Tüh, Yine mi Sınıfta Kaldık?


OECD raporu yayınlandı, malumunuz. 72 ülkede gerçekleştirilen eğitim araştırması sonuçlarının da yer aldığı Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı Araştırma raporuna göre, fen bilimleri ve matematik alanında Meksika ile birlikte en son sırada yer aldık. Bu raporu kim hazırladı, hangi kriterleri esas aldı gibi sorular sorup, kendimizi teskin edici cevaplar verebiliriz. Fakat bunların gerçeği gizlemeye bir yararının olacağını sanmıyorum. Durum ortada. Böyle bir rapor olmasa bile, hepimizin gözlemlediği basit bir gerçek var; ulusal ve uluslararası pazarlarda neyi, kaça sattığımız. Benim amacım, bu konuda ağlayıp, ağlatmak değil. Yıllardır raporlar hazırlanıyor, makaleler kaleme alınıyor, araştırmalar yapılıyor. Büyük bir bölümü işlerin yolunda gitmediğini ortaya koyuyor. Önceki yıllara oranla eğitime ayrılan payın çok ciddi oranlarda arttığını da biliyorum ama bir yerlerde bir şeyler yanlış gidiyor.

Sınıf Gerçeğimiz, Sokak Gerçeğimiz

Sıkça tekrar ettiğim bir cümleyi bir kez daha söyleyeyim; bizim sınıf gerçeğimizle sokak gerçeğimiz birbiriyle örtüşmüyor. Öğrendiklerimizin/öğrettiklerimizin gündelik hayatta reel bir karşılığı yok. Neyi ne kadar öğrenirsek/öğretirsek “olmuş” olacağımıza dair bir ölçümüz yok. Her seferinde, ezberci anlayışı terk edip, interaktif, öğrenci merkezli bir eğitime geçiyoruz, geçeceğiz, geçtik dememize rağmen, sonuç değişmiyor; hala ezberle, unut noktasındayız. Mezun olduktan üç beş yıl sonra, öğrendiklerimizin büyük bir bölümünü umutluğumuzun hepimiz farkındayız.  Daha vahimi ise hala bir model arayışı içinde olmamızdır. Bu hem orta, hem de yükseköğretim için geçerli. İlgili ülkenin “eğitimini ve öğretimi” inceleme amacıyla yurtdışına heyetler gönderiyoruz, yurtdışından heyetler kabul ediyoruz, öğrenci, öğretmen ve akademisyenler gönderiyoruz. Oradan dönenler bize “ne kadar mükemmel bir eğitim sistemlerinin” olduğunu anlatıp duruyorlar ama nedense bir türlü bize yansımıyor.  Özellikle eğitim fakültelerimizde,  daha iyi bir eğitim için yapılmış ve yapılmakta olan yüzlerce araştırma var. Bunların da eğitimimize yansımadığı anlaşılıyor. Hani bütün bu araştırma/bilimsel çalışmalar boşuna mı yapılıyor gibi bir hisse kapılıyoruz. Bu çalışmaların amacı muhatabı biz değilsek, kim, kimin için yapıyor? Somut bir örnek vermek gerekirse dil öğretimine ilişkin yapılan onca araştırmaya/bilimsel çalışmaya,  kitaba makaleye, bildiriye rağmen neden bir değişiklik göremiyoruz. Dil konusu böyle de diğer alanlarda çok mu farklı? Kolayca evet diyemiyoruz, zaten rakamlar ortada. Bunları hepimiz biliyoruz. Çözüm ne sorusuna, takdir edersiniz ki, bir iki sayfalık bir yazıda ayrıntılı bir cevap vermek mümkün değildir. Belki bir iki hususa dikkat çekmek yararlı olabilir. 

Model Arayışı

Öncelikli sorunlarımızdan biri başarılı bir modeli tespit etmektir.  Uzun uzadıya başarısızlığın nedenlerini aramak yerine başarılı bir modelin tespiti işimiz önemli ölçüde kolaylaştırılabilir.  Ülkemizde Avrupa/gelişmiş ülkeler standardında eğitim veren orta ve yüksek öğretim kurumlarımız var. Orta öğretim düzeyinde tespit edilecek başarılı bir kurumun ya da kurumların, hangi kriterleri yerine getirdiği, nasıl bir eğitim sistemi uyguladığı, kısaca altyapı/donanım, öğretmen ve öğrenci niteliğini tespit açısından yapılacak bir çalışma diğer okullarımızda neyi eksik veya neyi fazla yaptığımızı ortaya çıkarabilir. Diğer bir ifadeyle, başarısı herkesçe malum olan bir Galatasaray, Alman ya da Fransız Lisesi inceleme konusu yapılabilir. Yapılacak tespitler sonucunda, diğer okullarımızın hangi açılardan yetersiz olduğu ortaya çıkarılabilir ve emek/dikkat bu eksikliklerin giderilmesine yoğunlaştırılabilir. En azından başarısızlığın nedenleri tespit edileceği için, bunca yatırıma rağmen öğrencilerimizin neden başarılı olmadığı anlaşılmış olacaktır ve buna göre önlemler alınacaktır. Aynı durum yükseköğretim için de geçerlidir. Her yıl yapılan dünyanın en iyi üniversiteleri sıralamasında ilk beş yüze giren yüksek öğretim kurumlarımızın yapısı incelenip, bir model tespit edilebilir. Bu işler yasa/yönetmelik değiştirerek düzelecek gibi görünmemektedir.

Öğretmen Yetiştirme Sorunu

Her şey o kadar karman çorman hale geldi ki, neresinden tutup kaldıracağımızı bilemiyoruz. Milli Eğitim Bakanlığının müfredatı yenileme çabaları takdir edilecek bir girişimdir ancak temel sorunun ders kitapları değil, ders/leri verecek öğretmen olduğu ortadadır. Ana hatlarıyla söylersek, öğretmen yetiştirme konusunda ne bir programımız,  ne de kriterlerimiz var. Eğitim Fakülteleri esas itibariyle öğretmen yetiştirmek,  Fen ve Edebiyat Fakülteleri ise bilim insanı/araştırmacı yetiştirmek için kurulmuştur. Halen bu fakültelerden ne kadar donanımlı öğretmen yetiştirildiği tartışmaya açıktır. Fen, Edebiyat, Fen-Edebiyat, Beşeri Bilimler ve benzeri adlarla açılan bütün fakülteler dolaylı olarak öğretmen yetiştirmektedir. Öğretmenlik hakkı verilmediği takdirde, eğitim fakülteleri dışında kalan fakülteler öğrenci bulamayacaktır. Bilim adamı yetiştirme iddiası ise sadece kâğıt üstündedir. Bilindiği gibi bu fakülteler Pedagojik Formasyon programlarına katılarak, öğretmenlik için sınava girme hakkını elde etmektedirler. Madem bir formasyonla öğretmenlik yolu açılmaktadır, o zaman eğitim fakültelerine ne gerek var? Fen ve Edebiyat Fakülteleri bilim adamı yetiştirdiği için doğal olarak öğretmenlik programından bir farklı müfredat uygulamaktadır.  Ortada anlaşılması gerçekten güç bir durum var ve bu yıllardır devam etmektedir.  Hâlihazırda Fen ve Edebiyat Fakültelerinin özellikle Fen bölümleri, öğrenci bulamadığı için kapandı/kapanmaktadır. Bunun için bir önlem alındığına tanık olmadık. Diğer yandan,  işsiz mezun sayısı her yıl arttığı halde öğrenci alımları, kontenjan sınırlaması olmaksızın devam etmektedir.  Mezunlar işsizlik nedeniyle,  normal öğretmen maaşlarının yarısı bir ücretle çalışmaktadırlar. Bu gidişle önümüzdeki yıllarda bu kapılar kapanmış olacaktır.

Kafa karıştıran durumlardan biri de örgün eğitimdeki, özellikle sosyal bölümlerin bir de açık öğretim fakültelerinde açılmış olmalarıdır. Buradan mezun olanlar da, formasyon almaları halinde öğretmen olmaları mümkündür. Bir bölüm, diyelim ki Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü hem Edebiyat, hem Fen hem de Açık Öğretim Fakültelerinde eğitim almaktadır. Bu durumda şu soruyu sormamız gerekmektedir. Eğer her birinin programları farklıysa ve her biri farklı konularda bir uzmanlık kazanıyorsa, hepsinin aynı kategoriye sokulup öğretmen olmaları nasıl mümkün olmaktadır? Eğer aynıysa neden triplikasyon yapılmaktadır; Farklı Fakülteler aynı bölüm! Bir adım daha ileri giderek şu soruyu sormamız gerekiyor? Eğer açık öğretim fakültelerinden mezun olan öğrenci formasyon alarak öğretmen olabiliyorsa, yurt genelinde yüzü aşkın üniversitede bu bölümlerin açılmasının anlamı ne?

Fakülte ayrımı gözetmeksizin öğretmenlik bölümlerine, üniversiteye giriş sınavlarında ilk üç yüz bine giren öğrenciler tercih etmektedir. Herhangi bir puan barajı gözetilmemektedir. Vahimdir ama öğrenci bu bölümleri/fakülteleri tercih olarak en son sıraya koymaktadır. Bu da doğal olarak eğitimin kalitesini düşürmektedir. Mezun olunca nasılsa iş bulamayacağım duygusu, başarı oranını iyice düşürmektedir. Son sınıfa geliş bir öğrencinin, biz mezun olunca ne iş yapacağız diye sorması, tercihlerin bilinçli değil zorunlu olduğunu göstermektedir. Bir toplumsal talep olarak açılan akademik birimlerin zamanla kitlere dönüşmesi tehlikesi uzak değildir ve üzerinde durulmalıdır. 

Bir Model Önerisi

Hem bilim insanı hem de öğretmen yetiştiren kurumların köklü bir biçimde gözden geçirilmesi gerekmektedir.  Her iki alan için de mutlaka bir baraj puanı konulmalıdır. Müfredatları amaca yönelik olarak yeniden düzenlenmelidir. Öğretmen dört yıllık bir eğitimden sonra herhangi bir dersi öğrenciye anlatmakta güçlük çekiyorsa, bir yerde yanlış yapıyoruz demektir.  Öğretmenlik bölümleri için şöyle bir model üzerinde düşünülebilir. Birinci sınıf hazırlık, iki, üç ve dördüncü sınıf bölüm dersi, beşinci sınıf/yıl yüksek lisans olarak düzenlenebilir.  Öğretmenlikte tezli ya da tezsiz yüksek lisans koşulu getirilmelidir. Sınavlarda alan soruları yüzde seksen, genel yetenek ise yüzde yirmi olmalıdır. Aday öğretmenlik uygulaması devam etmelidir.

Uygulanması çok zor görünebilir ama eğer bilim insanı yetiştirilecekse Eğitim dışında kalan Fen, Edebiyat ve Beşeri Bilimler gibi Fakültelerin sayısı ciddi oranda azaltılmalıdır. Buraya gelecek öğrenci, mezun olduğunda bilim insanı/araştırmacı olacağını önceden bilerek ve kabul ederek gelmelidir. Matematik, Fizik, Kimya, Biyoloji gibi temel bilimler bölüm sayıları en fazla artı eksi on civarında olmalıdır. Bu bölümlere tıp, eczacılık, hukuk vb. fakültelerde olduğu gibi yüksek puanlarla öğrenci alınmalıdır ve baraj mutlaka olmalıdır. Her bölüme en çok yirmibeş öğrenci alınmalı,  her öğrenciye, öğrenciliği süresince burs verilmeli ve mezun olduktan sonra iş garantisi olmalıdır. Mezuniyet not ortalaması 80’nin altında olmamalıdır.    Bu şekilde seçilerek alınacak 250-300 öğrenciden 15-20’si ulusal, 1-2’si uluslararası nitelikte matematikçi, kimyacı, biyolog olarak yetişse, beş on yıl içinde ortaya çıkacak tablo tahmin etmek zor değildir. Bunları yapmak sadece bir irade beyanına bağlıdır. Mutlaka böyle olmalıdır gibi bir iddiamız yok ama bu ya da benzer bir model hayata geçirilmediği takdirde sınıfta kalmaya devam edeceğiz gibi görünmektedir.