Prof. Dr. Ruhi Ayangil: “Ali Ufkî’nin Türk mûsikîsine ve dünya mûsikîsine hizmeti büyüktür.”


Prof. Dr. Ruhi Ayangil ile sohbetimize kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Film veya dizi müziği bestelemenin normal eser bestelemekten ne farkı var, bunu da bizimle paylaşır mısınız?

Şimdi dizi müziği veya film müziği çoğunlukla descriptive denilen tanımlayıcı, destekleyici bir işleve sahip olmalı. Yani bir keyfemâ’yeşâ’ temayla veya bir müzik kullanımıyla dizi veya filmi müziklemek mümkün değil. O bakımdan senaryoyu iyi okuyup konuya vakıf olmak, gerekli bölümlerde tematik, yani belki o belli kişileri ve belli olayları hatırlatacak tematik müzik örnekleri bulmak, kullanmak lazım. Enstrümanlar da çok önemli, zaman zaman dönem enstrümanları, zaman zaman dediğim gibi o duyguyu yansıtacak bir orkestralama veya enstrümantasyon tekniğine başvurmak kaçınılmaz şeyler. Bir de yapım bütçesiyle de bağlantılı, bizde maalesef film müzikleri. Tabi zaten cep delik, cepken delik bir de gidiyor üstelik olursa bu olmaz. Ama ne yazık ki istim biraz arkadan gelsin ve çeyiz yolda düzülür falan gibi hani, yumurta kapıya geldiğinde genelde bu işler talep edilir. Bunu (kendisine asiste ettiğim zamanlarda) sevgili üstadımız Yalçın Tura’nın tecrübeleriyle de bir miktar onların içinde bulunmuş olmakla da gözlemledik. Kendi başımıza da geldi. Ama çok şükür yani yaptığımız çalışmalarda kar helvası neticeler elde etmedik. Bunlardan önemli gördüğüm bir tanesi Itri dizisinin, TRT tarafından Ünal Küpeli yapımı 1980’li yıllardaydı ve orada tabii ki dönem enstrümanlarını kullandım ama tamamen Türk Müziği çalgılarının birlikte icra ettikleri polifonik bir yapıyı gündeme getiren, jeneriğinden başlayarak. Orada da şöyle bir şey oldu “Tûti-i mûcîze gûyem” güfteli Segah yürük semâîyi tema olarak, baz olarak ele alıp, âdetâ ondan türeyen, yola çıkan özgün bir jenerik müziği. Bu beğenildi çünkü kanunla, neyle, tanburla, udla, santurla, ritim çalgılarıyla Osmanlının hem görkemini veren, hem de Itri’nin zarafetini, nezahetini yansıtan nakışlı, işlemeli bir müzik oldu. Ve bunu Batı Müziği camiasından da dinleyen arkadaşlar onu hâlâ söylerler “İlk duyduğumuzda çarpıldık” dediler yani o benim için hoş bir hâtıradır. Bir yerde buz üzerine yazı yazmak gibi bir şey. Sonra bir diğer önemli çalışmam, Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı romanına yapılan televizyon dizisinin müziğiydi.

 

Diziye hangi eseri bestelediniz?

Orada özgün bir müzik olarak Yorgun Savaşçı Orkestra Suitini yazdım. Enikonu ciddi bir orkestralama, enstrümantasyonla, efendim yaylı çalgılar temeli üzerinde flute, piccolo flute, korno, trompet, trombon, timpani, trampet gibi tahta – bakır nefeslilerle vurmalı çalgılarından oluşan bir oda orkestrası için aksak ritmler ve makam özleri üzerine kurulu özgün bir süit yazdım. Tunca Yönder’in yönettiği Yorgun Savaşçı dizisi için yapılan bu müzik de beğeni topladı.

“Ben hiçbir zaman kanuna ve Türk Mûsikîsine bir 2. sınıf müzik gözüyle bakıp, vefâsızlık etmedim.”

“Ben hiçbir zaman kanuna ve Türk Mûsikîsine bir 2. sınıf müzik gözüyle bakıp, vefâsızlık etmedim.”

Siz mûsıkîde birçok ilklere imza attınız. Bunları şöyle bir toparlamak gerekirse ne gibi ilkler var?

Gayret edeyim efendim. Yani olabildiğince kronolojik olmaya gayret ederek. İnşallah bu ömrü heba etmemişimdir, bir kere, böyle bir ilk dua ile başlayayım. 1973 yılından itibaren Boğaziçi Üniversitesi’nde bir koro çalışması başlattım. Şimdi bu bir ilktir. Nasıl bir ilk? 1970’li yılları düşünelim. Türkiye’nin 80 öncesinden bahsediyorum, ülkenin kaotik bir dönemi. Efendim toplum farklı düşünce gruplarına, fraksiyonlara ayrılmış, bölünmenin eşiğine gelmiş, ciddi çatışmaların yaşandığı bir noktada İstanbul’da, Amerikan eğitim esaslarıyla kurulmuş Robert Kolej kökenli bir Boğaziçi Üniversitesi var. Burada ilk defa Türk Müziği korosu kuruldu ve Türk Müziği konserleri verildi. Ben bunu orada başardım. Yani gericiliğin sesi, irticanın sesi denildiği noktada orada ben, Boğaziçi Üniversitesi konser salonunda Itri’nin Tekbir ve Salât-ı Ümmiye’sini söylettim. Hani Müslüman mahallesinde salyangoz satmadım da bu sefer mustagribler indinde helva - sahlep sattım. Bu bir ilktir, hem de önemli bir ilktir. 1975 yılında ilk defa üniversite çatısında, yine Boğaziçi Üniversitesi’nde 2 gün süreyle Türk Mûsikîsinin teknik meselelerinin tartışıldığı, - bakın ortada henüz konservatuarlar yoktu, örgün Türk Müziği eğitimi yoktu -. Türk Müziği Sempozyumu düzenledim orada ve Türk Müziğinin teorik meselelerinden, çok seslilik meselelerine kadar birçok şey orada topluca ilk kez konuşuldu, tartışıldı bu da önemli bir ilktir. Türk Müziğinde ilk defa polifonik çalışmalar Boğaziçi Üniversitesi Korosu’nda tarafımdan gerçekleştirildi. Bunları örnekledim ve bir üniversite korosu olarak ilk kez Uluslararası İstanbul Festivali’ne katıldı o koro. Bir Türk Müziği orkestrasının ve korosunun ilk örneklemesini de orada verdim. 1983 yılında ülkemizde kendi adıma örgütlenmiş, devlet kurumları ve desteği dışında, ilk özel orkestra ve koroyu, Ayangil Türk Müziği Orkestra ve Korosunu kurdum. 30 yıl boyunca sayısız konserler verdim. Yurtiçinde ve yurtdışında seslendirmeler yaptım, CD’ler ürettim. Türk bestecilerinin bu orkestra ve koro için eser yazmasını teşvik ettim, bunları vakit geçirtmeksizin seslendirdim. Bu çok önemli bir şeydir, yeni bir müziğin üretim sürecidir. Yoktan yonca çıkartmak adına yapılmış ilklerdir bunlar. Bunu sadece Türk Müziğinin polifonik yolda geliştirilmesi, ilerletilmesi adına değil, geçmişle olan bağlarının kurulması adına da yaptığım çalışmalara, bu ilklerden önemli kareler ekledim ki bunların en önemlisi 1988 yılında - ki çalışmaları daha önceye dayanır -, stüdyo ses kayıtlarını gerçekleştirdiğim 17. Yüzyıl bestecisi, müzik adamı Ali Ufki’nin Mecmua-i Saz ü Söz’ünden günümüz notasına aktardığım ve ilk seslendirmelerini yaptığım, 12 Antik ilâhîdir. Uyan Ey Gözlerim başlığı altında. Bu neşredilmiştir. Bu, Türk Müziğinde geçmiş devirler mûsikîsinin tanınması bilinmesi uğrunda yapılmış bir ilk. O vakte dek bilinmiyordu. Ben mûsikî dünyamızda nasıl bir Ferid Alnar kapısı açtımsa, ben nasıl bir Türk Müziği orkestra korosu kurup, polifonik makam müziği örneklemeleri kapısı açtımsa, ben geçmişe doğru da kapılar, pencereler açtım ve 17. Yüzyıl müziğiyle insanımızı, aydınımızı tanıştırdım. Bunun ne gibi etkisi oldu? Şu etkisi oldu: o güne kadar Türkiye’de özellikle sol intelijansiya Türk Müziğini, Türk Kültürünü, Türk Dilini görmezden gelen, dışlayan,  aşağılayan bir söylem geliştirmişlerdi. Uyan Ey Gözlerimin şiirini, sözlerini, müziğini duyduktan sonra, hele hele bunun padişah III. Murad eliyle yazıldığını öğrendikleri zaman: “Aa, sarayda bu Türkçe mi konuşuluyormuş?” “Benim, Murad kulum suçumu afvet/ Suçum bağışlayup günahım ref’et/ Resûlün sancağı dibinde haşret/ Uyan ey gözlerim gafletten uyan/ Uyan uykusu çok gözlerim uyan.” Şimdi bunlar, heft-iklim padişahının, bütün kültürün, bütün sistemin başı mesâbesindeki cihân padişahının yüreğinden, dilinden ve kaleminden neş’et eden sözler. Bunu böyle: “Aa, 17. YY’da sarayda halk Türkçesi konuşuluyormuş.” deye hayretle idrâk eden, şaşırmış bir intelijansiya hayâl ediniz…Bunun üzerine roman yazıldı. Mehmet Erol’un “Yürek Sürgünü” romanı yazıldı. Bunun üzerine neler yapıldı, bir sürü insanlar bunları aldı, duydu, elli kere tekrar ettiler. Bugün hâlâ “Uyan Ey Gözlerim”i çeşitli enstrümanlarla, orkestralarla seslendiriyorlar. Yani nesillerin mâziyle bağlarını kurmak konusunda da Allah (CC), kuluna bu ilki gerçekleştirme lûtfunu esirgemedi, beni bununla taltif etti. Ben bununla asla övünmüyorum, yani bütün bunlarla övünmüyorum, ama “Çalışanlar cennetime girecek” diyor ya inşallah, cennetine kabul etmesi niyâzıyla çalışmaya, eslâfa, esâtîzeye, memleket kültür ve irfânına, evlâd-ı vatana hizmete gayret ediyorum. Yani bu kadar; yalnızca gayret.. Başka hiçbir amacım da hiçbir beklentim de yok. Yalnızca Rabbimin hiçbir ödülün kâbına erişemeyeceği vaadi var; bir tek ona güveniyorum.

 

Peki, Uyan Ey Gözlerimin hikâyesini de anlatır mısınız?

Şimdi, 1970’li yıllarda İstanbul’da Türkoloji Kongreleri yapılırdı ve o Türkoloji Kongrelerinin müzik oturumları olurdu ve oraya dönemin bestekâr, müzik âlimi olan çok değerli isimleri tebliğleriyle, düşünceleriyle katkıda bulunurlardı. Biz de nev niyaz mûsıkî sâliki olarak onların yanında, yöresinde o toplantılarda yer alırdık. Burada tabii, mûsikînin birçok ilmî konularıyla temâsa gelmiş olurduk. Rahmetli Haydar Sanal, rahmetli Ekrem Karadeniz, rahmetli Kemal İlerici, rahmetli Gültekin Oransay, yani tayflar geçidi gibi bakar mısınız? Efendim o ulemâdan bir tek, - Allah uzun ömür versin - Yalçın Tura hocamız, üstâdımız yaşıyor. Demem  o ki, o dönem üstadlarından birçoğu âlem-i ukbaya rıhlet ettiler. Biz de onların yanında yöresinde “ - hah, bu da varmış, bu da varmış” diyerek bir takım kaynaklara, eserlere yöneldik. Ali Ufki’nin Mecmûa-i Saz ü Söz’ünden, Mûsıkî Mecmûası’nda merhûm Hüseyin Sadettin Arel de “350 yıllık bir mûsikî yazması” diye bahsetmişti. Sonra nasib oldu, önce Şükrü Elçin hocanın Kültür Bakanlığı adına neşrettiği bir faksimile tıpkı yayınından bütününü gördük ilk kez Bu notaları tecrübe etmeye başladık. Sonra ama ben, Londra’ya gittiğimde British Library’de eserin aslını gördüm, tedkîk ettim. Parasını da cebimden ödedim, bir mikro film kopyasını aldım. Efendim geldim ondan fotokopiler üretim. Yani bakın bir şeyin peşine düşmek de öyle kolay olmuyor. Osmanlıca metinleri, yani 17. Yüzyıl metinleriyle karşı karşıyasınız. O notaları günümüz notasına ve eski yazıları günümüz Türkçesine aktardım. Tabi bu noktada, bu alanda çalışan birçok başka isimlerde var. Haydar Sanal çalışmıştır, Gültekin Oransay çalışmıştır, Muammer Uludemir çalışmıştır, Cahit Öztelli çalışmıştır, Yalçın Tura çalışmıştır. İlk defa o metinlere ben de katkı yaparak, kendim tercüme ederek yani birisinin tercümesinin veya çalışmasın üzerine konarak değil. Bu da akademik etiğe aykırı bir şeydir, intihal olur… Ali Ufkî Bey’in bu cönkünde şöyle bir dörtlük var

“Ömrümün hasılı oğlum gibidir işbu kitap 
Korkarın ben ölicek câhil ü nâdâne düşe
İzzetin hakkîyçün senden bunu umarım Yâ Rabb
Hayr ile yâd iden sâhib-i yârâne düşe”

Şimdi bu muhteşem vasiyete, duaya siz nasıl ihânet edebilir siniz. Dua - vasiyet, o yüzden nurlar içerisinde yatsın - kabrini bilmiyoruz, etmiyoruz - fakat Ali Ufkî’nin Türk mûsikîsine ve dünya mûsikîsine hizmeti büyüktür. Ve biz bu vasiyetlere bu emânetlere hıyanet etmek şöyle dursun olabildiğince saygı göstererek onu kendi tasarrufumuzu koymadan neyse, aynen öyle aktararak bugüne yansıtmak durumundayız. Bu çalışmaları da yaptık. Nurlar içerisinde yatsın, Orhan Şâik Gökay hocaya götürdüm bütün tercümelerden sonra. “Hocam ben bunları doğru okuyabilmiş miyim?” çünkü “Destursuz Bağa Girenler” kitabının o müdhiş, müdekkik ve şedid münekkidinden icâzet almamız gerekiyordu. Allah muhafaza sorumluluktur bu. Efendim, Orhan Şaik hoca ileri yaşına rağmen onları tek tek kontrol ederek “bunları sen mi okudun? Aferin” diye bir de enseme bir şaplak atarak efendime söyleyim, âferinledi, onayını verdi. Bu süreçte rahmetli üstâd ile bir kelime üzerinde bile durduk günlerce, gerçek karşılığını bulana dek.  Bunlar, önemli hatıralar. Sonra bu aktarımları sesli kayıt haline getirdik. Bu sesli kayıt haline gelmesinin de hikâyesi şu; aslında ondan çok daha önce yine ilk defa Boğaziçi Üniversitesi Korosuyla 1978 yılındaki İstanbul Festivali’nde bu “Uyan Ey Gözlerim” le birlikte üç Ali Ufki ilâhisini Galata Mevlevîhânesi’nde seslendirdim. Dinleyici ile ilk defa orada tanıştılar.

 

Onun bir ses kaydı var mı?

Varmış da, bende yok. Bakın neler yani, hikâye dediniz de 1988’e kadar. Neredeyse 10 sene hiç kayıt mayıt yapamadık. Kulakları çınlasın, Sanat Olayı Dergisi neşrediliyordu, orada, Ülkü Karaosmanoğlu aziz dostumuz,  - hatırlarsınız, Turgut Özal zamanında bir Kanûnî Sergisi oldu Amerika’da - o yazdı. Sergiyi görmeye gidiyorlar, geziyorlar diyor ki “bu serginin düzenlendiği alanı gezerken çok ilginç bir müzik çalıyordu. Bunu sordum, soruşturdum Ruhi Ayangil’in şu tarihte İstanbul Festivali’nde seslendirdiği Uyan Ey Gözlerim ilahisi olduğunu öğrendim.” Bende yok. Müzede, sergide fon müziği olarak kullanılıyormuş. Bu niye bir kayıt hâline getirilmez “Ruhi Ayangil’den rica ediyoruz bunu kamuya yaygınlaştırsın” dedi. Biz bunu “aa hadi bunu yapalım” ama nerede para, nerede stüdyo, cepte para yok, dediğimiz gibi. En ucuz stüdyoda, en ilkel şartlarda bu on iki ilahiyi seslendirdik. 1988 yılında, hadise oldu, ama parasızlıktan sadece 300-500 tane çoğaltabildik bakın.

 

Ama yine elinizde yok değil mi?

Yok, efendim ve Türkiye Yazarlar Birliği Yılın Sanatçısı ödülünü verdi ondan sonra bana. O önemli bir çalışma oldu.  Bunu dinletme imkânı bulabiliriz. Tabi bu kaydın başında Ali Ufki Beyin santûrî olmasına telmihen santur sazını da ben dâhil ettim. Bu da Türk müzik dinleyicisi için bir “ilk tını” idi. Uzun zaman sonra santurla yeniden tanışmak adına ve santurun unutulmuş, terk edilmiş tınısına bir hizmet bâbında gerçekleştirdiğim ilklerden bir tanesiydi. İşte birçok ilkin kısaca hikâyesi böyle.

Elimde olmayan kayıtlar, belki elimde olanlardan daha fazladır. Meselâ en son 13. Uluslararası Müzikoloji Kongresi’nde Weimar’da, Deutsche Welle adına üç büyük makam faslını arşiv kaydı olarak, Deutsche Welle arşivlerine armağan ettik. Bu, yani 18. Yüzyıl Hamparsum metinlerinde yer alan makam müziği kayıtları. Ayangil Ensemble icrasıyla Deutsche Welle arşivinde var. Ama Türkiye arşivinde maalesef yok.

 

Müzik kültürümüzü gelecek nesillere taşımak adına sizce bir müzisyen hangi vasıfları taşımalıdır?

Kısaca şunu söyleyebilirim, çok güzel bir konuya temas ettiniz; sözüm gençleredir husûsiyle. Çok çalışmak gerekiyor. Şimdi bu çok çalışmak klâsik bir “çalışın gençler” mânâsında değildir. “Hak bellediğin yolda yalnız gideceksin” dediği gibi Tevfik Fikret’in, her türlü zorluğa, imkânsızlığa göğüs gererek bir çalışma yolunda yürümek, mihneti, cefâyı göze almak. Çünkü sanat göze almaktır, göze alıştır. Sanatkâr, göze alan insandır. Öyle, sistem tarafından desteklenip, daima sırtı sıvazlanıp, aferin denilen adamda pek hür sanatkâr vasfı gelişmez. O, sistemin adamı, sistemin memuru olur. Bakın tarihe, Cemil Bey’in en büyük korkusu, endişesi, Muzika-i Hümâyûn saflarında üniformalı memûr mûsikîşinas olarak nasb ve tâyîn edilmekti. Sanat vâdisinde özgür biçimde söylenecek sözlerin bulunup ortaya konması lazım. Bunun için sıkı bir çalışma disiplini, ilim irfan aşkı, bıkmadan okumak merakı, şiirden, mûsikîden, edebiyattan, tarihten, nitelikli bir sohbet meclisinden entelektüel donanımı elde edip yükseltecek her şeyden istifâde etmek iştiyâkı gerekiyor. Aşk gerekiyor, aşk! Bir de “sanatkâr duruşu”na ihtiyaç var. Hem kurumsal olarak, hem ferdî olarak. Bu sanatkâr duruşu nedir derseniz, metodolojisiyle, ilmiyle, irfanıyla donanımlanmış sûret-i kat’iyede popülerleşmek, popülist olmak hevesiyle ibtizâle düşmemiş ve düşürülmemiş, san’atın daima doğrularını ve en yüksek değerlerini dile getirmek kararlılığında bir sanat adamı, bir müzikçi olmaktan geçer bunun yolu. Kurumlarda da bu böyledir, kişilerde de bu böyledir. Daima uluslararası yüksek sanat ölçütünün Türk mûsikîsi âleminde de hükümfermâ olmasına gayret etmek, buna cehdetmek, sâ’y-i emel sarf etmek lâzımdır. Bu yolda olanlar, böyle olanlar varsa, hepsinin yolunu Allah açar. Sâyleri mübârek, ömürleri mezîd olsun efendim.

 

Cemal Reşit Rey’inde öğrencisi oldunuz. Hocayla karşılaştığınızda, Türk müziğiyle uğraşan bir öğrenciyi kabul etmede sorun yaşadınız mı?

Ben o noktada bir sorun yaşamadım, çok şükür. Hiçbir randevu almadan, telefon dahi etmeden bir gün gittim kapısını çaldım. Kapıyı çaldım, bekledim kapı önünde. Meraklı, güler bir yüzle açtı kapıyı “buyurun efendim kime bakmıştınız?” dedi. “Efendim, ben bir alaturkacıyım” dedim ismimi söylemeden. “Ben müsaade ederseniz sizden mûsıkî öğrenmeye geldim. Beni kabul ederseniz” dedim. Kapı önünde, eşikte oluyor bu konuşma. Böyle o meraklı gözler giderek bir iç gülümsemeye dönüştü “Aa, mûsikînin alaturkası, alafrangası olmaz. Geç bakiyim içeri!” dedi ve beni o sûretle talebeliğe kabul etmekle yüce gönüllülüğünü gösterdi. Mûsikîye mütedâir çok derûnî, hikemî şeyler öğrendim rahmetli hocadan. Çok az bir zaman beraber olabildik ama kendisini daima hasretle, sevgiyle, minnetle anıyorum. Rûhu şâd olsun, eserleriyle ebediyen yaşasın inşallah. 

 

“San’at göze almaktır, göze alıştır. Sanatkâr, göze alan insandır.”

“San’at göze almaktır, göze alıştır. Sanatkâr, göze alan insandır.”

 

 

RUHİ AYANGİL KİMDİR?

Türk Müziği orkestra – koro yönetmeni, kanunçalar, besteci, eğitimci, yönetici. Istanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu (1979). Üniversite yıllarında Istanbul Belediye Konservatuarı’nda İhsan Balkır’la şan, Duygu Ünal ve Uğur Ünel’le solfej ve armoni eğitimi gördü. Daha sonra özel olarak Cemal Reşid Rey’le piyano ve armoni çalıştı.

1973 – 1981 yılları arasında Boğaziçi Üniversitesi Korosunu çalıştırdı. Bu koronun yurt içi ve yurt dışındaki (1975 Hollanda; 1976, 79 SSCB; 1978 Polonya) bütün konserlerini yönetti. Aynı üniversitede dört sömestr (1979 – 1980) karşılaştırmalı Türk Müziği Kuramı dersini verdi. 1976 – 86 yılları arasında Istanbul Türk Müziği Devlet Konservatuarı’nda (bugün, İTÜ-TMDK) kanun öğretti.

1976 – 1993 yılları arasında, bütün Uluslararası Istanbul Festivali konserlerinde gerek Boğaziçi Üniversitesi Korosu, gerekse Ayangil Türk Müziği Orkestra ve Korosu ile, repertuarı ve icrası bakımından Türk müziğinin modernleşmesine örnek teşkil eden konserler yönetti.

H.Ferid Alnar (1906-1978)’ın Kanun Konçertosu’nu (Alnar dışında) 1980 de ilk kez (Istanbul DSO eşliğinde) seslendirdi. Aynı eseri İzmir, Ankara, Istanbul, Adana, Bursa, Antalya, Atina, Bükreş, Oradea ve Konstanz’da solist olarak birçok defa yineledi, eserin radyo (Istanbul TRT – Atina ERT) ve TV kayıtları ile (Atina ERT – İzmir TRT), kalıcı ilk işitsel kaydını (Hungaraton Records) gerçekleştirdi.

1993 de University of Manchester ve 1994 de International Forum of Arts’ın konuğu olarak gittiği Manchester ve Londra’da, kanun sazı ve Türk Müziği’nin gelişim safhaları üzerine, kanunla örneklemeli konferanslar verdi. Bu konser ve konferanslar dizisini 1995 de Berlin’de ve Roma Universita del Mediterrano ile 2000 yılında Napoli’de ve 2002 de Univercity of Wisconsin (Madison-ABD)’de yineledi.

1997, 1998 ve 1999 yıllarında ABD’nin yirmiiki eyaleti yanında, Londra, Milano, Toronto ve Montreal’de düzenlenen “Mevlevî semâ törenleri”ne ve CD kaydına MEKÜSAV (Mevlânâ Kültür Sanat Vakfı) üyesi kanun icracısı olarak katıldı. 2003 yazında Spritual Studies Institute (New York-ABD)’de “Mevlevi müziği” work – shop”u yürüttü. 2004 Calabria (İtalya)’da düzenlenen Akdeniz Ülkeleri Dini Müzikler Festivaline solist olarak katıldı.

Türkiye İş Bankası’nın yetmişbeşinci kuruluş yıldönümü dolayısı ile gerçekleştirilen “Tosca’dan Heybeli’ye” konserleri ve CD çalışması ile “Tango Turco” CD kayıtlarında eşlikçi/ besteci/ solo çalıcı olarak yer aldı.

Yönetimindeki Ayangil Türk Müziği Orkestra - Korosu ve bağlı icra birimleri ile 1993 de Helsinki Uluslararası Festivali (Finlandiya); 1994 de Rotterdam, Utrecht, Amsterdam (Hollanda) ve Gents (Belçika) konserlerini gerçekleştirdi. 1996 Uluslararası Monfalcone Festivali (İtalya) kapanış konserinde XVI.-XVII. YY antik Türk Müziği örneklerini seslendirdi. “Ayangil Ensemble” adı altında 1997 Münster, 1998 Rheine ve Bielefeld (Almanya); 1999 Münster ve Düsseldorf (Almanya)’da davetli olarak klasik Türk Müziği konserleri gerçekleştirdi. Yönetimindeki “Sitâre” orkestrası ile çıktığı Pakistan turnesi sırasında (Karachi, İslâmâbâd ve Lahor’da) üç ayrı konserde modern Türk müziği repertuarından örnekler seslendirdi. Ayangil Ensemble ile 2003 Ferrara (İtalya), Moldova (Ukrayna); 2004 Brüksel (Belçika), Trablus ve Bingazi (Libya) konserlerini gerçekleştirdi. Daha sonra aynı toplulukla 2005 Kwait, 2006 Weimar XIII. Uluslararası Müzikoloji Kongresi ve Coesfeld (Almanya) konserlerini verdi, Deustche – Welle için üç klasik faslın arşiv kayıtlarını yaptı. 2007’de çağrılı olarak Chicago ve University of Wisconsin (Madison)’de solo kanun konseri veren Ayangil,  Orchestra della Toscana ile Poggibonsi, Siena, Figline, Pisa, d’Arezzo, Floransa, Carrera, (İtalya)’da yedi konser, 2008 de Bergamo International Donizetti Symposium konserini (İtalya) gerçekleştirdi. 2013 de davet edildiği Uluslararası Bakû Mugam Kongresi’nde ve 2014 Uluslararası Münster (Almanya) Usûl Kongresi’nde ülkemizi temsil etti.

1983 yılında adına kurduğu orkestra ve koroyu aralıksız çalıştırıp yönetmekte olan Ayangil, bu kuruluşla ilk stüdyo çalışmasını 1988 de gerçekleştirdi. 400 yıl önceye ait antik ilâhîlerin 400 yıl sonraki ilk seslendirmelerini içeren ve “UYAN EY GÖZLERİM” adını taşıyan bu çalışması nedeni ile,Türkiye Yazarlar Birliği’nin “1988 Yılın Sanatçısı Ödülü”ne lâyık görüldü. T.İş Bankası sponsorluğunda “Ayangil Türk Müziği Orkestra ve Korosu’nun 65. doğum yıldönümünde Yalçın Tura’ya Armağanı” başlıklı proje çerçevesinde Tura’nın “ŞEYH GALİB’E SAYGI KANTATI” ve “TURA ŞARKILARI”nın CD kayıtlarını (1999)  ve sahne konserini (2000) gerçekleştirdi.

Romen Oradea Filarmoni Orkestrası eşliğinde Bükreş (Casa Skıntei)’de seslendirdiği “ALNAR KANUN KONÇERTOSU” Hungaraton firmasınca kaset ve LP olarak yayınlandı.

Ayangil, “Mânevi öğretmeni” kabul ettiği Ferid Alnar’ın “10 Saz Semaisi”ni solo kanunla; “10 Yunus Emre İlâhisi Koro Suiti”ni Ayangil A capella korosunun şefi olarak ve “Kanun Konçertosu”nu Romeo Rimbu yönetimindeki Oradea Filârmoni Orkestrası’nın kanun solisti olarak seslendirdi, bestecinin tüm bu yapıtlarını “Bir Cumhuriyet Çınarı: Ferid Alnar” başliklı 2 CD’lik albüm çalışması ile kültür dünyamıza armağan etti.

Çeşitli dergi ve gazetelerde müzik üzerine yazıları, makaleleri yayınlanan ve makam temelli Türk müziği besteciliği alanında da çeşitli ürünler veren sanatçıya, Türk müziğinin tarihsel kökleri ve gelişmesi yolunda yaptığı araştırma ve çalışmalar nedeni ile  1992 Hürriyet – JAYSEESS (Kültürel Başarı Türkiye Birinciliği) ödülü; 2005 yılında, T.C. Kültür Bakanlığı “Az Kullanılan Makamlar Beste Yarışması”na sunduğu Devr-i Kebîr Nişâbûr Peşrev ve Nişâbur Saz Semâîsi eserleri nedeni ile Birincilik ve Dördüncülük ödülleri; 2008’de “Kültür-Sanata Hizmet, T.C. Başbakanlık Ödülü” verildi.

Kuruluşu aşamasında (1997) Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Dekan Yardımcısı / Müzik Toplulukları Program Yürütücüsü / Müzik ve Sahne Sanatları Bölümü Başkanı görevlerinde bulundu. Kurulmasını sağladığı YTÜ Müzik Bölümü ses kayıt stüdyosunda, Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşunun 700. yılına armağan “BEŞİBİRYERDE” adlı beş adet CD nin müzik direktörü olarak tasarım, kayıt ve üretimlerini gerçekleştirdi.

YTÜ Sanat ve Tasarım Fakültesi Dekanlığı, Müzik ve Sahne Sanatları Bölümü Başkanlığı ile Müzik Toplulukları Anasat Dalı Başkanlığı görevini yürüten; “Müzik dalı / Kanun” ve “Tasarım dalı / Makam Kuramı” (lisans), “Organoloji. Dini Müzik. Bibliyografya, Sanat ve Hukuk” (Lisansüstü/ Sanatta yeterlik) öğretim üyesi (Prof.) olan Ayangil, YTÜ’nün ulusal ve uluslararası araştırma projelerinde (CAHRISMA, ERATO, MEDI-MUSES, Türk Müziği Perdelerini Çalabilen Piyano İmâli projeleri) gerek proje kurulu üyesi ve gerekse proje yürütücüsü olarak da görev yaptı. YTÜ – Vedat Kosal Müzik Araştırmaları Merkezi’nin (2005) kurucu müdürü olan Ayangil, “CUMHURİYETİN 75. YILINA ARMAĞAN” (1988) CD kayıtlarını ve konserlerini yönettiği YTÜ Cumhuriyet Korosunun da Genel Sanat Yönetmenliğini üstlendi. Mart 2011 de YTÜ’den emekliye ayrıldı.

İngilizce bilen Prof. Ayangil, eski nota yazıları (Hamparsum, ebced) ile Eski Türkçe (Osmanlıca) metinleri akıcı olarak okumakta, araştırma, eğitim ve bestecilik faaliyetlerini sürdürmektedir.