“Tanzimattan Günümüze Türk Düşünürleri”nde Ne Eksik?


 

“Düşünce” ve “düşünür” kavramları ne zaman kullanılsa, hep bir ağızdan “bizde düşünce de düşünür de yoktur” diye durum tespiti yapan bir entelijansiyaya sahiptik. Bizde düşünür yok, felsefe yok, ciddi anlamda ilim adamı yok, dolayısıyla bizim klasiğimiz de yok, diyen ve daima yoklar ülkesinde yaşadığımızı tekrar ede gelen bu yaklaşım, “yok”un yerine yeni bir “var”ı ikame etmek için ciddi anlamda bir tercüme hareketine, düşünce ve bilim üretimine girildi mi? Bu soruyu soruyoruz; zira tarihi birikimi külliyen bir kenara bırakıp, orayı tamamen “yok” hükmünde sayarak bir durum tespiti yapanlardan, hali tasvir etmelerinin yanında tespit edilen boşluğu dolduracak nitelikli bir çalışma ve çabanın içinde olmalarını beklemek hakkımızdı.

Peki, bu oldu mu? Yahut soruyu şöyle sorayım: Tespit yapanlar, toplumun ihtiyacını karşılayacak ve milleti ileriye taşıyacak bir düşünce geleneği inşa ettiler mi? Devlet imkânlarıyla desteklenen araştırma merkezleri, enstitü ve üniversiteler yıllarca bu entelijansiyanın kullanımında kaldı. Devletin araştırma fonları, özel okul ve yurtdışı teşvikleri hep bunlara verildi… Bir kızıl elma gibi duran “muasır medeniyet seviyesine” toplumu çıkaracak bir atılım içine girildi mi? Hadi, bizim tarihi geçmişimizde ilim ve düşünce yoktu; halimizde bunları oluşturacak ve yarınlarımızı ihya edecek neler yapıldı? Elbette, güzel kurumlar oluşturuldu, çoğu adaptasyon da olsa gündelik ihtiyacı karşılayacak bir kısım atlımlar sağlandı... Üniversiteler kuruldu, araştırmalar ve yayınlar yapıldı. Biz, yapılan güzellikleri onlar gibi, “yok” sayma lüksüne sahip değiliz. Fakat entelijansiyanın diline pelesenk ettiği “yok”un yerine bize ait olan bir “var”ı ikame ettiklerini söylemek pek mümkün gözükmüyor.

Merhum Erol Güngör’ün farklı yazılarında gündeme getirdiği, “eski”, “yeni” ve “klasik” kavramları etrafında yaptığı tespitler ehlinin malumudur. Bu tespitler, son dönemlerde yapılan akademik inceleme ve araştırmalarla belirli bir düşünce düzeyinin inşasına imkân verdi. Şimdi artık, “bizim bir düşünce geleneğimiz vardı” yaklaşımında olan yazılar okuyoruz. Bu iki tezin, yani “yok” ile “var”ın bir seviyede tutulması, sübjektif ve konformist tespit ve tavırlardan ziyade hakikatin peşinde giden bir yaklaşımla düşünce tarihimizin ele alınıp incelenmesinde yarar vardır. Bu noktadan olmak üzere, değerli hocamız Süleyman Hayri Bolay’ın yıllardır sürdürdüğü bir projenin Tanzimattan Günümüze Türk Düşünürleri adıyla bir külliyat olarak neşredilmesi bizleri heyecanlandırdı. Hocamızla yıllar önce bir görüşmemizde, “bizim şairlerimiz aynı zaman da düşünür olarak da değerlendirilebilir” demiştim. Hoca, o gün bu düşüncede olduğunu ve hatta bu konuyu temellendirmek için erken dönem Osmanlı metinlerinden başlayarak bir düşünce geleneği inşa etmemizin imkânından sözetmiş ve hali hazırda Ahmedî’nin İskender-nâme’si ile meşgul olduğunu söylemişti. Doğrusu ben, hikemi ve didaktik tarzda yazan şairlerimizin, hatta garamî tarzda yazan bazı şairlerin rubailerinde hayata ilişkin önemli tespitlerin olduğunu çeşitli vesilelerle dile getirmeye gayret ediyorum; şiir geleneğimiz, düşünce eksenli ele alınıp incelensin diye… Tarihçilerin kutbu değerli hocamız Halil İnalcık’ın ve İhsan Fazlıoğlu’nun son dönemlerde bu vadide dikkat çeken çalışmaları oldu. Süleyman Hayri Beyin de aynı çabanın içine girdiğini öğrenmek fevkalade anlamlıydı; İskender-nâme eksenli çalışma hayali fakiri duygulandırmıştı.

O konuşmamızda Süleyman Hayri Beyin bir müjde sadedinde dile getirdiği Türk Düşünürleri Projesi daha da dikkat çekiciydi. Öyle ya, “yok” denilen bir alanda “hayır, var” deme iddiasıyla yola çıkmak ve varlığı tespit edilen düşünürleri akademik dünyanın dikkatlerine sunmak anlamlıydı… Heyecanımdan merhum Mehmet Ali Aynî’nin İsmail Hakkı Bursevî kitabını hatırlamış, o gün konuyu merhum hocanın bıraktığı akademik mirasa getirerek doyumsuz bir sohbet yapmıştık. Şimdi bu hatıralarla ve yıllarca “yok”u “var”a tebdil etme hayaliyle çabalayan ilim adamlarının takipçisi olarak Süleyman Hayri Beyin külliyatını aldım, inceledim. Öncelikle “Tanzimat’tan bugüne” diyerek alanı daraltılan çalışmanın, bu zaman dilimi içinde sağlıklı bir tasnifle nitelikli bir tarih inşa edeceği umudundaydım… Bilhassa şu günlerde üzerinde bir çalışma yaptığım son dönem sufi ve müellif din adamlarımızdan Mehmet Zahit Kotku’nun yaşadığı dönemin eğitim, düşünce ve sanatına dair tespitlerin yapılmış olacağını tahmin ettiğim ciltlerden başlayarak eseri incelemek istedim. Peki, sonuç? Sonuç tam bir hayal kırıklığı…

Hazırlık aşaması uzunca bir dönemi alan bu külliyatta, elbette eksikliklerin, unutulan isimlerin ve kenarda, kıyıda, köşede kalan bazı düşünür, sanatkâr, ilim ve sanat adamının yanında kimi sufiler de görülmeye bilirdi… Lakin yazdığı eserleriyle tasavvufi ahlak kavramını yeniden güncelleyen, sözü ve sohbetleriyle yakın dönem toplumsal hayatımızı derinden etkileyen ve düşünceleri toplumu ve siyasi yapıları etkileyen bir kanaat önderinin unutulmasını anlamakta zorlandığımı itiraf edeyim. Devrin sufi-müellif şahsiyetlerinden merhum Mahmut Sami Ramazanoğlu’nun, şair ve müderris Muhammet Lutfî’nin ve benzeri nitelikte geleneksel kültürü günümüze taşıyan “köprü şahsiyetler”den bazılarının isimlerine baktım; maalesef “yok” hükmünde kayda alınmadıklarını gördüm. Yoku var’a dönüştürme çabasında bir proje olan bu külliyatın yeni yoklar varetme çabasında olduğunu söylemek istemem; lakin durum bu… Dönemin tasavvufî hayatına, dini-ilmi çalışmalarına ve ahlakçılarına ilişkin birer cilt tahsis edilmeseydi, bendeniz de bu arayış içinde olmazdım. Hocamız, Klasik Dönem Osmanlı Düşüncesi dersini Felsefe Bölümlerine koyan kadirşinas bir âlim olarak olması gerekeni yapmış ve düşünceyi bütün yönleriyle ele alan bir tasnif yapmıştır. Ne var ki, bu tasnifin içine olması gereken bazı isimleri koyma gereği duymamıştır.

Peki, bu işaret ettiğim isimler olmadan da olmaz mı? Elbette olur… Bu bir tercih meselesidir; neden şunu aldın, bunu almadın deme hakkına sahip değiliz. Fakat biz hocamızdan şunu öğrenmiştik: Hakkaniyet ölçüsüyle hareket etmek, geride kalıcı eser bırakmanın ön şartıdır… Bunu niçin söyledim? Şunun için: Ahlak konusunda doktora yapan bir “ağabeyimizi” veya bir tercüme yapan “arkadaşımızı” Tanzimat’tan günümüze gelen “ahlakçılar” arasında zikrederken, geleneksel ahlak düşüncesini günümüze taşıyan şahısları görmezden gelmeye anlam veremedik. Hocamız sayesinde çağımızın “büyük ahlakçı”larını tanıdık; ama bize öğretilen o “hakkaniyeti” arar olduk. Keza Hocamız sayesinde, Cumhuriyet döneminde dini düşünce ve hayata katkı sağlayan “çok değerli” birkaç ilim adamını tanımış olduk. Elbette hocanın vitrine koyduğu isimler, kendi alanlarında dikkat çeken değerlerdir; ama onları yetiştiren hocaları, samimi gayretle çalışan, nitelikli eserler telif eden, hak ve adalet ölçüsüyle milletin değerlerine değer katan hocaları görmezden gelerek “duygusal” tasnifler yapılırsa eserin değeri zayıflar.

Kendi ifadesiyle, hocamız “yaklaşık 60 senedir Türk ve İslam düşüncesinin araştırılmasıyla meşgul” bir değerimizdir. Bu projesi de 25 yıl sürmüş ve 7 cilt olarak yayımlanmıştır. Bir ömrün hikâyesi… Hoca, düşünce tarihi yazmanın müşküllerini de eserinde ayrıntılı bir şekilde tespit etmiş. Bütün bunlar güzel işler; eğer gördüğümüz eksiklikler, bir unutma sebebiyle kitaptaki yerlerini almamışlar ise, bu daha sonraki baskılarda telafi edilir… Yok, eğer, sevgili Hocamız ve projeye katkı veren arkadaşlarımız, hala “70’li yılların ayrıştırıcı zihniyeti”yle bir kısım isimleri “yok” ve bazı olmaması gereken isimleri de “var” sayıyorlarsa; işte o vakit işimiz zor! Zor diyorum, zira hocamızın ifade ettiği gibi, “Türk Düşüncesi kendi tabii mecrasına doğru gidiyor” diyor isek, bu düşünceye katkı koyan herkesi kucaklamayı bilmeliyiz. Nihayet, “yok” denileni “var” kılma çabamız yeni “yokluk” sebebi olmamalı…