Medrese, Mektep ve Okul -I-


Dilimizde artık unutulmaya ve gündelik kullanımda, bir tür "retorik parçalama" ya da "muhafazakâr jargon paralama" olarak eski kafalılık alameti sayılıp garipsenmeye başlanan "mektep", aslında batılılaşma serüvenimizin başlangıcında "evropâî" bir terim idi. O devirde yerleşik eğitim ve ilim müessesesi medrese iken yenilgileri durmak bilmez “devlet-i aliyye”nin ihtiyaç duyduğu yeni asker tipini yetiştirmek için sûretâ bile olsa Müslümanlığa geçmiş Baron de Tott gibi Avrupalı askerler, kendilerine paşa ünvanı da verilerek askerî eğitimlere öncülük etmiş; ancak bu çabanın sonuç vermemesi üzerine eğitimde çok daha köklü bir yeniden yapılanma gerektiği kabul edilerek önce mühendishaneler ve ardından da mektepler ihdas edilmiştir. Nihayet Cumhuriyet’in radikal “topyekûn modernleşme” olarak da nitelenen Batılılaşma projesi kapsamında, Tevhid-i Tedrisat ile bütün eğitim faaliyeti devletleştirilerek eğitim kurumlarına da “okul” adı verilmiş, medreseler de kapatılmıştır.

Bu yazı dizisi, geleneksel eğitimden başlayarak günümüzün “modern olarak nitelenen” eğitim yapılanmasına kadar gerçekleşen eğitimsel değişim sürecinde, bu sürecin kurumsal yapıları olarak medrese, mektep ve okul kurumlarını ele almayı amaçlıyor.

 

Medrese

Malum, Klasik Osmanlı eğitim kurumları, esasen "ders almak, ders vermek" kökünden gelen "medrese" nâmı ile anılırdı. Bu kurumların meslek kazandırmak gibi bir hedefi ve işlevi yoktu. Medresede dersler yapılır, sûhte ya da talebe aldığı dersi "ezber eder" yahut "pişirir"di. Medrese'de ders, bugün anladığımız anlamda, bir ders saati boyunca hocanın ders anlatması anlamına gelmezdi ve "ders programı" gibi empoze bir disipline edici öğretim-zaman kalıbına da tâbi değildi.

Ders denilince bir ilmi "tahsîl etmek" (nefsinde hâsıl olması için çaba sarfetmek) akla gelir; bunun için de ehil bir rehbere (hâce; hoca) müracaat edilir; onun bu ilimle ilgili yerleşik bir usule göre yapacağı yönlendirme altında, bu ilmin otorite kabul edilen temel metinleri, hiyerarşik bir sırayla ve "pişire pişire" çalışılırdı.

Hâce veya hoca karşısında eğitim alan konumundaki kişiye talebe denirdi ve bu kelime, sûfî eğitim sisteminde şeyhin ya da vekilinin karşısındaki kişiyi niteleyen “tâlip” terimiyle aynı kökten geliyordu. Talebe, eğitim faaliyetinde kendisine aktarılacak bilgiyi öğrenmekle yükümlü pasif bir alıcı çağrışımı yapan günümüzdeki “öğrenci” teriminden farklı olarak bu bilgiyi tahsîl etmeye azmetmiş aktif alıcı, istekle kavramaya gayret eden kararlı bir öğrenci çağrışımı ile yüklüydü.

Ders faaliyetinin her bir adımında, metinlerin bir bölümü ya da ilmin bir bahsi hakkında “rehber”in bilgi aktarımı çalışmasına ders verme, talebenin bu çalışmaya katılımına ders alma denirdi. Bu çalışmanın ardından talebe, aldığı dersi kendi kendine çalışır, konuyu kavramak ya da bilgiyi benliğinde yerleştirmek üzere tekrarlar yapar; aldığı dersi "sular seller gibi" işlek ve akıcı bir biçimde anlatıp aktarabilecek hale getirinceye kadar çaba sarfederdi. Bir türküde geçen “dersini almış da ediyor ezber” dizesi, dersin gereğini esasen hıfz eğitimi açısından yansıtıyor olsa da, ders, öncelikle otorite metindeki bahsin ezber edilmesini ifade ederdi. Bu açıdan bakıldığında, medrese, skolastik bir eğitim faaliyeti yürüten bir kurumdur.

Skolastik terimi günümüzde “bağnazca bir şeyler”i çağrıştırıyor olsa da, bu, terimin mecazî bir kullanımından ibarettir. Skolastik, felsefî bir niteleme olup bir düşünme ya da bilgi edinme faaliyetinde, otorite kabul edilen üstatların yolundan gitmeyi, bu üstatlara ait metinlerin derinlemesine etüd edilmesini, böylece “zirve bir muallimin talimine tâbî olarak” tefekkür veya ilimde mükemmelleşme cehdini anlatır. Bu aslî tasavvuru dikkate almayan her skolastik küçümsemesini esası göz ardı ederek performansı karikatürize eden bir mahkûm etme çabasına dönüştürür. Skolastik tarzın dayandığı bu aslî tasavvur, pratikte elbette yozlaşmadan azade kalamazdı. Nitekim, kalmamıştır. Sosyoloji’de “kurumsallaşma paradoksu” olarak kavramlaştırılan çerçeve içinde, medreseler de elbette yozlaşmalarla muallel insânî organizasyonlar olmuştur. Böylece, günümüzdeki kullanımını mümkün kılan bir mecâzın ironisi medreselerdeki tedris faaliyetinde tahakkuk etmiştir. Ancak gerek medreselerde gerekse Orta Çağ Avrupası’nın Katolik eğitim faaliyetinde yozlaşan skolastik tarz, Rönesans döneminde ortaya çıkan Hümanistik faaliyetin dayandığı metinleri kavramaya yönelik temel çalışma tarzlarının temelini oluşturmuştur. Hümanistik faaliyet, skolastikte yozlaşan metin etüdünü, dayandığı bu aslî tasavvuru canlandıran bir reformu ifade eder.

Medreseye dönecek olursak tedrîsin alıcısı konumundaki talebe, dersini işlek bir biçimde aktarabileceğine kânî olduğunda hocasına dersi sunmak için "dersini verme"ğe giderdi. Hoca, dersi dinler, talebenin bu bahsi "kâmilen" kavrayıp kavramadığını sınayan bazı sorular sorup sınamalar yapar, talebenin dersini kâmilen hallettiğine hükmederse talebe yeni bir bahse geçmeğe hak kazanır, yani yeni derse geçer; yok, halledemediği anlaşılırsa yeni bahse geçmesine müsaade edilmez; aynı bahsi "yeterince pişirmesi” için geri gönderilirdi. Çoğu zaman bu iş, hoca ile talebe arasında yüz yüze bir ders ilişkisi şeklinde de olmazdı.

Medresede ders denince akla, "ders halkası" adı verilen bir topluluk gelirdi. Bu topluluk, ayrı bir medrese mekânı bulunmayan yerlerde camilerde namaz vakitleri dışında toplanırdı. Ders halkası, bir ilmi tahsil etmek isteyen ve hoca tarafından da halkaya katılması uygun bulunan çeşitli yaşlardan ve meşgalelerden talebelerden oluşurdu. Hoca dışında herkesin ortak vasfı "tilmîz" yahut "şâkird" yani "çömez, yamak, çırak" olmaktı.

Bunlar arasında, ötekilerden daha ileride olanlar, belirli bir yeterlilik elde etmiş seçkin talebeler, hocanın görevlendirmesiyle ders belletmeğe başlarlar; çoğu durumda talebe dersini bunlardan alır, pişirir, beğendirir ve belirli bir seviyeye geldikten sonra, dersi hocasına bir kez "pişmiş halde" arzederdi. Aynı halkada aynı ilmi tahsil için gayret edenlerden işin başında olanlara " mübtedi' " denilir; bunların öncelikle âdâb ve erkân öğrenmesi ve halkanın müdavimi olmağa layık olduklarını göstermeleri beklenirdi. Bunlar halkanın en dış halkasında, bir bakıma "deneme öğrencisi" ya da "halkada bulunma ön-kabûlü" verilmiş ama halkanın aslî üyesi vasfı kazanamamış, bunu kazanması için müsamaha gösterilern "acemi öğrenci"lerdi.

Ders halkası, tek bir ilmin tahsili ile uğraşan bir topluluktu. Bir hoca, kendi istek ve imkanına göre birden fazla ders halkası oluşturabilirdi; ama genellikle aynı ilmin tek bir ders halkası olur, herbir ders halkası ayrı bir ilmin tahsili ile meşgul olurdu.

Ders halkalarında o dersin tüm metinlerini, bahis bahis çalışıp o ilmin her bahsini yeterince pişirmiş; hocanın yeterince olgunlaştığı ve meseleleri hallettiği kanaati edindiği talebelere icazet (dersi tamamlama belgesi) verilirdi.

Bir talebenin bir dersi tamamlamak zorunda olduğu bir süre ya da dönem yoktu. Gayretli talebeler çok daha kısa sürede dersi tamamlayarak icâzet alabilir; gayret ve anlayışı daha yavaş olanlar da çok daha uzun bir süre derse devam ederdi.

İster medresede isterse camide olsun, hiçbir talebenin almak zorunda olduğu bir ders paketi yoktu. İnsan tek bir ders halkasına uzun bir süre devam edebilir; öteki ders halkalarına hiç katılmayabilirdi. Esnek, hoca ve öğrencinin seçimlerine göre şekillenen, gayrete göre ilerleyip yerinde sayabilen bir faaliyetti ders. Ama, bu, sadece ders faaliyetinin akışı açısından doğrudur. Bir bahsi ders olarak "halletmek" noktasında son derece katı bir "mükemmeliyetçilik" söz konusuydu. İcâzet ise neredeyse aslanın ağzındaydı; zira kolay kolay icâzet alınamazdı; yani bütün bahislerin mükemmel bir düzeyde kavranılmış olması yetmez; buna ilaveten, o ilimle ilgili akla gelmedik hileli soruları çözüme kavuşturabilecek bir sezgi ve kavrayış kazanılması beklenirdi.

Bu anlattıklarım teknik olarak bazı hatalar içeriyor olabilir. Öte yandan da, uzun Osmanlı asırlarının sadece bir dönemine özgü hususları bütün Osmanlı asırlarına teşmil etmek ya da kabaca yansıtmak gibi bir illetle mâlül.

Medreseler, elbette Osmanlı icadı kurumlar değildi. Müslümanların önceki hanedanlar ve devletler boyunca önce Abbâsîler’den başlayarak merkezde ve bilahare mağrib ve maşrıkta inşa ettikleri medeniyetler boyunca kurumsal yapısı şekillenmiş olan medreseler, Osmanlı ilim ve eğitim faaliyetinin hazır bularak belirli ıslahatlarla da kısmen yeniden ıslah ettikleri kurumlardı. Tarihçilerin kaba bir adlandırma ile “Duraklama Devri” tabir ettikleri döneme kadar, Osmanlı memâlikinin dört bir tarafında medreseler fonksiyon görmeye devam ettiler. Yine aynı adlandırmalarla “İnhitât Devri”ni de aşarak Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde Tevhid-i Tedrisât dönemine kadar resmî varlıklarını sürdürdükleri gibi, bundan sonra da özellikle Doğu Türkiye’de bir tür “yer altı faaliyeti” olarak varlıklarını sürdürdüler. Türkiye dışında öteki Müslüman coğrafyalarda ise hala varlıklarını sürdüren medreseler bulunmaktadır.

Medreselerin kapatılmasına varan süreçte, Evropa’dan geri kaldığımızın kabul ve tasdiki, özellikle eğitimde de Avrupa’yı model almamız gerektiğine hükmedilmesi ile Avrupa’dan iktibas edilen eğitim kurumlarına mektep adı verildi. Mekteplerin ortaya çıkışı ve medreselerden farkları ile “ikiz kurumsallıklar devri” diyebileceğimiz bir dönem boyunca aralarındaki münasebetleri, bu yazının ikinci bölümünde ele alacağız.

Yeni yorum ekle

Resimli CAPTCHA