Ne Olacak Bu Özbeklerin Hâli?


 

                                                                                         

2004 - 2006 yıllarında Özbekistan’da bulundum. Özbekistan’ın iki yılına tanıklık ettim.  Bütün bir ülkeyi görmeye çalıştım, gördüğümden ve anlatılanlardan daha fazlasını hissetmeye çalıştım, Özbekistan hakkında okudum, daha da önemlisi dolu dolu yaşadım. Bütün bunları ülkemin insanlarına aktarmak istedim ve orada bulunduğum sırada günlükler tuttum. Tuttuğum günlükler pek yakında Taşkent Defteri adıyla Cümle Yayınları arasında yayımlanacak.

Kitapta yer alan 30 Mayıs 2006 tarihli günlüğümde söyle demişim:

“Buradaki görevimi tamamlamak üzereyim. Nasip olursa 22 Haziran’da ayrılacağım. Üç haftalık bir sürem kaldı. Beylik bir söz vardır; ‘sayılı gün çabuk geçer’ diye, benim günlerim sayılı artık.”

“Benim bu ülkedeki günlerim sayılı ama, hâlâ düşünmeden edemiyorum; ne olacak bu Özbeklerin hâli diye! Bir adam bir milletin kaderini ele geçirmiş; kendisiyle birlikte sürükleyip duruyor, kâh o yana kâh bu yana… Ama sürüklenmekten ve sürünmekten halkın hâli kalmamış. Beş-on devletli ve üç-beş mafya ailesi hariç, yokluk ve yoksulluk öyle bir çöreklenmiş ki milletin üzerine, insanlar eski sosyalist düzeni arar olmuş.”

“Özbekistan böyle de sanki diğer İslam ülkelerinde durum pek mi farklı? Bu bakımdan bir istisna gibi gözüken Türkiye’de de, her on yılda bir ihtilal olmuyor mu? Seksen yıllık devlette, devlet başkanının değişimi hâlâ sancılı değil mi? İslam toplumlarında en keskin çatışma noktasını, esasen tarih boyunca hep iktidar meselesi oluşturmuştur. Bir kez iktidarı ele geçiren, ölünceye kadar bırakmıyor, dahası öldükten sonra da kendi yerine geçecek kişinin aileden olmasını istiyor. Bu tartışmaların tarihi ta Hazreti Peygamberin ölümüne kadar gider. Sünniler ile Şiiler arasındaki temel ayrılık noktasını, esasen ilahiyat tartışmaları değil, hilafet (iktidar) tartışmaları oluşturur. Demek ki ta o günden bu yana biz Müslümanlar, bu kanayan yaramıza bir çözüm bulamamışız, bulamıyoruz.”

“Bu bakımdan Aliya İzzetbegoviç’in durumu tek ve çok anlamlı bir örnek teşkil ediyor. Yazdığı İslam Manifestosu adlı kitapla, Yugoslavya’nın en kötü hapishanesinde taş kırarak geçen yılların ardından kazandığı saygınlıkla Aliya, siyasi parti lideri olduğu zaman Müslüman Boşnaklar nazarında bir orkestra şefi konumundaydı. İslam’ın hoşgörü ve barışçılığını vurguluyor, çoğulcu bir Bosna-Hersek’in devamını savunuyor, Hırvat ve Sırp toplumlarıyla barış içinde birlikte yaşamayı hedefliyordu. Gel gör ki kader onu büyük bir savaşın içine soktu ve bu varlık yolluk savaşında o, milletinin başında bütün cephelerde yer aldı. Savaşın sonunda artık bir gazi ve bir kahramandı. Ülkesinin Cumhurbaşkanı oldu. Eylem adamlarının birçoğu, devlet kademelerinde makam sahibi olduktan sonra çizgilerini değiştirmiş, dolayısıyla samimiyetleri konusunda kuşku uyandırmışlardır. Fakat Aliya izlediği çizgiyi cumhurbaşkanlığı döneminde de aynen sürdürerek samimiyetini kanıtlamıştır. O, sağlığını bahane ederek, elindeki iktidarı gençlere devretmeyi başarabilmiş bir liderdir. İsteseydi ölünceye kadar iktidarı elinde tutabilirdi.”

“Simgeler ve simgesel davranışlar önemlidir. Aliya’nın simgelerle dolu hayatının ve sözlerinin bütün Müslüman ülke liderleri için örnek olmasını ne kadar çok isterdim:”

“İktidara gelirseniz, hâl ve hareketlerinize dikkat edin. Kibirli olmayın, kendini beğenmişlik etmeyin. Size ait olmayan şeyleri almayın, güçsüzlere yardım edin ve ahlâk kurallarına uyun. Unutmayın ki sonsuz iktidar yoktur. Her iktidar geçicidir ve herkes, er veya geç, önce milletin ve nihayet Allah'ın önünde hesap verecektir.”

“Tekrar Özbekistan’a dönecek olursam. Burada iktidarın el değiştirme zamanı çoktan gelmiş, hatta gecikmiş vaziyette. Belki devlet denilen organizma ayakta kalabilir ama böyle giderse millet yok olacak. Sovyet Rejiminin yok edemediği milleti yoksulluk ve geri kalmışlık yok edecek. Yanlış anlaşılmasın, bunu söylerken, bölgeye yönelik Sovyet politikalarının masumane olduğuna değil, istenilen sonuç ile alınan sonuç arasındaki farka vurgu yapmak istiyorum. Zira Orta Asya halklarının yüzyıllar öncesinden başlayan yok olma sürecinin, hem Çarlık hem de Sovyetler Birliği döneminde, yabancı egemenliği karşısında kendi millî kimliklerini koruma refleksi sayesinde uzadığını düşünüyorum. Bu sürecin uzamasında, ayrıca, Sovyetler Birliği döneminde bölgeye gelen modern eğitim sisteminin, modern üretim tekniklerinin, ulaşım ve iletişim imkânlarının ve insanların biraz olsun refaha kavuşmasının da etkili olduğu kanaatindeyim.”

“Bugün artık bağımsız bir Özbekistan var. Özbek halkı, güya kendi kendini yönetiyor. Yabancı bir kültür karşısında duyulan kendinden olanı muhafaza refleksi, artık kırılmış vaziyette. Hatta yabancılara karşı içten içe bir hayranlık gelişmekte. Rüşvet suç olarak nitelendirilmiyor; rüşvetin adı hürmet olmuş. Yoksulluk, kırsal kesimde bile aileleri parçalıyor. Zaten yüzyıllardır tepkisizleşen insanlar daha da tepkisizleşiyor.”

“Öte yandan Özbekistan, gelişme ve kalkınma konusunda, komşularına oranla, potansiyel olarak üstün bir konumda. Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Türkmenistan’ın toplam nüfusu kadar nüfusa sahip. Üstelik nüfusu daha eğitimli ve daha genç. Örneğin Kazakistan’da, nüfusun yüzde 55’ini Kazaklar oluştururken, Özbekistan’da yüzde 80’ini Özbekler oluşturuyor. Özbekistan, Kazakistan ve Türkmenistan gibi petrol ve doğal gaz açısından zengin bir ülke değil ama, kendine yetecek miktarda petrole ve az da olsa ihtiyaç fazlası doğal gaza sahip. Bu, petrol ve doğal gaz zengini olan komşularına göre her ne kadar önemli bir handikap gibi gözükse de, Özbekistan için ülke istikrarı açısından olumlu bir durum. Çünkü ülkeyi emperyalist güçlerin dikkatinden uzak tutuyor. Diğer taraftan ülke pamuk üretiminde dünya beşincisi. Sadece ürettiği pamuğu konfeksiyona dönüştürüp satsa bile, bugün pamuktan elde ettiği 1 milyar dolar geliri, 10 milyar dolara çıkarması, ulaşılması zor bir hedef olmasa gerek. Semerkant’ı, Buhara’sı, Hive’si ile on üç-on beşinci yüzyıl doğu İslam Rönesansının bir açık hava müzesi konumunda olan ülkenin, aynı şekilde, bugün 3-5 milyon dolarlar seviyesinde seyreden turizm gelirlerini 3-5 milyar dolara çıkarması işten bile değil. Ayrıca ülke, çok önemli altın ve bakır rezervlerine sahip.”

“Bu veriler de gösteriyor ki Özbekistan’daki sorun, kaynak sorunu değil, yönetim sorunudur. Kaynakların yönetimi, insanların yönetimi, adaletin yönetimi, fırsatların yönetimi… Evet istikrar önemli. Ama istikrarın nasıl sağlanacağı da bir o kadar önemli. İstikrar denilen sihirli sözcükle, iktidarın devamı amaçlanıyorsa, burada en hafifiyle bir aldatmaca söz konusudur.”

“Şunun şurasında benim bu ülkeden ayrılmama üç hafta kaldı, ama görüldüğü gibi, ben hâlâ, ne olacak bu Özbek kardeşlerimin hâli demeye devam ediyorum.”