Bizim Halk Müziğimiz de Aslında Tekke Orijinlidir

31 Ağustos 2020

Yıllardır çalışmalarını sessiz sedasız gerçekleştiren Bakır Karadağlı sadece iyi bir icracı değil, aynı zamanda bölgesinin müziği için çalışmalar yapan bir sanat adamı… Öyle ki, Urfa müziğinin ihtiyacı olan sesler için Urfa Tanburu’nu oluşturan Karadağlı, bu konu için patent bile almayı aklından geçirmemiş bir kişilik. Müziğimizi halk müziği ya da klasik müzik olarak tasnife karşı olan Karadağlı, Urfa müziğinin temelinin tekke müziği olduğunu söylüyor. Hem halk müziğimiz hem de Urfa kültürü için önemli isimlerden Bakır Karadağlı ile Urfa müziğini ve sanat hayatını konuştuk…

 

Türk Halk Müziğine yıllarca hizmet etmiş biri olarak bize kendinizden bahseder misiniz?

Image

Yedi çocuklu bir ailenin üçüncü çocuğuyum. Müziği seven bir ailede büyüdüm. Anne tarafımdan, Urfa’nın ünlü hafızlardan İncirkuşu Hacı Hafız’ın (Mehmet Tahir İnci) torunuyum. Kıraati çok düzgün nevi şahsına münhasır, etkili bir sese sahipti. Annem de bir hafız kızı olmasına rağmen, bendeki müzik yönelişini desteklemiştir. Hiç unutmam ilk sazımı alırken, Urfa’da kelep (inci gerdanlık) dediğimiz takısını satarak almıştır. Babam, Urfa geleneksel müziğini bilen biriydi. Çok uzun yıllar ticaretle uğraşmış ama son zamanlarda Köy Hizmetleri’ne girmiş, oradan da emekli olmuştur. Çok aktif, sevilen, aynı zamanda uzun yıllar mahalle muhtarlığı yapmış biriydi.

Dini bir eğitim aldınız mı?

Büyük mutasavvıfları tanıdım, onlarla temasım oldu ama dini eğitimi sadece ailemden aldım. Tasavvufla çok temasım oldu. Meylim o tarafa idi zaten. Her zaman özel ilgi alanıma girdi.

Urfa halk müziği ve tekke müziği ilişkisini izah eder misiniz?

Bizim halk müziğimiz de aslında tekke orijinlidir. Tekkelerde icra edilen müzikle, ladinî dediğimiz müzik aynı formdur. Tekkelerde icra edilen mûsıkîde söz tasavvufidir. Bu tekke etkisini Urfa düğünlerinde halay çekenlerin toplu nidasında bile görebiliriz. “Halaaah, halaaaah heeey….” diye duyulan coşku ifadesi, tekkedeki “Allaaah, Allaaah, Haaay” zikrinin bozuk söylenişinden başka bir şey değildir. Aynı şey Antep düğünlerindeki “Yaaaah, yaaah yaaaaaaaah…” toplu coşku ifadesinde de vardır. Bu ise “Ya Allaaah, Ya Allaaah, Ya Allaaaaah…” zikrinin halk ağzındaki bozulmuş şeklidir. Bu, kanaatimce halkın tekke mensubiyetinin tezahüründen başka bir şey değildir. Geleneksel Urfa’da eğlence müziği icracısı aynı zamanda tekkede, mevlitlerde zakirdir.

 

Esinlendiğiniz hocalarınız kimler oldu? Çalışmalarınızı üst düzeye nasıl taşıdınız?

Tenekeci Mahmut’u bilirsiniz (Urfa’nın kaynak kişilerinden en önemlisi), Mûsikî Cemiyeti’nin halk müziği şubesini o çalıştırıyordu. Urfa müziğini Tenekeci Mahmut Amca’dan, bağlamayı Doğan Rastgeldi’den öğrendim. Daha sonra da ilk ustamız yüz yüze eğitim olmasa da Mehmet Nacak’tan bağlamayı ilerlettim. Daha sonra yollarımız yine Urfalı olan Mehmet Özbek hocamla keşişti. Kendisi müzik konusunda ufkumuzu açan, bizi yönlendiren, geliştiren büyüğümüzdür. Mehmet Özbek hocam benim rol modelim olmuştur.

Urfa’da mûsıkî icrasının en belirleyici farkı nedir?

Urfa’nın geleneksel icra tarzında Türk müziği ayrımı yoktur. Sanat müziği,halk müziği gibi bir ayrıma hiçbir zaman gidilmemiştir. Tenekeci Mahmut Amca’lar da öyle yapardı. Urfa’da fasıl anlayışı içerisinde icra yapılır. Urfa’da mûsıkî icrasında fasıl tertibi esastır. Farkı,şarkıların,türkülerin, gazellerin, hoyratların fasıl içerisine belirlenmiş bir tertiple okunmasıdır.

Ayak kavramını makam karşılığında mı kullanıyorsunuz?

Ayak makam karşılığı kullanılmaz. Uzun havanın kendisine has özelliklerini hatırlatan özel ezgilerdir. Urfa divanı dediğimizde, şiirle birlikte okuyucuyu gazelin ezgisine hazırlayan ritmik kısım akla gelir. Urfa divan ayağı dediğimizde bir özel anlatımın özel ezgileri akla gelir. Ayak budur. Özel bir tarza hazırlama ezgisidir. Bir uzun hava icra edilirken yapılan açışta ayaktır. Bunun yerine aynı makamda bir taksim yaparsanız,bu ayak olmaz. Ayaklar makam karşılığı bir müddet kullanıldı ama daha sonra camiamız yapılan bu yanlışı gördü ve döndüler. Urfa gibi makamı esas alan yerlerde ayak, makam karşılığı olarak zaten bu hiç kullanılmıyordu. Türkülerimizi biz şöyle tanımlıyoruz; “Hicaz dizisinde türkü”. Hicaz makamında türkü demek de doğru değil. Fakat Urfa’da özellikle hicaz makamında türkü deseniz de oluyor, çünkü hicazın işleniş biçimini türkülerde hissediliyor.

Urfa yöresinin enstrümanlarında klasik sazlar kullanılıyor bunun nedeni nedir? Sizin tasarımınız olan Urfa Tanburu’nu nasıl icat ettiniz? Bir ihtiyaç mı hasıl oldu?

Yukarıda izah etmeye çalıştığım Türk müziği formlarının bir çoğunun icrası klasik sazların kullanılmasını gerektiriyor. Bunun yanında bağlama da Urfa meşklerinde kullanılıyor, fakat klâsik sazlar yanında bağlama volüm olarak zayıf kalıyor. Bu durumdan kaynaklanan bir ihtiyaç hissediliyordu. Bir de bu bölgeler Azeri müziği içerisinde değerlendirilir. Tar tınısına benzer bir tını hep ihtiyaçtan dolayı istenmiştir. Tenor  seslerinin karşılığı olarak, haykıran bir saz isteniyordu. Bu ifade için bağlamada tiz bölge çok dar. Tasarladığım Urfa Tanbur’unda bu ihtiyacın karşılandığını görebilirsiniz.

Bu buluşunuzda bu bölgeyi çok iyi tanıyor olmanızın da etkisi oldu mu?

Tabii ki  bunların hepsi birbirini tamamlayan unsurlar. Önce ihtiyaç ortaya çıkıyor, o ihtiyaç doğrultusunda da saz geliştiriliyor.

Urfa Tanbur’unun patentini aldınız mı?

Almadım. Yaygınlaşması benim için daha önemliydi.

Devlet Konservatuarı’ndaki görevinize öğretmenlikten sonra mı başladınız?

Konservatuar’da bağlama hocası ihtiyacı doğunca bana bir teklif geldi. Bunun üzerine Üniversite ve Milli Eğitim, yazışmalarla aradaki engelleri hallettiler ve bu sayede ben ders vermeye başladım. Bir yıl böyle devam etti. Sonra öğretim elemanı sınavı açıldı, kazanınca öğretim görevlisi olarak Gaziantep Üniversitesi Türk Müziği Devlet Konservatuvarı’na atandım. Urfa’da Devlet Korosu kurulunca oraya geçiş yaptım.

Türk müziğinin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Image

Türk müziği çok büyük bir değer. Fakat sunumla ilgili ciddi sıkıntılarımız var. Hani bir halk deyimi vardır ya ‘’Sen bal satıyorsun ama yüzün sirke satıyor’’ diye. Sanki durumumuz bunun gibi. Bunu sadece sanatçılar açısından söylemiyorum. Nitelikli konser salonu sıkıntısı, profesyonel sahne tasarımı eksikliği gibi sorunlar “Deryayı aşıp gölde boğulmak’’ gibi bizi menfi olarak etkileyen hususlardır. Diğer taraftan icra ettiğimiz müziğin yaşayan müzik olmasına dikkat etmemiz gerektiğine inanıyorum. Yaşayan müziklerin gerek halk nezdinde, gerekse münevver kesimde bir karşılığı vardır. Müzik duyguların coşkun olarak anlatıldığı bir sanattır. İcracının anlatırken icranın haletine bürünmesi, izleyenin, dinleyenin de bu haleti hissetmesi gerekir. Bunu sağlamak sadece müzik insanlarının altından kalkacağı bir şey değildir. Mesela, klâsik müziğimizde çok önemli eserler olmasına rağmen yaşaması itibari ile çok büyük sıkıntılar var. Yani günümüz insanları bu müziği anlamaz ve anlatamaz oldu. İşte bu problemi ortadan kaldırmalıyız.

Nedir problem?

Dilden kaynaklanan ciddi bir problem var. Klâsik eserlerin dilini artık kullanmıyoruz. Dili kullanmadığımız için de söylediğimiz eseri anlamıyor ve halka da anlatamıyoruz. Hatta Türkçe açıklamasını yaparken bile anlamların birçok farklı versiyonu ortaya çıkıyor. Maalesef dilden dolayı bir tezata düşmüş durumdayız.

Klâsik müziğimizin konusu, muhtevası çok zengin idi. Orta dönemde ve günümüzde şiir konusu itibariyle zayıflamış, iki şahsın ilişkisine kadar indirgenmiştir. Türkülerin başarılarının sırrı burada yatar. Günümüzde de konu itibari ile türkülerde her şeyi bulabiliriz. Klâsik müzikte de bu muhtevayı koruyabilseydik daha ileri bir seviyede olabilirdik. Azerbaycan buna en güzel örnektir. Bu problemi sadece klasik müzikte değil çocuk müziklerinde ve diğer müzik türlerinde de görmekteyiz. Bu problemleri çözebilmek için önce yerel müziğimiz, sonra ulusal, daha sonra da evrensel müziğin kavranması lazım. Bu konuda yine yüz akımız Azerilerdir. Bunu ısrarla belirtmek lazım.

 

Yararlandığınız başka kaynak kişiler kimlerdi?

Ahmet Uzungöl rahmetli çok istifade ettiğim önemli kaynaklardan biridir. Çok önemli icracılardandır. Ne yazık ki Urfa dışında pek kimse tanıyamadı bu isimleri. Bunlar çok mütevazı insanlardı. Bir de onun ağabeyi Halil Hafız vardır. İkisinin de ses kalitesi birbirine çok benzerdi. Ben daha çok Ahmet Uzungöl’den etkilendim. Onların beslendiği kaynak ise Hacı Nuri Hafız’dır. Urfa’nın çok önemli bir icracısıdır. Bir diğer istifade ettiğim kaynak Dede Osman’(Aydın)dır. İbrahim Özkan ve Mercan Özkan’dan da çok istifadem olmuştur.

 

BAKIR KARADAĞLI KİMDİR?

1961 yılında Şanlıurfa’da doğdu. İlk, orta, lise ve yüksekokulu Şanlıurfa’da bitirdi.Müzikle ilgisi ortaokul sıralarında başladı. Okul korolarında ve Şanlıurfa Mûsıkî Cemiyetinde çalışmalar yaptı.

1978-1988 yılları arasında yurdun çeşitli yerlerinde öğretmenlik yaptı. Bu sırada çeşitli derleme, araştırma ve beste çalışmaları yaptı.

1988 Yılında Gaziantep Üniversitesi Türk Mûsıkîsi Devlet Konservatuarı’nın açmış olduğu öğretim elamanı sınavını kazanarak Devlet konservatuarına öğretim görevlisi oldu.

1990 yılında Şanlıurfa’da kurulan Kültür Bakanlığı’na bağlı Devlet Türk Halk Müziği Korosu’na bağlama sanatçısı olarak atandı. Harran Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Müzik Öğretmenliği Bölümünde ve Şanlıurfa Güzel Sanatlar Lisesi’nde bağlama dersleri verdi.

Halen Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel müdürlüğü Urfa Devlet Türk Halk Müziği Korosundaki asli görevi olan bağlama sanatçılığı ve Koro Şefi V. görevini sürdürmektedir.

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.