Ortadoğu'da İran'ın Değiş(mey)en Rolü


 

Çeşitli etnik yapıların; biraz kültür, biraz da coğrafyadan kaynaklanan nedenlerle hassasiyet sinir uçları birbirinden farklıdır. İranlılarda bu ‘kavmiyetçilik ve mezhepçilik’ olarak dışa vurmaktadır. Biraz da güçlü bir medeniyetten gelmeleri nedeniyle hiçbir zaman İslam ümmetinin güçlü bir müttefiki olmamışlardır. İranlılar Müslüman olduktan sonra da Pers medeniyetinin geleneklerini terk etmemiş, bu siyaseti yeni duruma uyarlamışlardır. İran medeniyeti, çevredeki ülkeleri de etki altına almıştır. İran’ın bizim kültürümüzde de yoğun etkisi vardır. Osmanlı’da resmi yazışmalar, Türkçenin yanı sıra Arapça ve Farsça yapılmıştır uzun süre... Bugün de gündelik hayatımızda kullandığımız pek çok kelimenin kökeni Farsçadır.

Yaygın kanaatin aksine İran öteden beri Şiilerin çoğunlukta olduğu bir devlet değildir. Çeşitli iç karışıklıklardan sonra çok genç yaşta Safevi devletini kuran Şah İsmail, koyu bir Şii olarak Anadolu’yu gözüne kestirmişti. Kendisi de bir Türk ya da Azeri olan Şah, Şii inancını yaymak maksadıyla ülkesindeki halk kesimlerini ağır baskı altına almıştır. Anadolu’da da faaliyetler yürüterek burada çeşitli toplumsal sonuçları olan isyanlar çıkartmış, ancak Yavuz Sultan Selim’in basireti istediği sonucu almasına engel olmuştur.

1979’da, henüz soğuk savaş bitmemişken, İran’da gerçekte olan ABD ile Fransa’nın kapışması idi. Malum; Fransa Avrupa’nın hatta dünyanın en köklü ve güçlü devletlerinden birisidir. Onun da dünya lideri olma hedefi var doğal olarak. Dünyanın önemli bir kesimini etkiledi ve hala da etkileyebiliyor. İkinci Dünya Savaşından sonra 1956’da ABD’ye danışmadan Mısır’daki Süveyş krizine İngiltere ve İsrail’le birlikte müdahale edince Sovyet tehdidine karşı ABD tarafından yalnız bırakıldı. Bu yüzden Fransa NATO’dan ayrılarak kendi stratejisini geliştirmiştir.

İran, 1979’a dek Ortadoğu denince ABD’nin arka bahçesi olarak ilk akla gelen ülke idi. Şahlık İran’ının kurduğu iyi ilişkiler ve stratejik konum, Sovyet sınırındaki bu ülke ile ABD’nin ittifakını zirveye taşımıştı. Birçok Ortadoğu ülkesinde olduğu gibi Şahın da halkı ile arası mesafeli idi. Bu yüzden CIA’nın da desteğiyle güçlü bir istihbarat teşkilatı (SAVAK) kurmuştu.

İçin için kaynayan İran halkını Şaha karşı kenetleyen harç ise, bir türlü sökülüp atılamayan ve esasen mollaların kontrolündeki ‘medreseler’di. Global güç olma iddiasındaki Fransa bu gücü fark etmiş, kendi lehine toplumsal zemin oluşturmak üzere harekete geçmişti. Medrese çevrelerinde etkili ‘Ayetullah’lardan olan Humeyni içeride güçlü bir müttefikti. Durumun farkında olan ABD diğer etkili Ayetullah olan Ali Şeriatmedari ile safları sıkılaştırmıştı. Zira artık her iki ülke de Şah’ın gidici olduğunu sezinlemişti. Toplumsal araştırmalar, “Mollaların” iktidarına işaret ediyordu. Şaha karşı mücadele yürüten komünist TUDEH Partisinin de desteğini alan Humeyni, ‘velayeti fakih’ olarak daha üst sırada yer alan ve ABD yanlısı Azeri asıllı “Ayetullah” Şeriatmedari’yi alt etmişti. Bir süre varlıklarına göz yumulsa da Humeyni süreç içerisinde her ikisini de (Tudeh ve Medari) bertaraf etti.

İran’la Suriye’nin ilişkileri de tesadüfi değildir. Evet, mezhepsel bir bağ vardır ama aslında İran’daki Şii inancı Suriye’deki Nusayri inancını kabul etmez. Ne var ki; İran’da siyaset her zaman bir adım öndedir ve bağımsızlık öncesi bir Fransız nüfuz alanı olan Suriye ile İran halen müttefiktir. Humeyni Suriye-Lübnan bölgesinde faaliyet gösteren Hizbullah’ın elinden Fransız rehinelerin serbest bırakılmasına da aracılık ederek Fransa’ya gerekli hizmetini yapmıştır. Tabii en önemlisi, 1979 devrimi başarılı olunca Humeyni’nin uçağı Paris’ten havalanarak Tahran’a inmişti.

İran’ın fazla bilinmeyen çok ilginç bir ilişkisi de İsrail iledir. İki ülkenin birbirine dost olduğunu iddia etmiyorum elbette… Ama İran-Irak Savaşı esnasında İran’ın en büyük silah tedarikçisi İsrail’di. Bunun bir nedeni İsrail’in Arap düşmanlığı iken, diğer bir nedeni de ticari ilişkilerdir.

1979’daki İran devrimi, Türkiye’deki 12 Eylül darbesi, 1983’teki seçimler bölgesel; 1990’larda komünizmin yıkılışı ise global pek çok değişikliği beraberinde getirmiştir. Görünüşte İslam devrimi yapılmıştı ama İran gerçekte tam bir pragmatist politika yürütüyor, siyasi, hatta mezhepsel yayılmacılığı hedefliyordu. Bir başka deyişle 1979’da İran’da sadece aktörler değişmişti. Zira İslam dünyasındaki kritik hiçbir durumda siyasi hedeflerinden ödün vermemiştir. Bunun savaş dönemi İran’ı için de örnekler vardır. 1982’de Baba Esed Hama’yı yerle bir ettiğinde 10 binlerce insan ölmüş ama İran’ın sesi çıkmamıştı. Geniş kitleler tarafından İran’ın bu politikası ancak savaş sonrasında farkedilebildi.

İran, 1979 devriminden sonra aynen bugün Kuzey Kore’de olduğu gibi soyutlanmış bir ülke haline getirildi. En zayıf olduğu bir dönemde, büyük, uzun, kanlı bir savaşa girmek zorunda kaldı. “Yedi” günde bitirilmesi planlanan savaş (CIA eski başkanının ifadesidir) tam sekiz yıl sürdü. Taraflardan hiçbirisi hedeflerine de ulaşamadı. Hedefine tek ulaşan, tehdit olan iki ülkenin de gücünü minimize eden İsrail’di. Humeyni aynen Hirohito gibi anlaşmaya imza atmak zorunda kalmış, çok geçmeden de yaşamını yitirmişti.

Ve yayılmacı strateji

Türkçemizde gerçekten güzel deyimler atasözleri var: Maşa varken ne diye elinizi ateşe sokacaksınız ki… ABD üst aklı ABD’nin “dünyanın jandarması” rolünü son derece maliyetli gördü ve strateji değişikliğine gitti. Yeni strateji iki temel argümana dayanmaktaydı. Bunlardan birincisi, bölgesel anlaşmazlıkları kullanarak çeşitli etnik, dinsel ve mezhepsel farklılıkları kullanarak veya böyle bir zemin oluşturarak tarafları çatıştırmaktır. Bir diğeri ise geçmişte oluşturduğu nüfuzu sayesinde dostlarını kullanarak kamuoyu oluşturmak, çıkar çatışması içerisindeki farklı gruplara silah temini, hava desteği ve lojistik-politik destek sağlamak suretiyle daha az maliyetli ve ABD askerinin risk almadığı bir stratejidir. Bu stratejinin bir gereği olarak Amerika 1950’li yıllarda Kore’de, 1960 ve 70’li yıllarda Vietnam’da, 1990’lı ve 2000’li yıllarda Irak’ta olduğu gibi doğrudan çalışmaktan kaçınmaktadır. Ukrayna’da, Gürcistan’da Kuzey Kore ile olan ilişkilerinde olduğu gibi anlaşmazlık içerisinde olduğu ülkeleri yaptırım, siyasi soyutlama gibi global etkisi olan diğer politik araçlarla “karantina” altına almayı tercih etmektedir.

Devrim sonrası soyutlanan İran, savaşın da bitmesiyle bir taraftan içerdeki muhalifleri ortadan kaldırırken, diğer taraftan da uzun vadede bölgede söz sahibi olmak üzere özellikle savunma sanayiinde güçlenmek için hamleler yaptı. Başarılı da oldu. Balistik füze programı, nükleer teknoloji alanındaki çalışmaları, konvansiyonel gücünün ulaştığı seviye, hatta uzay çalışmaları kendisini yeniden bölgesel güç konumuna yükseltmiştir. Afganistan’da, Pakistan’da, Suriye’de, Lübnan’da, Irak’ta, Yemen’de, Tacikistan’da, Bahreyn’de, Suudi Arabistan’da yaşayan “Şii nüfus” hem İran’ın hem de bu ülkeyi kullanmak isteyen global güçlerin dikkatini çekmiştir.

İranlılar şimdi “beş adet” başkentlerinin olmasının mutluluğunu yaşıyor. Öyle ya; sınırındaki Irak’ta bütün varlığıyla operasyon yürütebiliyor. Zayıf ve düzensiz olan Irak ordusu beceremeyince ABD-İsrail ikilisinin bölgede yine bir başka amaçla destekledikleri IŞİD’le mücadele için İran’ın önü çoktan açılmış durumda… Sizce İran’la ABD’nin çıkarı uyuşmasa, ABD İran’ın Irak’ta etkinlik sağlamasına göz yumar mı? Tahran’dan sonraki ikinci başkent Bağdat…

Suriye diğer bir cephe… İran’ın ve Rusya’nın aktif desteği olmasaydı Esed yönetimi bölgedeki diğerleri gibi çoktan yok olmuştu. İran bir taraftan Hizbullah, bir taraftan da özellikle devrim muhafızları vasıtasıyla sağladığı askeri destek, diğer taraftan diplomatik destekle Esed yönetiminin ömrünü uzatmaya devam ediyor. Bu yüzden üçüncü başkent Şam...

Dördüncüsü Hizbullah eliyle fiilen sahip olduğu Beyrut... Bir diğeri de Sana… Burada Husiler vasıtasıyla yönetimi fiilen ele geçirmiş olan İran’ı bölgede kendisine tehdit olarak gören Suudiler diğer Arap ülkelerinin de desteğini alarak hava harekâtı ve sınırlı kara operasyonu yaparak İran’ın yayılmasını durdurmaya çalışmaktadır.

İran’ın tehdit ettiği diğer bir ülke ise Bahreyn… Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye’nin aktif desteğiyle şimdilik bu plan ertelenmek zorunda kalmıştır. İran’ın “kendine açılan alana” nüfuz etme politikaları, bölgedeki diğer ülkelerde yaşayan Şii azınlıkları tahrikiyle devam etmektedir. Pakistan, Afganistan, Tacikistan gibi ülkeler bu kategoridedir.

Bölgedeki diğer bir değişken olan İsrail’e gelince; bu ülke İran’da mevcut yönetimden elbette rahatsızdır. İsrail’in amacı bölgede kendisine ciddi tehdit oluşturan İran’ı yine bölgesel bir çatışmanın tarafı yaparak ortadan kaldırmak ya da en azından zayıflatmak, uzun süre kendine gelemez hale getirmektir. Bunun yolu da İran’ın zayıflaması değil, güçlendirilmesidir. Çelişki gibi gözüken bu durum İsrail ya da ABD’ye karşı değil, Sünni İslam anlayışına karşıdır. Zira Şii dünyasını temsil eden İran’ın Sünni İslam dünyasına karşı denge oluşturabilmesi için güçlendirilmesi gerekmektedir. Muhtemel bir çatışma ancak bu şekilde uzun sürecek ve taraflar en fazla kaybı verecektir. Bu bir risktir ama uzun vadeli stratejiler risk almayı da gerektirir.

Kişisel kanaatime göre İsrail’in ve ABD’nin planı, İran’ı Türkiye ile karşı karşıya getirmektir. Zira bu güçler iki ülkenin yönetimlerine de karşıdırlar. Suriye iç çatışması nedeniyle böyle bir zemin oluşmuşsa da her iki ülkenin köklü devlet geleneğine sahip olmaları, şimdilik bunu mümkün kılmamıştır. Bölgedeki gelişmeler en fazla İsrail’in işine gelmektedir. İsrail neredeyse hiçbir bedel ödemeden, etrafında oluşmakta olan çemberleri bir bir ortadan kaldırmaktadır.

İran-Irak Savaşının bitiminin akabinde, İran’ı Irak eliyle ortadan kaldıramayan ABD-İsrail ikilisi, elindeki onca silahı “yanlış” yerlerde kullanmaması için o zamana kadar kendi eliyle besleyip büyüttüğü Saddam’ı Kuveyt işgali ve Körfez savaşıyla ortadan kaldırdı. Böylece İsrail hiç değilse tehdidin birisinden kurtulmuş oldu. Şimdi ise sınırındaki diğer tehditle meşgul; Suriye… Bu ülkedeki iç savaşın lehine sonuçlanması için büyük bir çaba içerisinde… Bu amaca ulaşmak için bölgede bütün aktörlerle işbirliği yapıyor. İsrail’in birinci tercihi yönetimleri değişen bu ülkelerden her birinin “Eski Türkiye’de” olduğu gibi İsrail yanlısı olması… İkinci tercihleri ise birbirine düşman, her an çatışma potansiyeli taşıyan küçük ve halkından kopuk diktatörlükler.

İsrail hiçbir zaman komşularında halka yakın, halkın değerlerine dayanan bir yönetim istemez. Ancak İsrail açısından kaybedilmiş ülke olan Türkiye İsrail’in bütün planlarını bozmaktadır. Bölgede Türkiye’nin hesap edemediği gelişmeler olmuş olsa da o büyük “devin” adeta uyanması İsrail’e kâbuslar yaşatmaktadır. Türkiye’nin bölgede yükselişi ve “hinterlandında” yeniden etkili olmaya başlaması global güçleri fena korkutmuşa benziyor. Bu korku; İran’ı, İsrail’i, ABD’yi “konjonktürel” olarak bir araya getirmiş durumdadır.