Prof. Dr. Suphi Saatci ile Mimari üzerine


 

Prof. Dr. Suphi Saatci 1946 yılında Kerkük’te doğdu. İlk ve orta öğrenimini Kerkük’te tamamladı. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi (bugünkü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi)’nin Yüksek Mimarlık Bölümü’nü bitirdi.      Doktorasını 1992 yılında tamamladı.  Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde doçent oldu (1994). Daha sonra aynı üniversitede profesörlüğe yükseldi. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde Rektör Yardımcılığına atandı (1 Şubat 2011). Bu görevinde iken yaş haddinden emekli oldu (1 Temmuz 2013). Günümüzde Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölüm Başkanlığı görevini yürütmektedir. Ulusal ve uluslararası bilgi şöleni (sempozyum) ve toplantılarda sunulmuş bildirileri ve yayımlanmış bir çok makale, inceleme ve araştırma yazıları vardır. Mimar Sinan ve Osmanlı mimarlığının klasik çağı, şehir ve medeniyet, geleneksel Türk evi üzerine araştırmalar yapmıştır. Ayrıca Irak Türkmenlerinin kültür tarihi üzerine yayımlanmış eserleri de bulunmaktadır. 

 

- Mimari, yenilenmeye ihtiyaç duymak veya yeni kalmak arasında nasıl bir yerde olmalı?

Sadece mimari değil, dünyada her şey sürekli değişmeye açık ve maruz kalmıştır. Bu adeta kaçınılmaz bir şeydir. Yaşadığımız sorun değişmenin dayanağı olan toplumsal mutabakatın yokluğudur. Her gün yeni ihtiyaçlar ortaya çıkabilir. Ancak bu yeni ihtiyaçların sağlıklı olması için, geleneklerden tamamen kopmaması ve ondan beslenmesi gerekir. Aksi takdirde günümüzde yaşadığımız açmazlara düşmek mukadder olur. Bu yüzden modernitenin dayattığı yenilikler bizi ve hayatımızı esir almış oldu. Cep telefonunda yaşanan dramatik yenilik çarpıcı bir örnek sayılır. Ekonomik bağımlılıktan da öte, her hareket ve tavırlarımız, konuşmalarımız birilerinin kontrolü altında.

Mimaride de yaşadığımız sıkıntılar bundan kaynaklanıyor. Klasik dönem mimari çağından sonra barok ve rokoko dönemi mimarisinden bir anda kopup, modern mimarinin tuzağına düşmüşüz. Oysa geleneksel mimarimiz, Batıda olduğu gibi kendi içinde doğal gelişmelerini yaşayarak, günümüze gelseydi ve kendi tabii akışı içinde yenilenerek yürüyüşünü sürdürseydi, hiç şüphesiz gelenekten geleceğe taşınmış olurdu. Yenilik ve modernlik adına herkes, ihtiyaç olup olmadığına bakmaksızın, modern siteler, gökdelenler yapıyor. Halkta muhafazakâr ve gelenekçi algısı yaratmak için de, bu gökdelenlere Selçuklu Kulesi diyerek, geçmişe vurgu yapılıyor. İş bu kadar basit olsa keşke…  

- “Selçuk veya Osmanlı sanatı büyüktür, güzeldir, yücedir” yargılarını öne sürme kolaycılığı yerine, Selçuklu ve özellikle Osmanlı sanatının kendi anlam bütünlüğü ve tarihî sürekliliği içerisinde hangi kıstaslara göre ele alınması gerekir?

Selçuklu mimarisinin günümüze ulaşan verileri, Türk Mimarisinin Orta Asya bozkırlarından Büyük Selçuklular tarafından taşınan mimari geleneği, bünyesinde özümseyerek ortaya çıkmıştır. Geniş bir coğrafyayı kapsayan Selçuklu egemenliği, bugünkü Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan ve İran gibi devlet veya cumhuriyetleri içine almakta idi. Orta Asya’dan Anadolu’ya İran üzerinden akan Selçuklular, kendi mimarlık geleneklerini, egemen oldukları yörelerde var olan mimarlık birikimlerinden yararlanarak, sahip oldukları mimari dağarcıklarını da zenginleştirdikleri, ancak kendi mimari üsluplarını daha da geliştirdiklerini unutmamak gerekir.

Günümüzde Türkmenistan, Kazakistan, Özbekistan ve İran’da var olan kültür varlıklarının çoğunda Selçukluların etkisini görmek mümkündür. Hatta Irak ve Suriye’ye kadar uzanan geniş bir coğrafyada ortaya çıkan Ortaçağ anıtlarının arasındaki üslup birliği ve yakın benzerlikler, Selçuklu medeniyetinin önemli bir ürünü sayılır. Selçuklular ve bunların devamı olan Atabeyler döneminde Bağdat, Musul, Şam ve Halep gibi önemli yerleşim merkezleri cami, medrese, çarşı-Pazar, han ve kervansaray yapıları ile süslenerek, şehir dokuları zenginleşmiştir.  Anadolu’da büyük imar hareketleri başlatan Selçuklu yönetimi, 1071 yılından itibaren bu coğrafyayı yeniden biçimlendirmiştir. Anadolu’daki şehirler artık kale içlerinden dışarıya taşarak gelişmiş, güven ve huzurun sağlanması ile ticaret canlanmış, refah ve zenginlik artmıştır. Erzurum, Sivas ve Kayseri’den itibaren medeniyetini döşeyerek genişleyen ve gelişen Selçuklu, Anadolu coğrafyasını vatanlaştırmıştır.  

1071 Anadolu girişini sağlayan Selçukluların Batıya doğru yürüyüşünü Osmanlı yönetimi sürdürmüştür. 1453 yılına kadar süren, tarihin en uzun soluklu bu yürüyüşü 382 yıl sürmüştür. Askerî, siyasî ve ekonomik gücünü zirveye çıkaran Osmanlı Devleti, dünya siyasetini yönlendiren cihangir bir nitelik kazanmıştır. Eski dünyanın yönetim merkezi olan İstanbul, doğunun ve batının düzenini etkileyen bir nüfuzun en güçlü başkenti olmuştur. Bu seviyeye paralel Osmanlı Türk tarihinin en zengin medeniyetini ortaya koymuştur. Bu dönemde mimarî ve buna bağlı olarak tezyini sanatlar sayesinde İstanbul ve diğer Osmanlı şehirleri birer medeniyet merkezi olmaya başlamıştır.  Fatih külliyesi ile birlikte İstanbul, imparatorluk merkezine yaraşır biçimde bayındırlık hareketlerine sahne olmuştur. Mimar Sinan ile birlikte Osmanlı mimarisinin klasik çağı inkişaf etmiş, İstanbul büyük külliyelerin inşası ile mimarlık üslubunun kıvamını bulmuştur. Bu dönemde evrensel mimariye vurgu yapan Sinan, Osmanlı toplumunun medeniyet tasavvurunu fizikî planda ortaya koymuştur.

Osmanlı klasik çağ mimarisini daha iyi algılamak için, onu kendi çağı içinde değerlendirmek gerekir. Türk mimarlık tarihinin en büyük külliyesi olan Süleymaniye, bir yapı topluluğu olmaktan öte, bir sosyal ve eğitim kurumu olarak ele almak gerekir. Süleymaniye gibi büyük bir külliyenin inşaatı 7 yıl sürmüştür.  Bu durum Osmanlı yapım teknolojisinin, 16. yüzyılda ne kadar güçlü ve ne kadar mükemmel bir örgüt olduğunu gösterir. O yüzyılda başka coğrafyalarda yapılan ulu abidelerin yapılış süreleri ve inşaat serüvenlerini hatırlamak, yeterli fikir verecektir.

- Osmanlıdan kalan mimarlık mirasını koruma yolları nelerdir? Osmanlı mimarisinden postmodern mimariye geçişin etkileri mimari geleneğimizi hangi yöne götürmüştür veya mimari geleneğimize ne katmıştır?

Osmanlı mimarisinin mirasına yeterince sahip çıkıldığı ve bunların korunduğu yolunda yetkili ağızlardan sık sık çıkan ifadelere bakarak, durumun iyi olduğu kanaatine varmak doğrusu hepimizi mutlu eder. Durum keşke öyle olsa… Ancak üzülerek ifade etmek gerekir ki, medeniyet tarihimizin en büyük müzesi olan İstanbul, koruma bilincinin olmayışı yüzünden çok hırpalanmıştır. Medeniyetlerin maddî ve manevî birikimlerinin şehirlerde oluştuğu, bu yüzden medeniyet tarihinin şehir tarihinden ibaret olduğu unutulmamalıdır. Osmanlının kültürel mirası da İstanbul ağırlıklıdır. Bu bakımdan Osmanlının kültürel mirasının korunması, İstanbul’un korunması ile eş anlamlıdır.

Medeniyet tarihimizin zirvesi olan 16. yüzyılda, Osmanlı mimarisinin klasik çağı gerçekleşmiştir. Sinan patentli olan bu çağ, etkisini 17. yüzyılda da sürdürmüştür. 18. Yüzyılın ilk yarısından itibaren klasik üsluptan uzaklaşan mimarimiz Batıdan gelen etkilerle kırılma dönemine girmiş oldu. Barok akımının etkisiyle camiler ve diğer sivil yapılar inşa edildi. 19. yüzyılın son çeyreğine doğru klasik üslubun özlemi ile arayışa giren mimarlarımız, neo-klasik denilen bir akımla yeni bir canlanma dönemine girdi. Birinci Dünya Savaşı’nın getirdiği sıkıntılara rağmen, Mimar Ahmed Kemalettin ile Mimar Vedat Tek bu akımın öncüleri oldular. Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar etkili olan bu hareket, bütün dünyayı saran modern mimari akımı ile terk edilmiş oldu. Kısacası mimaride geleneksel üsluptan kopulduğu için, her türlü mimari moda etkili oldu.  Böylece üslupsuz, kendi başına, değişik görünme, farklı olma gibi güdülerle yürüyen bir mimarî keşmekeş yaşandı.     

- Mimar Sinan'ın günümüzdeki algılanışı nasıldır? Yeni bir mimari anlayışının oluşturulmasında ne gibi katkıları olabilir?

Mimarlık ve sanat tarihinin en büyük simgelerinden biri olan Sinan’ı Türk toplumu, sıradan bir insan olarak algılıyor. Başka bir ifadeyle Sinan’ın değerini kavramak için toplumun kültürel ve sanatsal alt yapısı, yeterli olgunlukta değildir. Mimar Sinan mesela, Batıda Mikelanj’a biçilen değerin çok altında algılanıyor. Bunun başlıca sebebi Türk toplumunun klasik kültüründen ve sanatından kopuk olmasında aramak gerekir. Osmanlı döneminin medeniyet tasavvuruna yabancı olan bir toplumun bunu algılaması zaten mümkün değildir.

Mimari geleneğinden kopan bir anlayışın, kendi mimari referansını oluşturması ve kendi kimliğinin rengini bulması için, klasik dönem Osmanlı çağının mimari verileri pek çok yönden yol gösterici olabilir. Özellikle o dönemin rasyonel, faydacı ve yalın tasarım anlayışı çağdaş yorumlarla araştırılmalıdır. Bu hususta taklit ve tekrar tuzağına düşmeden, çağının malzeme ve anlayışını da kucaklayan yorumlara yönelmelidir. Sinan hiçbir zaman taklide ve tekrara düşmemiştir. Her eserinde bir adım daha kendini geliştirmiştir. Unutulmamalıdır ki tekâmülün en büyük düşmanı, taklit ve tekrardır.

- Son yıllarda ki şehirleşme sürecine ve ortaya konulan mimari eserlere baktığımız zaman mimarimiz hangi dönemi yaşıyor?

Çarpık şehirleşme yüzünden ortaya konulan mimarlık ürünlerine baktığımız zaman, herkesin bir mimari istibdat altında tutulduğu görülüyor. Yüksek yapılar, boyalı apartmanlar, akıllı binalar (!) denilen gökdelenler, şehir siluetinin yeni egemenleri… Yeryüzünde gökdelen yapmak için gökdelen yapan tek millet biziz galiba… Gökdelenler bir ihtiyaçtan mı doğdu, yoksa bir fantezi mi? Anlamak güç. Bu dönem mimarimize bir ad vermek gerekirse “TOKİ Dönemi” demek yanlış olmaz galiba… Çünkü TOKİ sayesinde bütün şehirlerimiz birbirine benzemeye başladı… 

- Yeni dini mimarimizi (örneğin cami) oluştururken nelere dikkat etmek gerekir?

Dinî mimarimizin baş yapısı cami tasarımında zirveye çıkan bir topluma mensubuz. Cami mimarisinde zengin birikime sahip bir toplumun, yeni cami tasarımlarında bu kadar kötü durumda olması çok üzücü. Aslında çok iyi mimarlarımız olmasına rağmen, camilerin çoğunu mimar olmayanlar inşa ediyor… Ülkemizde toplam 90 bine yakın cami vardır. Bunların 12 bini tarihi eser olan ata yadigârı… Geri kalanı cumhuriyet dönemi yapısı. Ülkemizde yılda ortalama 800 cami inşa ediliyor. Bunların % 5’i özgün tasarımlı, planlı ve programlı yapılardır. Geri kalan kısmı, varoşlarda ve mahalle aralarında toplanmış semt sakinlerinin kurdukları derneklerin topladığı bağışlarla yürütülüyor. Ucuz, basit ve çabuk bitmesi için derme çatma ve niteliksiz yapılar olarak şehir hayatına katılıyorlar. Bu koşullarla inşa edilmiş camilerde kalite aramak mümkün değildir.

Cami tasarımları özgün ve sağlam bir mimarî dile sahip olmalıdır. Öncelikle yeri yani arsası uygun seçilmeli ve toplumsal bir mutabakat sağlanmalıdır. Mimarı, inşaat ve tesisat projeleri, kontrol mühendisi, hattatı, tezyinat sanatçıları ve finans kaynağı devlet kontrolü altında bulunmalıdır. Bu husus aslında başlı başına bir büyük araştırma konusu…