Fikir Coğrafyası Sohbetleri - I


ALAATTİN DİKER:

AH İSTANBUL AH! Lise yıllarında Fransız tarihçi Lamartine'nin Osmanlı Tarihi(1854) dikkatimi çekmişti. Zira yazarın sorusu ilginçti: "Türklerin vatanseverliği mi azaldı? Hayır. Türklerin İslami hassasiyeti mi kayboldu? Hayır. Peki, öyleyse bu duruma nasıl düştüler?".

Kitabın 3.cildi aslında bu sorunun cevabını veriyordu: "Türkler, organizasyon kabiliyetlerini yitirdiler".

Üniversite döneminde ise modern iktisadın babası Adam Smith’in 1776 yılında yayınlanan “Milletlerin Zenginliğinin Mahiyeti ve Nedenleri Üzerine Bir Araştırma” (An Inquiry Into The Nature and Causes of The Wealth of Nations) başlıklı kitabı karşıma çıktı. Orada Smith, zenginliğin ilk kaynağının sermaye( para, para, para!) değil, iş organizasyonu olduğunu anlatıyordu. Altyapının değil, toplumsal yapı ile kültürün kalkınmayı örgütlediğini ve yön verdiğini belirtiyordu.

Bana kızanlar, eleştirenler; neden önce Avrupalılaşma, sonra Küreselleşme sürecinde kaybettik, dünya piyasalarında ki 'obje' rolümüze bakarak çıkartabilirsiniz! İstanbul bize Peygamberimizden emanet. Ve biz İstanbul'u fethetmenin bedelini çok ağır ödedik. Neyle mi? Endülüs'ü kaybederek...

 

HASAN BOYNUKARA:

Buna göz göre göre yağma desek. Everdi'nin ifadesiyle "ganimet ekonomisine" alışmış bir toplumun her türlü örgütü, yöntemi, ahlakı ve estetiği bypass ederek yağmaya girişmesinin sonucudur. Hilenin ve ahbap çavuş ilişkisinin hukuka galebe çalmasının bir sonucudur. Ve ve ve…

 

ALAATTİN DİKER:

İlkin siyasetin bizde yoksulların meşgalesi olduğuna dikkat çekeyim. Tabiiki çabuk zengin olmak, sınıf atlamak için. Batı da ise ekseriyetle zengin olduktan sonra siyasete soyunur 'politikacılar'.  Fransız antropolog Marcel Mauss Essai sur le don 1923) [ Armağan] ile bu konuda oldukça yararlı çalışmalar yapmış bir isim. Ortadoğu'da 'ganimet' olayı yaygın ancak asyaik toplumlarda 'potlaç' ağır basar. Potlaç'ın temel fikri, yeterince basittir: Bir karşı- sunumsuz sunum yoktur; dolayısıyla da armağan alış verişi, toplumsal ilişki kurmanın bir aracıdır; ahlaken bağlayıcı, toplumsal olarak bütünleştirici. Armağan alış verişi, insanları karşılıklı taahhütlerle birbirine bağlar, normların oluşumunda araçsaldır. Gönüllü gibi görünür ama aslında örtülü olsa bile, oldukça katı kurallarla düzenlenmiştir. 'Armağan vermek' stratejik ve pragmatik boyutlara sahiptir. Kendi çıkarlarını korumak isteyen bireyler tarafından manipüle edilebilir. Belki bu bağlamda 'talan'ı anlayabiliriz.

VEHBİ BAŞER:

Bu bahiste ilk ve en önemli mesele, organizasyonun yapısı ve işleyişi değil, birey insana kazandırılan "başkaları ile birlikte, aynı gayeleri yüce tutarak, ortak hedefleri gözden kaçırmadan, bir bütünsel hasıla için kendisine düşen rolü, kaidelerine, icâbına göre ve ötekilerle eşgüdüm ve uyum içinde" icrâ edebilmeye hazır ve buna yönelmiş olmaktır. Bizim kaybettiğimiz asıl çok önemli müktesebat, insanı bu evsafla donatan insan yetiştirme müktesebatıdır. Bir Alman fabrikasının ihtiyaç duyduğu bütün insan gücünü Türkiye'de yetiştirip Türk usulü hazırladıktan sonra, Almanya'daki bu fabrikadaki tüm insan gücünü boşaltıp yerine bu bizim Türkleri istihdam ederek bir Türk patrona emanet edin ve işi Almanya'da yapmaya alışmaları için de kendilerine iki yıl mühlet tanıyın. Bütün maddi alt yapı, bütün iç organizasyon yapısı, işletmenin bütün girdi-çıktı çerçevesi ve bütün çevresel bağlantıları aynı olduğu halde, ortaya çıkacak fark "Türkleri Türkiye'de adam eden" berbat mekanizmaların ve "insanı Türk usulü heder eden" ortak alışkanlıkların farkı olacaktır. Aynı Türkleri doğumundan hemen sonra Alman ailelerin yanına verip Alman sisteminde adam etseydiniz, bu fark oluşmayacaktı.

Özer Bilgiç'ten bir alıntı ile o "berbat mekanizmalar"ın Türklere nasıl bir yönelim kazandırdığını görelim:

“Ey Yeni Dünya Düzeni'nin evladı !

Esnek ol.. jöle gibi ol... Her sisteme uygun ol..Haklının diil güçlünün yanında ol...Düşene bi tekme de sen at..Yanındakilerin sırtına basarak yüksel..Başkalarının hatalarını, günahlarını ifşa et..Gammazcı ol...Liberal ol..Ruhunu şöhret ve para için sat..Senden güçlü olanlara itaatkâr ve yalaka; senden zayıf olanlara zalim ve acımasız ol..Menfaatin olana can ciger kuzu sarması ol, onu pohpohla, sürekli ara sor..menfaatin yoksa uzak dur, tanımazdan gel, hatta arkasından dedikodu yap.. Tarafçı ol..Her daim karşı tirübüne söv...Yatay demokrat ol..Şüphesiz hem saygın hem de zengin olursun..Herkes seni parmakla gösterir..

Muhtaç olduğun habislik, kumpas ve entrika damarlarındaki asimile kanda mevcuttur !”

ALAATTİN DİKER:

Dikkatiniz için teşekkürler. Hasan hocamla aynı mevzuda yaptığım bir paylaşımda bu konuya değinmiş, İstanbul Üniv. İktisat Fak. kurucuları arasında ismi geçen Prof. Rüstow'un hatırasını örnek vermiştim. Rüstow, 70 yıl önce 'insan yetiştirme müktesabatı' alanındaki başarızlığa/beceriksizliğe atıfta bulunarak hayretini şu soruyla belirtmiştir:" Wie schafft ihr das?"

 

VEHBİ BAŞER:

Rustow atfınızı görünce yıllar önce Erol Güngör rahmetlinin eğitimimizin hal-i pür melâli hakkındaki bir yazısında aynı atfı hatırlayıp kendisini bir kez daha rahmet ve minnetle yâd etmiştim.

Aradan geçen zaman içinde, insan yetiştirme konusunda çok önemli bir kırılma yaşadık. Aile, insan yeriştirme sürecinde hem çok büyük fonksiyon kaybına ama daha önemlisi bu konuda donanım kaybına uğradı, hem de ailede ana-odaklılık diyeceğim bir gelişme merkezinde, muazzam bir tutum dönüşümü yaşandı. Bu sonuncusu, münferit insanın temel yönelimlerinde şimdi şikayet eder olduğumuz çoğu olumsuzluğun önemli bir üretecinin bu ana-odaklı ailede ortaya çıkan tutum dönüşümü olduğu zannındayım. Aile sadece daha "az fonksiyonel" değil, fonksiyonel olabildiği ölçüde, Beylü hocamın da işaret ettiği "başkası ile birlikte, organize olarak bir bütüne katkıda bulunma" bakımından evlatlarını kötürümleştirmek ve hatta iğdiş etmek yönündeki etkisi, tahmin edilebilir seviyenin çok daha üstünde. Aile, bugünün toplumsallığında gerekli bu yatkınlık ve donanım açısından yetersiz değil, aksine, terörist değilse bile sabotatör bir aktüalizasyon gösteriyor. Aile, toplumu tehdit ediyor. 15 Temmuz, Fethullah Hoca Cemaati özelindeki dehşet sahnesinde, bütün cemaatlerin silûet ve hayaletlerini sorgulama mevkiine (belli belirsiz ve süreksiz bir biçimde) taşıyabildi sadece; ama günümüz Türkiyesi, geleneksel kurumlarının en hafifinden sabotatör bir aktüalizasyonunun tehdidi altında ve başı, sanıldığı gibi din ve cemaat değil, aile ve -sabotaj tahtından hiç inmeyen- devlet çekiyor. Organik bir metaforla, geleneksel kurumlar kanserleşerek toplumsallığı kemiren "saldırgan tümör" davranışı içinde.

ALAATTİN DİKER:

Şikâyetlerimize kulak verecek olan ya da icab eden yine 'devlet aklı', şayet toplum kendini 'update' yapmaktan uzak ise...

 

BEYLÜ DİKEÇLİGİL:

Son yıllarda gündelik hayattaki yüz yüze insan ilişkilerinden, kurumsal-toplumsal düzlemdeki makro ilişkilere kadar zihnimi meşgul eden bazı soruları yeniden kışkırttı bu paylaşım. Bu toplumda birlikte iş yapabilmek neden bu kadar zor? Hatta imkânsız? Kitabın üçüncü cildinde 'Türklerin organizasyon kabiliyetini nasıl yitirdikleri' açıklanıyor mu? Yitirmeden önce nasıl organize olurlardı? Hangi etkenlerle (iç ve dış dinamiklerle) bu yeteneği kaybettiler? Lamartine sadece bu önemli tespit ile mi yetinmiş? Yoksa bu önermeyi destekleyen, açıklayan bilgiler verilmiş mi?

 

ALAATTİN DİKER:

Lamartine tarihçi gözüyle yaklaşıyordu olaylara. Tanzimat kâbusundan hemen sonra yazılmış olması, zihniyet kırılmasına işaret etmiş olması eseri daha mühim kılıyor ki Tanpınar bir asır sonra Tanzimat aydınlarının Batıyı anla(ya)madıklarını ikrar edecektir. Alman sosyolog Luhmann'ın anladığı şekilde - makro ve mikro bakışları bütünleştiren - bir sistem analizi sorunuza bir cevap olabilirdi, diye düşünüyorum. Lakin Luhmann da anlaşılması zor, dili ağır birisi.

BEYLÜ DİKEÇLİGİL:

Benim de düşündüğüm sistemler teorisi idi. Canlı açık sistemler hakkında bilgi sahibi olunduğu oranda Thomas Luckmann daha rahat anlaşılacak galiba. Dün Selçuk Üniversitesindeki konferansta sosyolojik özneler arasındaki bağıntıları Sistemler yaklaşımına dayanarak ele almıştım. Bilimin bu noktaya gelmiş olmasından, gerçekten mutluluk duyuyorum. Zira toplum hakkında yeni sorulara yol açıyor. Bir çok kompleks sistemi birarada tutan ortak amaç/ihtiyaç/işlev ne? Türevleri, destekleyicileri neler? kültürün hangi kodları, hangi normlar? Bir husus daha, sistemler yaklaşımı makro ve mikroyu bakışları bütünleştirmiyor bence. Bütünleştirmek diye bir derdi yok ki! Zira gerçekliğin kompleks sistemler örüntüsü şeklindeki dinamik doğasını ve işleyişini keşfettiği için makro ve mikronun birbiri içinde nasıl yuvalanmış olduğunu zaten görüyor.

NİLGÜN ÇELEBİ:

Şunu yazdım da hep de söylüyorum: kapital artık ürününün sonucu. Atatürk demiş ya "iyi niyetlilerdi ama iktisat bilmezlerdi denecek arkamızdan". Büyük adam böyle olunuyor. O zaman değil şimdi de bilinmiyor. Mikro makro iktisat değil. Onu biliyorlar. Mehmet Şimşek Ali Babacan yeter. Demem başka. ARTI ÜRÜN bilinmiyor. Bu ülkenin insanının kafası buna basmıyor. Aydın bile artı ürün çocuğu. Türkler potlac geleneğini devam ettiriyor. Sadece iktisat değil hayatın her alanında. Nerede güzel bir birikim var. Anında potlac yapılıyor. Fakir kendi sosyolojik yaklaşımının da bu sebeple anlaşılmadığını düşünüyor. Artık ürünün mantığı ve olmazsa olmazlığı ve bunun hayatın her alanında bir GERÇEK olarak VAR olduğu anlaşılmıyor kavranmıyor algılanmıyor. İnsanımızın gönül gözü kapalı. Gönül gözü potlacla kararmış.

 

ALAATTİN DİKER:

Maalesef. Ve bir o kadar da acı gerçek.

BEYLÜ DİKEÇLİGİL:

Vehbi Başer Hoca, 'yaraya parmak basmak' bu olmalı. Aile derken, aileyi kurum olarak değil de bir etkileşim ağı olarak görmenin, sorunu daha derinden kavramamıza yol açacağını düşünüyorum. Aile bireyleri arasındaki ilişkiler örüntüsü olunca insan faktörünün önemi ortaya çıkıyor. Önce insan. Bu yüzden sosyoloji, psikolojiyi dışlamaktan vazgeçmeli. Kocaman egolarının farkında olmayan, söylemleri ile önce kendini avutan anne-baba, hangi insanı yetiştirecek! Haklısınız, evlatlar kötürümleştiriliyor. Ortaya çıkan olumlu örnekler ise hudayı-nabit. Sadece aile değil, her türlü 'bir amaca yönelik uzun süreli birliktelik' için üyeleri BİZ diyor, ama aslında bu 'Biz', birlikteliği oluşturan irili ufaklı ben'leri, kendi varlığı ve çıkarı için bir arada tutan güçlü bir BEN demek. Biz, aslında bu Ben için var ve en muktedir olan Ben'in maskesi. Bu yüzden 'Biz' , 'Bizim' gibi sözler beni hep rahatsız eder. Hayatın özüne, hakikatine uygun verimli bir organizasyon, ben-biz dengesinin kurulduğu ve sürdürüldüğü bir organizasyondur. Tabii mutlak ve statik bir dengeden söz etmiyorum. Dinamik bir denge söz konusu; yani hem bozulmaya yatkın ama bozulunca yeniden kendini inşa eden bir denge. Tüm canlı ve açık sistemlerin işleyişi de böyle zaten. Birlikte yaşamayı, birlikte üretmeyi, organize olmayı, kısacası ben-biz dengesini, medyanın olumsuz etkilerine rağmen, ailede kurmayı başaramıyorsak ve okul da bunu desteklemiyorsa yapacak bir şey yok. İmalat hatalarının çoğalmasını dilemekten başka. Alaattin Diker Hoca çok teşekkürler. Yaraya ilk parmak basan olduğu için.
 

NİLGÜN ÇELEBİ:

Konu, “toplum nasıl mümkün olur” sorusunda düğümlendi sanırım. Ki bu soru için sosyolojinin temel sorusu adeta varlık sebebidir denir. Bu soruya verilen cevaplar içinde en beğendiğim Parsons hocanın cevabidir. Kaynak: fakirin çevirdiği işlevselcilik kitabında. Sanıyorum Toplumsal İşlevselcilik başlıklı konuda Parsons'in Sentezi alt başlığı ile ele alınmıştır. Parsons mealen orda der ki " toplum kurumların yöneldiği değerlerin bireylerce içselleştirilmesiyle sistemik bütün olarak devam eder ". Bu konuyu yıllarca sınav sorusu yaptım.