinin ve çocuklarının adlarını ve yaşlarını kayda alındıktan sonra, bu bilgilere dayanarak veznedar tarafından aile reisine harcı ruh verilmekteydi. İşlem bittikten sonra, kimi hanlara, kimi özel hazırlanmış evlere gönderilip yerleştirilmişlerdi. Muhacirler arasında zengin ağaların olduğu kesindi. Giydikleri kılık kıyafetten anlaşılan, veznedardan para almayı reddeden bu kişiler kendi paralarıyla özel evler seçip ailelerini yerleştirmişlerdi).

Bir başka Trabluslu esnafa sorarken, gözleri birden bire parlayıverdi. “Ben rahmetli dedeni tanırım delikanlı” demişti bana, Mustafa Naouchi amcamız. Kısa bir sure önce Hakkın rahmetine kavuşan terzi Mustafa amca hayatımda görmediğim dedemi bana bu şekilde tanıtmıştı: “Dükkânıma gider gelirken, yan yana oturan kıp kırmızı suratlı, parlayan masmavi gözleriyle, giydikleri şalvarı ve işlemeli yelekleriyle, başlarından eksik olmayan fesleriyle ve de aralarında bıcır bıcır konuştukları yabancı lisanlarıyla herkesin dikkatini çektiği gibi benim de dikkatimi çekmişlerdi. O zaman, Trablus’ta en meşhur ayakkabı imalatını onlar yapardı… Bu iki yabancının birer Osmanlı ağası oldukları aşikârdır. Bütün esnafların saygısını kazanan Ali ve Halit ağa, Giritli Muhacir Bekiraki Abdülhamit ağanın oğullarıymış. Herkese selam veren, mahalledeki çocuklara şeker dağıtan bu güler yüzlü kardeşlerin, şehrin yeni yapılanmaları ve yeni yolların açılması ardından kaybettikleri ayakkabı dükkanları sonrasında bir daha görememiştim”.

Abdülhamit ağayı anarken, Buğday çarşısında işlettiği kahvehanenin akla gelmemesi mümkün değildir. O çarşıda yürürken, El-Kobbe tepesine doğru uzanan epey uzun bir merdiven vardı. Yarı yolda, merdivenin sağ tarafında eski ama geniş bir kahvehane bulunurdu. Çocukluk yıllarımda rahmetli babamla birlikte sık sık giderdik oralara… İçeriden sökün eden nargile ve tütün kokularının, demlenmiş çay ve ıhlamur kokularıyla sarmaş dolaş hali insanları adeta içeriye buyur etmekteydi. Sadece bu kokular değil başka bir koku daha burnumuzdan eksik olmazdı burada. O’ da faskomilya’nın kokusudur. Rahmetli babaannemizin evinden hiç eksik etmediği ve hemen her gün demleyerek aile fertlerine zorla içirdiği acı tadını unutmamın mümkün olmadığı ada çayının hoş kokusudur bu. Meğer bu Giritlilerin vazgeçilmeyen geleneksel adetlerinden biride ada çayı içmekmiş. Kahvehane bir zamanlar babamın dedesi olan Abdülhamit ağanın imiş...Vefatından sonra en küçük oğlu (İbrahim İslam), kısacası (İslami)’ye devredilmişti. Yıllardır Giritliler kahvehanesi olarak bilinen bu yer İslami beyin vefatıyla bir yerel kişiye satılıp, iç savaş sırasında bombalanıp yerle bir olup Muhacirler tarihinden de silinmiş oldu. Aslında Lübnan’da birçok tarihi eserin ve binanın kaderi de aynı oldu. Hanlar birer birer yok oldu gitti. Bab El Tabbane’de inşa edilen Muhacirler mahallesinden kala kala bir tek tabelası kaldı. Bab El Tabbane’ye girme cesareti bulan kişiler dolaşırken ki o Trablus’un en tehlikeli mahallesi olarak bilinmekte, Muhacirler sokağı tabelasını bulacaklardır. Ancak bu sokakta hiç bir Giritli Muhacir kalmamıştır. Teker teker mahalleden ayrılmak zorunda kalan bu zavallı Giritlilerin göç olayları sona ermiyordur bir türlü. Sonuç olarak, Trablus’ta ne Girit hanı kaldı ne de mahallesi. Dolayısıyla, elde tutulacak veya gösterilecek Giritlilere ait hiç bir eser kalmamış oldu.

Bırakın tarihi eserleri de, aslında bu grubun gerçek tarihi bile yavaş yavaş kaybolmaktadır. Asimilasyona maruz kalan bu insanların çoğu yinede kendi kimliklerini koruma çabasındalar. Trablus’un en eski mahallelerinde barınan Müslüman Giritlilerin çoğu El Nuri ve Bab El Ramil (Kumkapı) sokaklarında yerleşmişlerdir. Aslında Trablus’un her sokağında bir Giritli evi bulmak mümkün. Maddi gücünü arttıran aileler daha lüks yerlere taşınmışlardır. Coğrafi olarak şehir içinde dağılmalarına rağmen, işin en güzel tarafı şu ki, Giritli muhacirlerin hala birbirini tanımaları ve özel durumlarda hala buluşmaları ve dertleşmeleridir. Aslında her Giritlinin istediği ortak bir amaç vardır, o da tarihimizi ve dedelerimizin konuştukları dili korumaktır. Sözel olarak kolay olarak görünen bu hedef aslında bir Arap memleketinde gerçekleştirilmesi epeyce zor ve büyük emek isteyen bir görevdir. Eskiden Araplara kız verilmezdi, onlardan gelin alınmazdı, bugünkü yeni nesil ise bu kurallara uymaz hatta imkânsız olduğunu söyler. Gönül işlerine ne denir ki?? Karşı koymak ne mümkün !! Böylece ırklar karışımı başladı ve melez Giritliler yeni yeni ortaya çıkmaya başlamış oldu. Toplumda benin annem Giritlidir diyen veya babaannem Giritlidir diyenlerin sayıları artar iken, bazı ailelerde gerçek Giritlilik yok olmaya başladı, hatta yok oldu denilebilir. Giritli Muhacirlerin bir kısmı lakap (soy ad) değiştirmeye kalkmış bile… Girit hikayesi ne işe yarar ki artık?? Bizi buraya getirip kendi kaderine bırakan, bizleri unutan Osmanlılar da yok olduktan sonra bu tarihi canlandırmak neye yarar ve kimin işine gelir ki??? Bazı gençler aynen şunu söylüyor: “Dedem veya babası Girit adasından gelmesi bana hiç bir şey ifade etmez. Biz artık Lübnan vatandaşıyız, Girit kökenli olmamızın bize hiç bir getirisi olmazken, bilakis olumsuzluğu bize dokunabilir. Bırakalım geride kalmayı, öne doğru bakmamız ve ilerlememiz gerekir”.

Yeni neslin bir kısmı dedesinin hikâyesinden kurtulup Araplara mümkün olduğu mertebede benzemeye çalışıyor iken, diğer Giritli Muhacirlerin torunları bu asimilasyona karşı direnip tam bir kimlik savaşı vermektedirler. Aslında bu kavganın boyutu Meleklerin cinsiyetinin tartışmalarına bile benzemeye başladı. Muhacirlerin ırk meselesi de masaya konulduğunda bir başka kavga konusu daha çıkarı verir hemen…. Giritli Muhacirler Türk müdür Yunan mıdır diye… Dedelerimizin ana dilleri Rumca olması hasebiyle Yunan olduğumuzu kanıtlar diye düşünenler varken, bu delil Yunan olduğumuzu göstermez diyenlerde vardı. Yunan olsaydık malımızdan mülkümüzden mahrum kalmazdık. Çoğumuz Türkiye’ye göç etmezdi diyor kimileride. Daha bilgili olanlar meselenin ırk ile alakası olmayıp, aslında bir din kavgası olduğunu söyler. Osmanlının bir ırk devleti olmadığı, dine dayalı vatandaşlığı kabul etmekteydi diyenler, Müslüman Giritliler özde birer Osmanlı olmak zorunda. O yüzden de Osmanlının çekilişi ile beraber dedelerimiz adayı terk edip Osmanlının istediği yerlere gitmiş ve yerleşmişlerdir.

Bu işin acı tarafını anlatmak gerekirse de, maalesef bu grubun içinde Yunan hayranlarının var olduğunu da söylemek lazım. Yunan basını Giritlilere ulaşması ve sizler Türkler tarafından zorla Müslümanlaştırılmış birer Rum olduklarını söylemesi bazı cahil kesimi kandırmakta başarılı olmuştur. Oysa adayı fetheden Osmanlı ordusunun binlerce yeniçerisinin hiç biri mi adada kalmamış tı? Hiç bir Osmanlı yönetici de mi Girit’e tayin edilmemiş ti? Oradaki yerel halka İslamiyet’i öğretmek için hiç bir hoca da mı gönderilmemişti?… Adadaki yüzlerce tekke, dergâh, cami, medrese, çarsı han ve hamamları Türkler değil de kim yaptırmıştı Akdeniz’in ortasında bulunan bir adaya???

Bütün bu tartışmalardan çıkacak tek sonuç o dur ki, Giritli muhacirlerin torunlarını hiç tarih bilmedikleri apaçık ortada !!! Dedelerinin Girit’in hangi köyünden veya şehrinden geldiğini bilmeyen bu insanlar, buraya nasıl ve ne şekilde ve hangi yılda göç ettikleri de bilmiyorlar. İşte yapılan bu gereksiz tartışmaların esas nedenidir. Tarihi bilgilerinden yoksul olan bir toplumun torunları neye dayanarak tartışmasını yapar anlamak mümkün değildir. Yunan televizyonu birkaç defa buralara gelip, Girit dilini hala çok güzel ve akıcı bir şekilde konuşabilen bu muhacirlerin evlatları ve torunlarıyla rahat bir şekilde irtibat kurmayı başarır ve kendi propagandasını yapmayı becermişti. Öbür taraftan, bu propagandayı Kabul etmeyip karşı koyanlar var. Girit içinde yaşanan havadisleri anlatarak, adadaki Rum kesimi tarafından Müslümanların uğradıkları katliamları kafalarda canlandırılarak, dost – düşmanı ayırımının yapılmasında insanlara gereken bilgi sunulmaktadır.

Bütün bu tartışmalardan sonra, aslında ortak bir noktaya gelebilmeyi başardık, o da bizim Müslüman Giritli olduğumuzu, mensup olduğumuz dinden dolayı ana vatanımızdan kovulduğumuzu ve katliamlara uğradığımızı kanıtlamaktır. Ama yine de, çok az sayıda olmakla birlikte, bazı Giritli ailelerin çocukları Kıbrıs’ta veya Yunanistan’da denizci olarak veya işçi olarak çalışıp geçindikleri için yukarıda bahsedilen gerçeklerden yine kaçınır, ekmek paramıza dokunmayın demektedirler.

Giritli muhacirlerin bir başka ortak noktalarından biri ise 2. Sultan Abdülhamit Hanı sevmek ve saymaktır. Bu toplumun gözünde Abdülhamit han bir kurtarıcı olup herkes ona minnettarlık duygusu taşımakta ve ona dua etmektedir. Aslında bizler hep bu noktadan yola çıkarak, Girit’teki varlığımızı Osmanlı ile başlayıp, onunla bitmesini kanıtlamaktayız.

Trablus’ta yaşayan Giritli Muhacirlerin torunları diğer ülkelerde mevcut olan ama kendileri tarafından tanınmayan akrabalarını arama çabasındadırlar. Ailelerin büyük çoğu Türkiye’de akrabalarının olduğu dedelerinden duymuşlardır. Bu akraba arayışı çözmek için zor bir bulmaca çözmesine benzemekte, hatta bazı yerlerde imkânsız gibi bir şey olmuştur. Bu hususta mütevazi de olsa bazı başarılar kaydedilmiştir. Değişik ülkelerde bulunan Giritlilerin torunları birbirine tanıştıkça bu mesele kısmen de olsa çözülmektedir. Biz de bu konuda ciddi çaba göstermekteyiz, insanlar arasında ara buluculuğu yapmaktayız. Aslında bakılırsa, bu yolda yalnız değiliz, çünkü gerek Türkiye’de, gerek Libya’da, Mısır’da, Suriye’de ve Lübnan’da kendilerini bu işe gönül vermiş can dostlarımız oldu. Bu konuda bizlere her türlü yardımı, uzaktan da olsa ellerini bize uzatmalarını minnettarlıkla anmaktayız.

120 yıl geçtikten sonra, Giritli muhacirlerin torunları birleşebileceklerini hala ümitle bakmaktayız. Çünkü bizleri bir araya getiren noktalar, ayırıcı sebeplerden çok daha fazla olduğunu düşünüyoruz, çünkü herkesin gönlünde Girit sevdası devam etmekte. Hayatın zor şartları bu insanların kendi yaşam dertlerine düşürüp başka bir yöne bakmalarını engellemiş olup, bu toplumun aydın ve zengin insanlarına ne kadar büyük bir görev düştüğünü her zaman söylemekteyiz.

Bu yolda yapılması gerekenler çoktur aslında. Bizim kanaatimizce yapılması gereken projeler bunlardır:

Birincisi: Tarihi olayların aydınlatılması. Bu başlık altında çok sayıda faaliyet yapılabilir. Bunlardan en önemlileri şunlardır:

1-Yıllık uluslararası platform ve sempozyum: her yöreden katılmak üzere Giritliler davet edilir. Girit tarihi konusunda uzmanlaşmış akademisyenler bu tür faaliyetlerin organizasyonunda yer alır, tartışmaya açık olacak şekilde oturumlar düzenlenip platformun sonunda gerçekleştirilmek üzere kararlar alını sivil toplumdaki Giritli derneklerin bu kararları yerine getirmek üzere görevlendirilirler.

2-Giritlilerin Bulunduğu her ülkenin Tarih bölümünde okuyan öğrencileri Giritliler ve göç olayları ile ilgili tez yapmaları teşvik edilmelidir. Bu değişik ülkelerde kalan Osmanlı arşivinden yararlanarak bu tür çalışmalara başlanabilir, yıllardır bilinmeyen gerçekler bu şekilde ortaya konulabilir.

3-Yılda dört kere olacak şekilde Giritliler’e hitab edecek bir derginin veya gazetenin yayımlanması gerekmektedir. Bu tür basın aynı yerde yaşayan Giritlileri birbirine tanıtır, yapılan iş reklamlarında Giritlilerin kenetlenmesini sağlayıp kendi aralarında yardımlaşmayı ve dayanışmayı gerçekleştirebilir.

İkincisi: Giritliler kültür merkezinin açılması. Bu merkezin tüm Giritlilere açık olması gerekmekte. İçinde her türlü sosyo-kültürel faaliyetler yapılıp samimi bir ortam içinde Giritlileri bir araya getirip tanışmalarında ve dayanışmalarında büyük bir rol oynayabileceği kanaatindeyim.

Üçüncüsü: Giritlilerin genel eğitim seviyelerinin arttırılması. Zeki ama maddi kaynakları iyi olmayan ailenin çocuklarına sahip çıkılmalıdır. Bu öğrencilere eğitim olanakları ayarlayıp birkaç yıl sonra bulundukları ortamda veren el ve üstün el olmalarını bu şekilde sağlanabilmektedir. Bu insanların Girit tarihini ve göç davasını daha iyi bir şekilde kaldıracakları kesin gözle bakmaktayız. Yine de bu başlık altında, büyük bir proje olmasına rağmen zikredilmesi uygundur diye düşündüğümüz, Türkiye dışında bulunan Giritliler toplumuna hitap edecek bir Kolejin açılması çok büyük fayda getireceği kanaatindeyiz.

Dördüncüsü: Giritlilerin elinde bulunan, Girit adasından getirilen eşya ve vesikalar, gerek tapular gerek kimlikler veya herhangi bir belgenin koruma altına alınıp arşivlenmesi gerekmektedir. Önümüzdeki yıllar içerisinde bu tür malzemeler çoğaldıkça çok etkin sergiler yapılır tüm dünyaya meselemizi görülebilecek ve elde tutulacak biçimde anlatma imkânımız doğabilmektedir.

 

 

 

Yorumlar

fethi nas kullanıcısının resmi
fethi nas   -   18 Kasım 2015

Lübnan üzerinde çok az bilgi sahibi olan kişiler bile esasında Lübnan toplumun "Asimile edici" bir özelliği olmadığını bilir. hatta cemaat kimliğinin zayıflamaması için bu konuda ciddi yasalar da vardır. Durum böyle iken, nasıl oluyor da Girit kökenli Müslümanların asimile edildiği iddia ediliyor? Burada yanlış bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum...Temel sosyal hizmetlerden faydalanmak isteyen her birey, toplumun geneline entegre olma yönünde bir eğilim taşır. Kimlik tartışmaları ile ise insan olmanın zorunlu bir özelliğidir. Bundan dolayı Lübnan'daki Giritliler için asimilasyon yerine "Entegrasyon" kavramının kullanılması daha faydalı olabilir.

Yeni yorum ekle

CAPTCHA
Bu soru otomatik veri girişi yapan yazılımsal robotları engellemek ve sizin insan olduğunuzu anlamak için sorulmaktadır.
Resimli CAPTCHA