Metin İzeti ile Balkanlar'da Tasavvuf Üzerine


Prof. Dr. Metin İzeti, 1 Eylül 1970 yılında doğdu. İlkokul eğitimini Kalkandelen’de tamamladı. Bu dönem içerisinde Kalkandelen’de hafızlığını da tamamladı. Ardından Üsküp’teki “İsa Bey” medresesinden 1987 yılında mezun oldu. Medrese eğitiminin ardından 1996 yılında İzmir’de ‘’Dokuz Eylül’’ üniversitesinde İlahiyat Fakültesini bitirdi. 1998 yılında aynı üniversitede yüksek lisans eğitimini “Makedonya’da Bektaşilik”  üzerine tamamladı. Doktorasını 2003 yılında Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler alanında ‘’Balkanlarda 17. Ve 18.yüzyillarda Tasavvuf Akımları’’ konusunda tamamladı.  2007 yılının Aralık ayında Kalkandelen Devlet Üniversitesi’nde Sanat Felsefesi ve Sosyoloji dalında doçentlik, 2009 yılının Kasım ayında ise Novi Pazar Üniversitesi’nde yardımcı profesör ve 2011 yılnda Novi Pazar Üniversitesi Sanat Felsefesi ve Sosyoloji dalında Profesör unvanına sahip oldu.Şu anda Kalkandelen Devlet Üniversitesinde Sanat Felsefesi ve İslam Estetiği dersleri vermektedir.  Makedonya’da çıkan SHENJA  Dergisi’nde  yazıları yayınlanmaktadır. Arnavutça ve Makedonca yayınlanan birçok kitaptan başka bir de “Balkanlarda Tasavvuf” kitabı Türkçe yayınlanmıştır. Kalkandelen’deki “Throni” Vakfının kurucusu ve yöneticisidir.

 

1. Doktora teziniz “’Balkanlarda 18. Ve 19. Yüzyillarda Tasavvuf Akımları”. Balkanlardaki Tasavvuf ’un doğuşunu hazırlayan ortamı anlatır mısınız?

Balkan milletlerinin ve özellikle Arnavut tarihinin aydınlanmasında ve daha doğru ve objektif bir şekilde sergilenmesinde önemli sorunlardan biri Osmanlı döneminde toplumu oluşturan mekanizmaların derunî araştırılmasıdır. Osmanlı devletinin çekilişinden itibaren sabit toplum ve yönetim kurma arayışları içerisinde olan Arnavut toplumu bir monarşi ve katı komünist yönetiminin baskısı altında hayatiyetini devam ettirmiştir. Bu dönemde bilinçli olarak önceki dönemin tüm toplumsal araçları resmi tarih kurumları tarafından gerici, perspektifsiz ve yıkıcı paradigmaları ile gösterilmiştir. İyi ama, bu yanlış ve gayet sübjektif yaklaşım beş asırlık bir tarihin, -ki Arnavutların dünya arenasında yer almaları açısından çok önemlidir-, öğrenilememesine ve gün ışığına çıkamamasına sebep olmuştur. Bu beş asırlık dönemin içerisinde tabii ki iki taraftan da, sıkıntılar, yanlışlar mevcuttur; onların doğru araştırılması objektif tarihi ortaya koyarak yeni perspektifler yaratabilecektir. Osmanlı dönemine ait diğer tüm alanlarda olduğu gibi, Osmanlı döneminde Arnavut bölgelerinde halkı maddi ve manevi açıdan canlı tutan tarikat müesseseleri de çok az araştırılmıştır.

Osmanlılar balkan topraklarına yöneldikleri zamanlarda Balkanlar mezhep ve hanedan kavgalarının yol açtığı siyasî ve dinî bir kaos içerisindeydi. Osmanlı devletinin askerî yönün ötesinde  ideolojik planda İslam dininin düzenli, sistematik ve insan yapısına uygun din ve öğretileri, birbirleriyle devamlı savaş  hali içerisinde  bulunan Hıristiyan gruplara yapıcı bir teolojik ve pragmatik alternatif sunmuştur. Malûm olduğu üzere  her tarikatın temelinde insan nefsini terbiye etmek ve insan istidatlarına ve tabiatına uygun bir din anlayışı sunmak vardır. İnsanların yaratılışlarında kainatın bir sırrı olarak her fert birbirinden farklı bir mizaca, fikre ve hissiyata sahip olarak yaratılmıştır. Her insanın kendi şahsiyeti içerisinde bağımsız bir âlem teşkil ettiği gibi o aynı zamanda sosyalleşmeye muhtaç olan bir varlıktır. Yani insanı toplum dışı bir varlık olarak görmek veya düşünmek mümkün değildir.

İnsan kapasitesinin bu inceliğini çok iyi kavrayan değişik tasavvuf akımlarına mensup şahıslar bir yandan insan ferdiyetine diğer taraftan da sosyal yönüne gereken önemi vererek şahıs ve toplumlara uygun bir anlayış sunmuştur. Tekkelerin iktisadî ve sosyal alandaki faaliyetlerinde din, dil, ırk farkı gözetmemeleri halk tarafından epeyce rağbet görmelerine vesile olmuştur. Dervişler, hangi dinin mensubu olursa olsun halkla karışıp kaynaşarak halk kitlelerini yönlendirmede önemli ölçüde başarılı olmuşlardır. Dervişlerin boş topraklarda kurdukları tekke ve zaviyelerin etrafında zamanla köyler oluşarak, buraları birer din, kültür ve sanat merkezleri haline gelmiştir. Genellikle bu tekke ve zaviyeler etrafında oluşan yerleşim birimleri kurucu dervişlerin adlarıyla veya Şeyhler Köyü, Dervişler Köyü, Tekke Mahallesi, Dedeköy gibi isimlerle anılmaktadır.

 

1.Balkanlarda Tasavvuf etkisini Osmanlı dönemi ve bugün ile kıyasladığınızda ne tür farklılıklar göze çarpmaktadır?

Tarikatlar ve tekkeler Anadolu toplumu bünyesinde sosyal, siyasî ve dinî alanda topladıkları sempatiyi Balkanlarda yaşayan halk tarafından da görmüşlerdir. Özellikle tekke yapımında toplumun değişik kesimleri ellerinde var olan güçle yardımcı olmaya çalışmıştır.

Balkanlara XIII. yüzyıldan itibaren yerleşmeye başlayan İslam tasavvuf anlayışının XVIII. ve XIX. yüzyılda tesir ve yaygınlığının önceki yüzyıllara göre arttığına, değişik yerlerde inşa edilen tekkelerle bağlılarının geniş kitlelere ulaştığına ve mürit halkalarının genişlediğine şahit olmaktayız. Mezkûr bölgelere ve yüzyıllara genel olarak baktığımızda şu tarikatların faaliyet gösterdiğini görmekteyiz: Mevlevîlik, Nakşibendîlik, Halvetîlik, Kâdirîlik, Rifâîlik, Saʽdîlik, Bektaşîlik ve Melâmîlik.

Dervişlerin kitlelere yönelik bu fonksiyonunun dışında bir de doğrudan şahıslara yönelik tasavvufun temel hedeflerinden olan insanın manevi terbiyesi vardır. Bu manevi terbiye neticesinde insanlar insanlık şuuruna varıp Yaratıcının istediği şekilde hayatlarını sürdürmeye çalışacaklardır.

Bir nevi irfan ocakları olan tekkelerin kuruluş dönemleri, savaş, anarşi, kriz ve buhran açısından çağımızla büyük ölçüde paralellik arz etmektedir. Onlar Anadolu’da ve Balkanlarda, başlarına gelebilecek birçok tehlike yüzünden, yaşadıkları bölgeleri aileleriyle birlikte terk etmek zorunda kalmışlardır. İnsanlar, sadece mallarını ve işlerini değil, moral ve ümitlerini de kaybetmişlerdi. İşte böyle bir ortamda böyle bir durumda, tekke ve tarikatlar insanları imana, ümit ve sevgiye davet ederek yeni bir perspektif ve paradigma ortaya atmış, yüzyıllarca değişik ortamlarda etkisini sürdürebilecek bir bilinç inşa etmiş ve  birçok mütefekkirin sistemi içerisinde yer alacağı, bir olgun insan portresi çizmişlerdir.

Osmanlılar Balkanlar’a sufi paradigmasını ön planda tutarak ilerlemişlerdir. Sufi paradigması, kendi etkisini dinin sadece nazari yerleşmesinde değil aynı zamanda toplumsal hayattaki görünüşlerinde de göstermiştir. Aslında Balkanlar’da şehirlerin kültür antropolojisi tasavvuf antropolojisinin bir devamı ve şekli yönüdür.

Osmanlı şehri aslında bir insan-ı kâmil anlayışının mekân dâhilinde, yatay şekilde yer almasıdır. Sufî antropolojisinin tüm nazarî tecrübesi, kemale ve yüceliğe ulaşmış insan olan insan-ı kâmil, evrensel ve ideal olan insan-ı külli ve mutlak ve ruhanî olan insan-ı mutlak terkipleri ve ifadeleri etrafında toplanmıştır. İnsan-ı kâmil anlayışını mitolojik bir süreç olarak görmek yanlıştır, çünkü Kuran metninin bütünlüğü ve manasında insanın primordial ve evrensel karakteri zikredilmiştir. İnsandaki kemal anlayışı Müslüman toplumun tüm yönlerine de aktarılmıştır.

XIX. ve XX. Asrın başlarından itibaren Osmanlı devleti Balkanların değişik ülkelerinden uzaklaştırırken onunla beraber devletin mayasında olan tasavvuf öğretilerine karşı da çok yönlü saldırılar başlamıştır. Balkanlarda XIX. Asrın ilk yarısından başlayarak kurulan devletler tekkeleri yakmış yıkmış, postta oturanları öldürmüş, dervişanı dağıtmıştır. Diğer taraftan da devlet politikası olarak bu irfan ocaklarının paradigmasını yıkmaya çalışmıştır. Sonuç olarak Sırbistan, Bulgaristan, Yunanistan’da tekkeler ve tekke kültürü tamamen silinmiş, Makedonya, Arnavutluk ve Kosova’da ise tekke ve tarikatların İslam öğretilerinden taviz vermeleri ve İslam’ın esaslarından oldukça uzaklaşmalarına sonuna kadar mücadele gösterilmiştir. Sonuç olarak XIX. ve XX. Asırlarda çehresi tanınmayan bir tasavvuf anlayışı ve tekke organizasyonu mezkûr ülkeleri sarmıştır. Tabii ki tasavvuf ve maneviyata karşı bu saldırı dünyanın genelinde mevcuttur. Materyalizm çağı yapacağını yapmış ve dinin fenomen boyutunda da etkisini gösterip maneviyatı çehresiz bir din anlayışı ile bizleri karşı karşıya bırakmıştır.

Kanaatimce insanlığın dinî, ilmî ve sosyo - psikolojik açıdan birçok sıkıntılarının olduğu günümüzde, bu problemlere çözüm önerileri sunabilecek fikirler, ancak büyük kargaşalıklar ve çalkantıların yaşandığı dönemlerde fert ve toplumun dinî ve sosyal yapısını ayakta tutmayı ve yeniden inşasını başarmış bir paradigma ile mümkündür. Tekke ve tarikatlar ve başlarında olan mürşitler bu perspektifi çok güzel bir şekilde işlemiş ve esas fıtratını anlamış insan-ı kâmil anlayışında temsil ettirmişlerdir ve günümüzde de güzel örneklerle yapabileceklerini inanmaktayım.

 

2.Makedonya’da Müslüman entelektüellerinin toplumdaki yeri ve etkileri için neler söyleyebilirsiniz?

Makedonya’da Müslüman entelektüelinin toplumsal hayatın içerisinde etkili bir rolünün olduğunu söylemek oldukça zor olduğunu söyleyebilirim. Aydın kişileri yetiştiren kurumların, kuruluş amaçlarına hizmet etmek konusunda pek başarılı olduğunu düşünmüyorum. Üniversiteler hem kısıtlı imkanlarından hem de mikro burjuva anlayışlarından dolayı gerçek manada entelektüel yetiştirememekte ve kaliteli aydınların olmaması aydın kitleyi siyaset ve değişik oluşumların etkisi altında bırakmaktadır. Maalesef Makedonya’daki  entelektüel hayatın içerisinde problemleri tartışma anlayışı tamamen ölmüş ve birçok problemlere evrensel çözüm üretme anlayışı ile değil şahsi menfaatler perspektifinden bakılmaktadır. Yani bu karamsar bir tablo değil, tam tersine bir realite tespitidir. Makedonya’da toplumun ayakta kalabilmesi için mutlaka eğitim ve öğretim kurumların güçlendirilmesi gerekmektedir ve idealist aydınların yetiştirilmesi zorunludur.

 

3.Balkanlardaki İslam anlayışında Türkiye’nin etkisi var. Bunun sebebi uzun zaman Balkanların Osmanlı idaresi altında olması mı, yoksa bölgeye ait başka faktörler mi etkili oldu?

Türkiye Cumhuriyetinin ve içinde yaşayan vatandaşların Balkanlarla sadece fiziki sınırlarla koparılamayacak bağları bulunmaktadır. Bu bağlar akrabalık ilişkilerden başlayarak sosyal ve manevi hayatın birçok alanlarına yansımaktadırlar. Özellikle Türkiye ile Balkanlar arasında en önemli bağlardan birisini kültür birliği oluşturmaktadır. Bu iki cümle ile ifade etmek istediğim gerçek kaçınılmaz ve göz ardı edilmesi imkansız olan bir fenomendir.

Osmanlı Devletinin balkan bölgelerinden çekilmesinden sonra, 70-80 yıllık Cumhuriyet tarihinde, değişik sebeplerden dolayı Türkiye ile Balkanlar arasında hissedilen derin bir kopukluk dönemi yaşanmıştır ve bu kopukluk özellikle bu bölgelerde otokton (yerli) olan Müslümanların kültür kargaşası ve bunalımı yaşamalarına sebep teşkil etmiştir. Son dönemde Türkiye Cumhuriyeti yetkililerinin Balkanlara doğru alakasının artması ve bu kültür kopukluğunun ve bunalımının ortadan kalkıp gerçek ve köklerimize dayalı kültürün yeniden inşası için faaliyetlerin yapılması, iyi niyetli çevreleri sevindirmiş fakat art niyeti olan bazı çevreleri de rahatsız etmiştir. 

Bundan dolayı hem yerli halklar olarak hem de dışardan olayı yorumlamaya çalışan herkes Türkiye Cumhuriyetinin multietnik, multikonfesyonel ve mültikültürel eksenli bu samimiyetini görmemiz gerekmektedir. Bu gerçeği görüp tespit etmek özellikle bölge insanı için ehemmiyet arz etmektedir. Nedenleri arasında en önemli olarak şunları söyleyebilirim:

  • Türkiye Cumhuriyeti Balkan halklarının öz kültürünü ve ortak kültürün ürünü olan unsurları yaşatmakla Osmanlı döneminden bu bölgelerde devam edegelen ve günümüzde en çok ihtiyacımız olan hoşgörü, sevgi, saygı konseptlerinin yeni bir canlılık kazanmasına yardımcı olmaktadır.
  • Türkiye Cumhuriyeti ve bölgede faaliyet gösteren kültür ve yardım merkezleri insan ve toplum konularında devamlı baskıdan uzak ve hümanist bir yaklaşım sergilemektedir. Maalesef böyle bir yaklaşımı biz Balkan halkları uzun zamandır unutmuşuz çünkü son yüzyılda her kim gelmişse sadece bölmüş, parçalamış ve kanımızın dökülmesine sebep olmuştur.
  • Türkiye Cumhuriyeti bölgede asla ve hiçbir zaman zorla ve baskıcı, bazı çevrelerin söyledikleri gibi, bir dini faaliyeti olmamıştır. Tam tersine şiddete başvuran ve İslam düşüncesini son dönemlerde ciddi sıkıntılara sokan, anlayış ve gruplara karşı, -cumhurbaşkanından son memuruna kadar- olduklarını devamlı söylemiş ve onların geniş kitlelere etkisinin yayılmaması için elden gelen gayretini göstermiştir.
  • Türkiye’nin bölgede mevcut olması buralarda yaşayan halkların öz kültürlerini yaşamalarına ve hoşgörünün artmasına sebep teşkil edecektir. Zaten son dönemlerde yapılan faaliyetlerin de bu doğrultuda olduğunu açıkça görmekteyiz.
  • Aynı zamanda Türkiye’nin bölgedeki mevcudiyetinin,  aşırılıkların ve şiddetin önüne çıkılmasında en önemli etken olacağından asla şüphe yoktur.
  • Türkiye’nin dini anlayışı kültürlü, sanatlı ve insanı yaşatmayı hedef seçmiş bir anlayıştır ve Balkanlarda yaşayan bizlerin en çok ihtiyacı olan da bu olsa gerek.

Hiç şüphesiz sıraladığımız bu tespitler daha da çoğaltılabilir; fakat en önemlisi olayları gerçekçi bir gözle değerlendirip çifte standartlardan uzak durmaktır. Gerçekçi olmayan ve konspiratif teorilere dayanan tespitlerden en çok zarar görecek olan yine biz, Balkanlarda yaşayan halklar, oluruz.

 

4.Günümüzde Balkanlar’da İslam’ın durumu ne? Tasavvuf hâlâ yaşıyor mu?

Balkan insanının İslam hamurunu aşk şerbeti ile yoğurmuşlardır. Ordulardan daha önce boş ve tenha arazilere yerleşen sufîler, bir taraftan Allah rızası için gelip geçenleri doyurmuş, diğer yandan da gayret, samimiyet, feragat ve mütevazilikleriyle etraflarındaki insanların gönüllerine girip onların manevî ihtiyaçlarına hitap ederek onları din ve hakikate davet etmişlerdir. Balkan insanında Peygamber sevgisi, İslam dininin aşk boyutu ağır basan bir ortamda gelişmiştir. Başlangıçtan itibaren Rumeli insanında Peygamber efendimizin portresi şöyle çizilmiştir:  “Muhammed a.s. bütün insanlığa, alemlere rahmet olarak gönderilmiş; bütün insanlara din, dil, ırk farkı gözetmeksizin çok şefkatli ve merhametli davranmış; Allahu Teala ona şöyle hitap  etmiş; “ ve gerçekten  sen çok büyük bir ahlak üzerindesin”. Ve keza şöyle buyurmuş: “ Allah’ın senin üzerindeki lütfu çok büyüktür”, Allahu Teala diğer tüm nebi ve resullerine ismiyle nidâ ettiği halde O’na-ikram ve tâzîm kastıyla, “ey nebî”, “ ey rasul”, diye hitap etmiştir. Ashaptan ona iman edeceklerine ve yardım edeceklerine dair Allahu Teala söz almıştır. Allah O’nu bir gece Mescid-i Harem’den Mescid-i Aksa’ya yürütmüştür. Peygamberlerin tamamına imam olmuştur. Onu yüksek göklere ve en yüce makama çıkartarak onurlandırmıştır. Allah’a yakınlaşmanın yolu Peygamber sevgisinden geçer, onun için Peygamber efendimizin ismi zikredildiği zaman yer yer ayağa kalkılır, yer yer de kendine çeki düzen verip salavat getirilir. Bundan dolayıdır ki cami kitabelerinde, mezar taşlarında, tekke duvarlarında peygambere karşı bu aşkı ifade eden şiirler yazılmıştır.

İşte Balkanların İslam anlayışı asırlar boyunca bu eksenli idi. Son dönemlerde değişik taraflardan gelen etkiler vasıtasıyla dinin geleneksel ve doğru olan payandalarına toplumsal tezahür açısından oldukça zararlar yapılmıştır. Tabii ki herkesin istediği gibi inanması mümkündür, fakat İslam’a ve kendisi gibi inanmayanlara tehdit teşkil edecek ve zarar verebilecek anlayışların toplumda yeri olmaması kanısındayım.

Tasavvuf hem müessese hem de anlayış olarak hiçbir zaman Balkan insanından uzaklaşmamıştır. Günümüzde de durum aynıdır. Tabi ki geleneksel olarak faaliyet gösteren tekkelerde belirli sorunlar mevcuttur fakat günden güne Kuran ve sünnetten taviz vermeyen sufi ve dervişler çoğalmakta ve mananın madde karşısında iki yüzyıldır kaybettiği mücadele yeniden esas güzergâhını bulmaya çaba sarf etmektedir.