Parlamentarizm, Demokrasi ve “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” Üzerine “Devletlû Olmayan” On Soru


Türkiye Referandum sath-ı mâili”ne giriyor. Kampanyaların toz dumanı kalkmadan bazı meseleler üzerine sükunetle düşünmekte fayda var. Türkiye, 82 Anayasası’nı değiştirip yeni bir anayasa yapmak için çok çaba sarfederek bugün geldiğimiz noktaya geldi. Şimdi, bir Anayasa değişikliği ile daha karşı karşıyayız. Deniz Baykal, yeni anayasayı ancak bir kurucu meclisin yapabileceği, bunun “haddimizi aştığı” yolundaki beyanlarında haklıydı sanırım. “Yeni Kapı Mutabakati”nden bir kurucu meclis yasaması değil de, çıka çıka “Anayasa değişikliği” çıktı.

MHP’nin AK Parti ile “sistem değişikliği” üzerinde uzlaşması sonuncunda, kala kala memleketin elinde kalan tek muhalefet CHP, “Parlamenter Demokrasi” savunması ile başkanlık sistemine muhalefeti “büyük politika” edinmiş durumda. Yani aslında memlekette “parlamenter siyasi sistem” vardı da, elimizden gidiyor, öyle mi?

Devlet Bahçeli, başkanlık sistemine geçiş konusundaki bu virajın startını “filî hali normatif temele kavuşturmak” biçiminde gerekçelendirmişti. Fiilî hal, Erdoğan’ın sadece cumhurbaşkanlığı performansı ile mi ilgili?

Bu yazıyı bir “sorular yazısı” olarak kaleme almayı uygun gördüm ve sözü daha fazla uzatmadan sorularımı sıralamak istiyorum. Ancak şu kadarını belirtmeme izin verin: Soruları sükunetle ya da “akademik bir renksizlik” kıvamında sorduğumu iddia edemem. Yönlendirici bir dil kullanmakla itham edeceklere de peşinen söyleyeyim: Bunlar doktora yeterlilik sınavında jüri önünde ter döken bir adaya sorulan akademik sorular değil. Sosyologlar, akademik camianın dışında, kamu meselelerine ilişkin görüş açıklama sadedindeki faaliyetlerini “Kamusal Sosyoloji” başlığı altında sürdürürler. Kamusal Sosyoloji, sosyoloğun kendi tercihleri temelinde yürüttüğü “angaje” bir faaliyettir ve bütün siyasî, sosyal, yaşam biçimsel tercihler meşrudur. Yine de, kendi tercihlerimi dile getirmekten ziyade, “üzerinde düşünmek zorunda olduğumuz” kanaatinde olduğum sorular sormaya çalıştım.

İşte sorular efendim:

1.    Büyük Millet Meclisi'nin açıldığı 1920 tarihinden 27 Mayıs 1960 darbesine kadar, Türkiye’de ne tür bir siyasal sistem vardı? Buna parlamenter sistem denebilir miydi? “Bir sistem” var idiyse bu sistemin –parlamenter sistemlerde olduğu gibi– Yasama-Yürütme-Yargı'nın "kuvvetler ayrılığı" ilkesine dayalı bir niteliği var mıydı?

2.    27 Mayıs Darbesi'nin gerekçesine bir kez daha güler miyiz?

a) Bir "Albaylar Cuntası" yaklaşan seçimlerden önce, seçilmiş bir iktidarı (sıkı durun) "halkın direnme hakkını kullanan güç" olarak alaşağı ettiği şeklinde bir gerekçeye sığınıyordu. Buna hala inanacak kaç kişi çıkar?

b) Demokrat Parti, yaklaşan darbeyi algılayarak 27 Mayıs Darbesi'ni neden önleyeme(z)di? Türkiye, "İki Kutuplu Dünya Düzeni" çerçevesinde, "Hür Dünya" cenahında yer almakla, egemenlik kullanma yetkisini devretmemiş olsa bile, fiilen "kendini çekip çevirecek teşkilatları"nı NATO patenti altında ABD'ye devretmemiş miydi? ABD, 1950'lerin başından itibaren eğittiği subaylar aracılığıyla bir darbe yaptıracaksa bunu, bu darbenin yapılacağı bir ülkede önlemek mümkün müydü?

Diyeceksiniz ki, "bu (b) maddesi"nin "sistem meselesi" ile ne alakası var? Şu alakası var: DP, yaklaşan darbenin içinde etkili olabileceği "yönetim sistemi"ni değiştirmeyi neden düşün(e)medi? Darbeyi, "sistemi değiştirmek" önleyemez miydi?

c) 1961 Anayasası ile ihdas edilen iki parlamentolu sistem, gerçek bir parlamenter sistem miydi? Senato denilen o parlamento, neyin nesiydi? Hatırlayalım:

  1. Tabii senatörler vardı, darbeciler Senato’dan rejime ayar çekmeye “doğal olarak” devam ediyordu
  2. Cumhurbaşkanlığı kontenjan senatörleri vardı
  3. 2 yılda bir yapılan kısmî yenileme seçimleri ile 6 yıl görev yapmak üzere seçilen senatörlüğe aday olabilmek için yükseköğretim mezunu olmanız gerekiyordu. 60'larda Türkiye’de yükseköğretim mezunlarının oranı düşünülecek olursa bunun hangi sosyal tabaka/sınıf pozisyonlarına tanınmış bir ayrıcalık olduğu da pek manidardı

d) 61 Anayasası'nın hiçbir yerinde "Cumhurbaşkanı emekli generaller arasından seçilir" yazmıyordu. Peki, neden 20 yıl boyunca sadece emekli generaller cumhurbaşkanı adayı olabildi? (Seçildi demiyorum, başkası aday olabiliyor muydu ki, seçilebilsin! Seçilme şansı olmayanların fasulyeden aydaylığı, siyasetimizin fasulyeden siyaset olması ile doğru orantılı olarak anlaşılmalı.)

e) 61 Anayasası'nın getirdiği Cumhurbaşkanlığı modeli, "ruhu itibariyle", devletin başına "illa siyaset-üstü ve sorumsuz" devlet başkanı getiriyordu. Bu, bir tür Celal Bayar modeli olacaktı, ama olsa olsa, kokmaz-bulaşmaz, İnönü'nün ezeli rakibi asla olamaz bir Celal Bayar: Komitacı değil, çekirdekten emir alarak yetişmiş bir memur. Bu modelde devlet başkanının, devleti, hükümete karşı korumak dışında pek de bir görevi yoktu. İşi gücü, "maçın tam orasında boş kaleye penaltı çekerek" hükümeti hükmen mağlup edecek bir riyaset makamı oluşturulmuştu. Bunun parlamentarizmle bir ilgisi var mıydı?

Kendini "pek eleştirel" gören, eleştirellik kerameti de kendinden menkul "ortalam sol", bu tür bir devlet başkanlığı modelini, neden –hiç olmazsa teorik olarak– eleştirmeye kalkışmadı? Ne eleştirisi, şimdiki "parlamenter dogmatizmi" çerçevesinde sol, "bunun da eleştirilebileceği"ne yaslanarak kendi eleştirelliğini sorgulatır mı sanıyorsunuz?

3. Hala 1982 Anayasası ile yönetiliyor olmamızda bir tuhaflık yok mudur?

a) 82 Anayasası ile tek meclisli bir siyasal sisteme geçtik. Askerler, kendi seleflerinin ehil hukukçuları marifetiyle kurulmuş iki parlamentolu sistemin kanun çıkarmakta çok zorlandığını, ancak 20 yıl sonra mı farkedebildiler?

b) Cunta'nın darbeyi meşrulaştırmak için kullandığı en vurucu (neredeyse 12 Eylül öncesinde tırmanan şiddet olayları kadar "vahim" ilan edilmiş) gerekçelerinden biri "Meclis'in bir türlü Cumhurbaşkanı seçememiş olması”ydı. Asıl mesele, oraya “sorumsuzluğunu müdrik, emekli bir general” oturtulamamış olması olabilir miydi?

c) 12 Eylül rejimi, iki parçalı bir “Kurucu Meclis” yapılandırmıştı. Birinci parça, asıl belirleyici parça olan Milli Güvenlik Konseyi idi. İkinci parça ise üyeleri bir tür seçimle gelen 160 üyeli Danışma Meclisi'ydi. 82 Anayasası, 450 üyeli bir meclis öngörüyordu; ama pratikte bu meclisin, üye saysı 450'yi çıkarılarak genişletilmiş bir “Danışma Meclisi” olarak devam etmesi için her türlü çaba sarfedildi.

Hatırlayalım, bir denizci salon generali olan Turgut Sunalp için horoz amblemli bir parti kurdurulup seçimleri kazanması için siyasetin sağındaki bütün parti oluşumları budanmıştı. Turgut Sunalp seçilebilseydi, "demokrasiye geçiş akabinde" general Kenan Evren'in bir anlamda "siyasi yaveri" olarak hükümetin başına geçecekti. 1983 yılındaki genel seçimlerde bir başka sivil memur da, "solun başına ehven" bir "muhalif yaver" olarak göreve ısındırılıyordu.

1982 yılındaki referandumla Anayasa %92 oyla kabul edilip de Konsey Başkanı Evren, Cumhurbaşkanı koltuğuna oturduktan sonra, "demokrasiye geçiş" senaryosu, Demirel-Ecevit-Erbakan gibi eski "kudretli siyasetçiler"in bütün sabotaj girişimlerine karşı korunarak siyaset maçı "top geçer adam geçmez" bir eleme ile başladı. Sahaya iki takım çıkacaktı; lakin beklenmedik ve tuhaf bir şey oldu: Sahaya ABD'yi ziyaret ederek "kilo vermiş" bir eski bürokrat ve de Darbe'nin "çok akıllı ekonomisti" olarak Özal'ın takımı da çıktı ve maçı alması bir türlü önlenemedi. Bu bahiste asıl soru şudur: ANAP o meclise giremeseydi, Evren Paşa, Anayasa'da kendisi için konulmuş "yürütme" ve daha başka cinsten yetkileri hangi perva ile kullanacaktı?

Bu bahiste asıl sormamız gereken soru şudur: Bu şekilde paketlenen bir meclisimiz olduğu için 82 Anayasası “parlamenter bir siyasi sistem” mi oluyordu?

4. Rejimin 90'larda girdiği kriz, adım adım inşa edilen 28 Şubat postmodern darbesi ile aşılacaktı. Bu süreçte en ironik hadiselerden biri, bir Siyaset Bilimi doçenti olan Deniz Baykal’ın, Ordu’nun “bir sivil toplum kuruluşu gibi davranarak demokrasiye sahip çıktığı” yolundaki beyanlarıydı. Bir başka ironik hadise de, Demirel’in "10. Yıl Marşı"nın söylendiği bir salona girip "işte çağdaş Türkiye bu!" köylülüğü ile siyasal jübilesine ısınmasıydı.

28 Şubat, asıl meyvelerinden birini, Fahri Korutürk kadar renksiz bir aday olarak "dört eğilimin üzerinde ittifak ettiği" Ahmet Necdet Sezer’i Cumhurbaşkanı seçtirerek verdi. Bu zat, -hani sırf meraktan soruyorum- Cumhurbaşkanlığı makamına, "süpermarket kasasında sıraya giren devlet büyüğümüz de olsun" diye mi oturmuştu? Gerçi daha sonra –hükümetin başına aynı cunta iradesiyle oturtulmuş– Ecevit'e Anayasa fırlatmak gibi "bir hayli devlet gücü gösterebilen" bir jüristokrat olduğunu da kanıtlamış oldu. Sezer’in, önüne gelen her makama -mümkünse yargıç- bir hukukçuyu atayarak Türk Yargısı'nın darbenin kanatları altında "jüristokrasi tesisi"ne de, kemâli ciddiyetle hizmet etmiş olması, vesayetin tahkimi açısından oldukça manidar değil miydi?

Steril, dokunsan teninde 36,5 derece vücut ısısı bulunduğu bile şüpheli, bütünüyle siyasetdışı bir adam mı layıktır devletin başına? Steril olmayacaksa, ne kadar siyasî olabilir? Şimdiye kadar hep kendi siyasetinin garantörü olarak görmeye alışmış olduğu cumhurbaşkanına CHP nasıl muhalefet edebilecektir? “Devletin başı”na muhalefet edilebilecek midir hem?

5. Devlet Bahçeli haksız mıdır?

a) 2007’de 82 Anayasası’na Cumhurbaşkanı’nı halkın seçmesi yönünde, Devlet’in (o vakitler vesayet ile devlet “eş-anlamlı” geçerdi sözlüklerde) postürünü bozan “bir yama daha” yapılmamış mıdır?

b) Bu makama, Abdullah Gül’ün seçilmesi de, yerleşmesi de bir hayli sancılı olmamış mıydı? Başlangıçta askerlerin fena halde tansiyonu çıkmıştı. Başbakan’ın eşi başörtülüydü, Meclis Başkanı’nın da; Cumhurbaşkanlığı makamına da “karısı başörtülü biri” mi otursundu! Bu kadarı da olmazdı.

Lakin o da oldu!

Abdullah Gül, Cumhurbaşkanlığı makamına, “Ahmet Necdet Sezer’in yaptıklarını yapmayacak” bir devlet başkanı olarak oturup AK Parti ile barış içinde bir Cumhurbaşkanlığı performansı sergiledi. Ama sormadan geçmeyelim: Zinde güçlerle hükümet arasında, bir hayli “denegeyi gözetir” Cumhurbaşkanlığı performansını “iyi haline vererek” onu ikinci bir dönem daha bu makamda tutmaya kalkmak, olmadı “ Ekmeleddin Hoca formülü”nde “memleket elden gitmesin” diye uzlaşmak, AK Parti ve Erdoğan muhaliflerinin akledebildiği “büyük politika” mıydı?

Haydi bir “büyük politika” sorusu daha soralım. “Muhtar bile olamasın” diye, Tayyip Erdoğan’ın siyasi yasaklı hale getirilmesi de “büyük politika” mahareti miydi?

“Miting’de urgan atma”ya varan o “büyük politika”nın ateşli aktörlerinden Bahçeli, şimdi hangi büyük emelini AK Parti siyaseti ile te’lif ediyor olabilir?

c) Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı makamına oturunca, ne yapsındı? Ondan Abdullah Gül’ün skorunu egale edecek bir siyasi figür olması beklenebilir miydi?

d) Madem Tayyip Erdoğan, hem Başkanlık Sistemi’ne geçiş için bir yandan sisteme stres yüklüyor, öbür yandan 82 Anayasası’nın çizdiği “yetki çerçevesi”nin dışına taşmadan edemiyordu; şu “fiilî hale meşruiyet” kazandırılıp kazandırılamayacağı bir test edilse kıyamet mi kopardı?

e) Pekiyi, daha kritik bir soru soralım: Devlet Bahçeli, fiilî hali normatifleştirme girişiminde bulunmak için neden “tam da bu şartlar” altında kolları sıvamış olabilir?

“Tam da bu şartlar” nelerdir? Sayalım:

  1. 17-25 Aralık, iktidarın şasisini yokladı
  2. Şu “Barış Süreci denen ihanet”, çöpe atılmıştı
  3. 15 Temmuz, sadece iktidarın değil, devletin de milletin de ayaklarını yerden kesti. Bu felaketin atlatıldığına inanıncaya kadar meydanlarda nöbetler tutuldu
  4. 15 Temmuz da, Bahçeli’ye de bir iyilik düşünülmüş olabilir (mi)
  5. Tayyip Erdoğan ve AK Parti’nin gündeminden “başkanlık sistemi tartışması”, aslında çıkmış gibi (mi) olmuştu

İşte “tam da bu şartlar”da, yani, artık güç yetireceğini umamayacağı bir noktada, Bahçeli’nin artık adı “Cuhmurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” olarak netleşen sisteme geçiş için AK Parti’ye destek vermesi, “maksat zor zamanda yardımlaşmak olsun” diye mi yorumlanacaktır? Real-politik terminolojiye “siyaseten iyilik” kavramı, bu tarihte mi dahil edilmiş oluyor acaba?

6. AK Parti, 15 Temmuz’un sarsıntıları ortasında, “mezarlıktan geçerken ıslık çalar gibi”, aslında MHP’ye ait sloganlara mı sarılmış –ve daha da önemlisi– MHP’nin “devletçi ruhu”nun enkarne olduğu bir bünyeye mi dönüşmüştü?

12 Eylül’ün ilk yıllarında Ülkücü Hareket, liderini “fikri iktidarda, kendisi zindanda bir Başbuğ” olarak yüceltirdi. Bahçeli’nin “fiili hali normatifleştirme” girişimi, şu anlama da geliyor olabilir mi: 15 Temmuz travması altında, iktidardaki bünyesi MHP renkleri ile renklenen AK Parti, nasıl bir “fiili hal” içindeydi? MHP, 70’lerdeki “siyasi ajandası”nda yer alan “Milli Devlet –Güçlü İktidar!” ve başkanlık sistemi unsurları ile fikrinin, “fiili iktidar durumu”nu Anayasa’nın bedenine yerleştirerek normlaştırmak istemiş olabilir mi; bu, çok mu abartılı bir yorum olur? Basitleştirerek soralım: MHP, ruhunda barındırdığı siyasî modeli, “fiilî iktidar durumu” olarak kalmasındansa altın tepsi içinde “normatif düzen” olarak AK Parti ve Tayyip Erdoğan’a neden sunuyor olabilir?

7. Referandum’dan “Evet” çıkarsa Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti, bir zamanlar yüksek sesle savundukları şu meseleleri tekrar gündeme getirebilecek midir:

“Anayasal vatandaşlık statüsü altında özgür ve eşit bir toplum”

“Vesayet rejiminden demokrasiye geçiş”

“Yerel yönetimler reformu”

“Yeni bir anayasa”

AK Parti Türkiye toplumunun etnik ve çeşit-türlü inanç ve dinî renklerine, Doğu’dan Batı’ya coğrafi yönlerine ve çeşitli illerine “köprüler, tüneller, kalkınma ve refah...” vaadinden öte, siyasî serbestleşme ve “devlet ceberutluğuna karşı vatandaşın dokunulmaz hakları” adına, bir şeyler vaat etme enerjisini hala korumakta mıdır?

8. Şimdi adı FETÖ olarak telaffuz edilen bir cemaatin mensupları, bir zamanlar “Cemaat”, “Hizmet” veya “Camia” salınımları altında devletin “kozmik mahremiyet mahalleri”ne kadar sokulup sonunda, işi bir “darbe girişimi”ne kadar vardırmış oldu. O meşhur soru kusur kalmasın: Sahi, ne olacak bu “cemaat ve tarikatler”in hali? Bir karabasan ihtimali olarak “ya bunlar da bir gün...” sorusu soruyor değilim. Kimliklerin “politikacıları kandırarak” tehditkar girişimde bulunma riski geçmiş midir? Şu anda da bizi aldatmakta olan birileri var mıdır? Toplulukların “açık-şeffaf-denetlenebilir” sivil oluşumlar haline gelmeleri, “bunlar da bir gün...” dehşeti ile ertelenerek “iktidar ve devlet gücü ile halvet”leri mi tercih edilecektir?

       Türkiye, herkesin kendi etnik, mezhebî, bölgesel kökenleri yahut, cemaatsel, tarîkî, yaşam biçimsel ve elbette siyasî tercihleri ile “aynı bütüne mensup ve eşit biçimde özgür” toplulukların demokratik bir biçimde kamusal hayata katıldıkları bir toplum olabilecek midir? “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”, böyle bir toplumun oluşumuna dair vaat ve güvenceler içermekte midir?

9. Referandum “sath-ı mâili”ne girdiğimiz bu günlerde, Devlet Bahçeli ile Doğu Perinçek arasındaki gergin polemik ne anlama geliyor?

Her ikisi de Tayyip Erdoğan’ı birbirlerine tercih edeceklerini “ateş püsküren beyanlar”la deklare ettiler. Aklım karıştı, bir dakika: Tayyip Erdoğan, Vesayet Rejimi altındaki Türkiye’nin farklı renklerdeki “ulusalcı kanatlar”ı ile mi yol alıyor artık? Çok değil, daha üç yılı dolmamış olan Cumhurbaşkanlığı Seçimi Kampanyası’nda Uğur Işılak’ın tok sesiyle söylenen o şarkı Yeni Kapı’dan şöyle yankılanıyordu:

Ezilenlerin gür sesidir o
Suskun dünyanın hür sesidir o

...

O milyonların umut ışığı
Mazlumlara sırdaş olan,
Gariplere yoldaş olan

...

... anaların duasında Recep Tayyip Erdoğan

Yeni Kapı, artık başka sahillere mi açılıyor?

10. Ve son soru: “Bunları yazınca adamın başına bir iş gelebilir” deniyor, katılır mısınız?