Sosyologlar Sosyal Meselelere El Atabilir mi? (*)


Sosyoloji programlarında, Sosyoloji anlatılır, mezunları da, fırsat bulurlarsa çok olsa Sosyoloji anlatabilmektedirler. Mezunların bulabildiği öteki fırsatlar, PeDR, Sosyal Hizmet, Aile Terapisi, Sosyal Yardım pratisyenleri için geliştirilmiş rutinlere tâbîdir. Sosyoloji mezunları canhıraş gayretlerle bu rutinleri öğrenip evlerini geçindirmenin ötesine neredeyse hiç geçemezler.

Kamuoyunda sosyologlara tanınmış çok hesapsız bir kredi söz konusudur oysa. “Sosyologlar sosyal meselelere bir el atsalar (harikalar yaratırlar)” sanılır. Oysa Sosyoloji akademyasında “sosyal meselelere nasıl el atılır” üzerine bir ders saati konuşabilecek biliminsanı (haydi heves kırmayalım) yok değilse de enderin enderi bulunur ancak. Mezunların meselesinden sözü nasıl olup da akademyaya getirdiğim gayet âşikâr: Bir meslek alanının akademisyenleri bir vizyon ve yönelime sahip değilse, onu öğrencilerine de aktaramazlar, nerede kalmış ki bunun eğitim programını oluşturup yürütebilsinler...

 

"Akademyası ve Mezunları ile Sosyoloji" Başlıklı Sosyal Meselemiz

Sosyoloji akademyasını, Sosyoloji mezunları diye bir meselenin ve hatta artık bir facianın bulunduğundan bile habersiz akademisyenler doldurmaktadır. Daha kendi mezunlarının meselelerine (el atmak şöyle dursun) farkındalık geliştirmeyi bile (kaç kuşağın soylusu olduğu belli olmayan “pabucumun aristokratı” tavırlarıyla) küçümseyen böyle bir camiadan başka hangi sosyal meseleye el atıp halline katkıda bulunması beklenebilir?

Sosyoloji bülbülü tadında mezun verme lüksünü, kimin onayıyla elde ettiği belli olmayan ve “sadece bunu yaparak” memleketi bülbül mezarlığına çevirme ayrıcalığını dokunulmaz sanan bir üniversite personeli imtiyazı, ne entelektüel ahlakla, ne aydın sorumluluğu ile, ne de akademik ruhla bağdaşır. Bu imtiyaza yaslanan ve “ustasından edindiği icrâ-yı zenaat”ı anfi ve dersliklerde satarak bir de o gayet mühim kuramsal büyük büyük meselelere gömülerek ömür boyu gelir garantisini cepte keklik sanan bir “sûhte konforu” ile sosyal meselelere elbette el atılamaz.

Böyle söylüyorum diye, bu satırların yazarını "bildiğin emprikçi" diye küçümseyecek adamın alnını karışlarım. Sosyologu sosyolog yapan, elbette bu disiplinin kuramsal ve yöntemsel birikimidir. Bu birikimi, en azından kabul edilebilir bir düzeyde edinmemiş hiç kimse öncelikle sosyolog değildir ki, sosyal meselelere "sosyolog sıfatıyla" el atabilsin. Hem, ben o "bildiğin emprikçilik"in Sosyoloji'de Uygulamalı Çalışma denen şey olmadığını size nasıl anlatabilirim? Sahada araştırma gerçekleştirme (research implementation, to conduct the research in the field), Uygulamalı Sosyoloji (Applied Sociology) değildir, Hanımlar ve Beyler!

Teorik Sosyoloji ile Uygulamalı Sosyoloji arasındaki fark

Teorik Sosyoloji ile Uygulamalı Sosyoloji arasındaki fark, sahaya çıkıp çıkmamak ya da başka bir anlatımla, "masa başında çalışmak" ile "sahaya inmek" arasındaki fark değildir. Sahada ilgilendiğiniz şey, alıcısı tümüyle akademik camia olan "sosyal şeyler" olduğunda, sizin sahada yaptığınız uygulamanın Batı dillerindeki adı "implementation" ya da "conduction"dır, "application" değil. Teorik ilgilerle toplanan veri, teorik ilgileri aydınlatmaya yarar, sosyal hayata bir şey katmaz. Bir saha işinin Uygulamalı Sosyoloji kapsamında bir iş olabilmesi için sahada ilgilendiğiniz şeyin gerçek sosyal hayatta sıradan insanların, sıradan grupların ve organizasyonların kuramsal değil pratik ve gerçek sosyal sorunları olması zorunluluğu vardır. Her Uygulamalı Araştırma, sosyal meselelere el atmanın ancak ilk adımı (sosyal problemlerin betimsel incelemesi) olarak kalır yine de. Meselelere el atmak, onların halline yönelik ilk adımı atarak değil, son adımına kadar bu sürece katılarak başarılabilir ancak.

"Sosyal meselelere el atmak" denince Sosyoloji akademyasında bir afallama ile karşılaşırsınız. Hiçbir bölümde "bu bölümün kerameti nedir" sorgulaması ile karşılaşmayan akademinin kalın duvarları ardında, "o bizim işimiz değil ki" der, meselelere el mel atmayacağınızı kasıla kasıla deklare edersiniz. Burası Türkiye'dir ve akademisyenler sadece kendi aristokratik payelerinin gerektirdiği şeylerle ilgilenme ve kendi ömürleri kadar, kendilerine sağlanan sosyal imkanları da bu uğurda sarfetme ayrıcalığını, akademik özerklik sanmaktadırlar. Durkheim'ın ifadeleri ile soralım öyleyse: "Hangi toplum, sosyal bir yarar üretmeyen insani etkinlikleri kurumlar oluşturup sonsuza kadar finanse etme lüksüne sahiptir?" Uygulamalı Sosyoloji, sosyal değişime katılmak, "Hümaniter amaçlar"a hizmet edecek şekilde sosyal refaha katkıda bulunmak demektir. Bu da, asıl iş ve uğraşı bu refah katkısını çoğaltmak olan ve "sosyal meselelere el atan" bir faaliyet alanıdır.

Akademideki bu gayet aristokrat "kuramsal çalışan" arkadaşlarımıza, kimsenin kalkıp da "bırakın kuramsal çalışmayı da bundan sonra sadece sosyal meselelere el atın! Ya bu deveyi güdersiniz, ya bu diyardan gidersiniz" demeyecektir. İstemeyen hiçbir sosyal meseleye "sosyal refaha katkıda bulunmak" için el atmak zorunda değildir. Ama, sayın baylar ve bayanlar! Haydi kendiniz başka sosyal meselelere el atmıyorsunuz, anladık da, ya bu mezun sefaletinde hiç mi sorumluluğunuz yoktur? Bölüm web sitelerine mezunların Kalkınma Bakanlığı, Aile ve Sosyal Politikalar, Adalet ve Tarım bakanlıklarındaki kadrolara atanabildiklerini yazarak neye yol açıyorsunuz? Bu kamu kurumlarına atanan personel sayısı ile Sosyoloji mezun kitlesinin hacmi arasındaki deve-kulak orantısını kurmak bu kadar mı zordur? Bırakın bütün Sosyoloji mezun kitlesini, sizin mezunlarınız arasından kaç kişi bu kadrolara atanmıştır, biliyor musunuz?

Kuramsal çalışıyor bütün akademos! Hangi Türk akademisyen Sosyoloji alanında hangi kuramsal şaheseri ile kaç ülkede tanınmıştır? Kuram diyerek kaç kuş kondurdunuz?

Bunu da geçtim, o, sizin bileceğiniz iş olsun. Sosyoloji mezunları için "sosyal meselelere el atma alt yapısı oluşturma"ya cür'et ederek akademik programda sekiz derslik bir "Applied & Clinical Sociology" modülü oluşturmak isteyecek bir meslektaşınız çıksa “bunu bizim bölümde yapmanızı cân u gönülden destekleriz” diyecek kaç BB bulunur acaba? Sosyal politika oluşturmayı, kuramsal ilgiler ve yöntemlerle kotarılmış bir araştırma raporunu bitirdikten sonra “masabaşı politika sallamasyonu” sananların modası ne zaman sona erer acaba? Bir politika önerisi, kuramsal kavramlar ve ilgilerle bulguları kuramcısı için ilginç bir raporun sonunda “haydi pratik önerilerimizi de sunalım bakalım” geniş yürekliliği ile mi yapılıyor, bu işi ciddi yapan başka disiplinlerde?

Bu yoruma dikkatlerini çekmek için birçok akademisyenin adını etiketlesem ne faydası olur acaba? Bu kuş dilinden anlayacak kaç kişi çıkar?


(*) Nilgun Celebi Hoca'nın bir paylaşımından ilhamla...

Yeni yorum ekle

CAPTCHA
Bu soru otomatik veri girişi yapan yazılımsal robotları engellemek ve sizin insan olduğunuzu anlamak için sorulmaktadır.
Resimli CAPTCHA