Necdet Subaşı ile Bilim ve Hayata Dair

30 Ekim 2015

Din sosyolojisine yıllarınızı verdiniz. Din sosyolojisi şu anki birikimiyle, Türkiye’de din olgusunu doğru tespit edecek bir düzeye geldi mi?

Maalesef istenilen düzeyde sayılmaz. Din sadece ülkemizde değil dünya ölçeğinde de üzerinde ısrarla durulması gereken bir fenomen. Bugün dinin içine karışmadığı bir olay yok gibi. Aslında bütün zamanlarda bu böyleydi. Bir akademik gaflet özellikle Türkiye ölçeğinde dine karşı ilgileri göz ardı ediyor. Dinin gereklerine uygun bir şekilde yaşamak isteyenlerin genel toplum içindeki yerleri, talepleri, dönüşümleri ve dönüştürücü adımları derinlemesine incelenmeyi hak ediyor. Bizim gibi Batılılaşmayı dinle hesaplaşma üzerinden gerçekleştirmeye çalışan ülkelerde kayıplar da kazanımlar da soğukkanlı bir değerlendirmeyi hak ediyor. Pek çok ilahiyatçı var, pek çok sosyolog var ama 'burada, bu coğrafyada neler oluyor sorusu?' hâlâ askıda, cevap verecekleri bekliyor.

Sizin “Yaz Dediler Anı” kitabınızla, toplumun biyografisi ile kişisel biyografiyi kesiştirme çabalarınıza şahit olduk? Bu ikisi arasında nasıl bir geçişkenlik var ?

Evet bunu denemeye çalışıyorum. Gerçekliği ihmal eden, fantastiği olmasa da olur havasında önümüze çıkaran bir yaklaşım tarzından uzak duruyorum. Edebiyatın fiili gerçekliğe yaslandıklarında çok besleyici damarlar bulacaklarını düşünüyorum. Geçmişi yücelten geleceği abartan bir dil yerine bugün bize ne söylerde yoğunlaşıyorum. Kendi kişisel yaşamım bile eğer doğru bakmayı başarabilirsem toplumun belli başlı kodlarını çözüp anlamada pekâlâ ilginç bir veri sağlayabiliyor. Ben bunun neden ihmal edeyim. Kaldı ki oldukça sorunlu sayılabilecek süreçlerden geçtik, bir ömür boyu sakladığımız hikâyelerimiz var. Deştikçe açılan, dokundukça köpüren bir belleği daha fazla öyle kendi hâline bırakamayız. Ben bunu yaptım, kendime dokundum.

Facebookta gitgide bilimsel kimlik sorgulamasını andıran söylenişleriniz var. Bilimsel toplantıların tek düzeliğinden şikâyet eder gibisiniz..Son 2 kitabınızı da dikkate aldığımızda sosyolojiden hayatın sıcaklığına bir kaçış var gibi…

Sosyal medyanın hükümferma olduğu mecralarda hız ve haz birbirini kovalıyor adeta. Bu kanalları hemen herkesin kullanmaya can attığını da görüyoruz. Burada binlerce takipçinin zayıf ve verimsiz ilgilerle kendilerini yoran koşuşturmalara daha sahih, sağlıklı ve geliştirici örneklerle karşı çıkmak gerekir. Doğrusu ben akademik yaşamımla bürokratik kimliğim arasında gidiş gelişlerle ilerleyen bir hayatı daha özde birikmiş hikâyelerle buluşturarak ele almak istedim. Şikâyet ettiğim söylenemez. Ama bir tek düzeliğin her zaman dışsal gerekçelerle oluşmadığını, bizim kendi hâllerimizden kaynaklanan bir içe kapanmışlığın da hepimizi birer suskuna dönüştürdüğünü gözlüyoruz. Ben konuşmayı seçtim.

Zamanın Behrinde Ramazan Hikayeleri”nde de “Yaz Dediler Anı” kitabında da ağırlıklı vurgulardan biri aile... Bu bir sığınma vurgusu mu?

Aile bir hayli önemli. Çoğu artık hayatından aileyi çıkarmış gibi bir hayat sürüyor. Annemiz, babamız, eşimiz ve çocuklarımız, bütün çeşitliliğiyle kocaman aile yapıları birer bire çöküyor. Aile nostaljisi herkesin dilinde ama bu bütünlüğü sağlamaya yönelik bir zihniyet dünyasından da hızla uzaklaşıyoruz. Ben öykülerimde bütün sevinçlerimizi, huzur ve güvenliğimizi tahkim eden asıl kaynağın ev olduğunu, onun da içinde aile olmaksızın sadece bir bina olarak yer kapladığını göstermek istiyorum.

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.