Tinsellik Arayışında Latin Amerika Gezileri


Kiliseden ağlamaklı çıktım. Sonra gözyaşlarım adımlarıma eşlik etti, kuytu bir köşe bulamadan. Kilisede gördüğüm ihtiyar yerli kadındı buna sebep, içimi böyle acıtan. Karşımda ninem vardı sanki. Tıpatıp o. Ardımdan mı gelmişti, ta buralara… Yalınayaktı, giysileri sersefil. Derin bir keder içindeki gözlerini sagrariodan ayırmaksızın ayaklarını sürüyerek altarın yanına kadar yürüdü. Yanımdan öylece geçti nineciğim, birkaç ay önce yitirdiğim aziz varlığım. Beni görmüyordu.

2004 yılının Haziran ayında, gününü anımsayamıyorum ya şimdi, son haftasında bir gün olmalı, Kolombiya’nın Santa Fe de Antioquia adlı kasabasında oldu bu, oradaki Jesus Nazanero kilisesinde. “İnsan insana benzer” deriz ya, gezenlerin başına geliyor olmalı. Bilmem tevâfuk mu desem…  

Bu tevâfuk meselesi, Latin Amerika’daki gezmelerimde, alttan alta bir ilke gibi durmuştur hep. Bu diyara ilk vardığımda deja visite olarak adlandırılan daha önce bulunmuşluk hissi yaşamıştım. Bir ürküntü, bir şaşkınlık da olmadı bundan dolayı. 1978 yılında, yirmi yaşımda, Küba’ya gidecek bir heyete seçilmiş olduğumu öğrendiğimde de şaşırmamıştım. Bakarsanız şanslı bir tesadüf, beş parasız ve mesleksiz bir genç için. Lakin içten içe bunun tesadüf olmadığına hükmediyordum. Elbet gidecektim, zaman meselesiydi sadece.

“Elbet gidecektim” demem çocukluğumda yaşadığım esinlenmeden dolayıdır ki anlattığımda, -o deneyimi tabii- beni hiç anlamadığım metafizik ve psikoloji ilgisine düstursuz girme cüretinden dolayı bağışlatacaktır. Öyle dilerim. Çocukluğumun bir bölümünü köyde geçirdim, 5 yaşından ilkokula başlayacağım vakte kadar. Ninem ve evlilik çağındaki teyzem (dedem ben üç yaşındayken vefat etmişti) bakıyorlardı bana. Kışları neyse de tarla taban vakti geldiğinde ürkütücü yalnızlık bekliyordu beni. Irgatlık hali, tarlada çocuk istenen bir şey değildi. Kışın anlatılan masallardan dolayı hayal dünyam genişlemişti ya, korkuyordum; her şeyin bir ruhu vardı, kimi iyi kimi kötü. Bir pilli radyonun başında geçiriyordum o geçmek bilmez saatleri. Oyalanayım, arkadaşlık etsin diye pillere kıyılırdı. Yazın ortasında bir gün, bir müzik, bir şarkı!, Küba adındaki bir ülkeden… Transa geçmiştim. İçime ışık doldu. İçimi kıvandıran bir gizemle sarsılıyordum âdeta. Yetimlik duygusu ve yalnızlıktan doğan keder, endişe o anda aralandı: bir aydınlanma ânı, ruhu hissediş… Ve ben ona bağlandım. Benzer bir deneyim de ilk orucumu açtığımda olmuştu. Hangisi önceydi şimdi unuttum ama zamanları yakındır. Biz bir grup köyün çocuğu caminin avlusunda iftarı bekliyorduk. Hoş bir âdetti, çıkınlarımızda bir pişi, ufak bir parça peynir ya da salatalık turşusu, doymamamız gerekiyordu ya, orucun anlamını, nimetin değerini bilecektik o pratikte. Davulcu da bekliyordu, ezanla birlikte çalacaktı. Nitekim vakit geldi; ezandan çok davulun sesini duyuyordum, evet yakınımdaydı ama sanki bilmediğim bir yerden geliyordu. “Kutsal olan”ı hissettiğim, sevginin bir hüzme olup içime ağdığı an… Ve ben ona bağlandım. Bu iki deneyim, daha sonraki deneyimlerimin -şiirin gelişi, aşk gibi- şekillendirdiği matrisi oluşturdu. Sanırım öyle oldu.

 

 

Şarkıya gelince; “Quantanamera” adlı bu şarkıyı o yıllarda Kuzey Amerikalı protest şarkıcı ve besteci Pete Seeger dünyaya tanıtmıştı. Bizde de sevildi. Kübalı Joseito Fernandez Diaz ve  İspanyol Julian Orbon, bu şarkıcı ve besteciler Küba Devrimi öncesinde sözlerini Jose Marti’nin (Küba’nın bağımsızlık önderi, şair ve denemeci) bir şiirinden uyarlayarak Küba mambosu ve bolerosu tarzlarının üzerinden bestelemişlerdi bu şarkıyı. Türkiye’de Jose Marti ve Pete Seeger bilinir de diğerlerini bilen var mıdır bilmem. Bunları ben 1978 yılında yerinden öğrenecektim.

 

 


 

(Gelecek yazı: 1978 Yılının Kübasında Ne Gördüm)

Yeni yorum ekle

Resimli CAPTCHA