Türkiye'nin Modernleşme Sürecine Yeniden Bakma İhtiyacı

11 Kasım 2015

            1980 sonrası ortaya çıkan yeni durum, modernleşme, terakki ve teknolojiye bakışımızı tekrar gözden geçirmeyi gerekli kılıyor. Çünkü Türkiye’deki ekonomik gelişmelere paralel biçimde maddi refah düzeyi yükseldi, Avrupa ile temaslar daha da arttı, teknoloji kullanımı yaygınlaştı. Bu durumdan, geçmişte modernleşmeye, teknolojiye mesafeli, hatta tepkiyle yaklaşan dindar/muhafazakâr kesim de oldukça etkilenmekte. Özellikle genç kuşağın –dindar/muhafazakâr veya seküler olsun- yeni teknoloji ile kurduğu yoğun ilişki ve bu ilişkinin doğurduğu yeni dil, yeni yaşama biçimi, modernleşme, terakki ve teknoloji konularında bizi tekrar düşünmeye zorunlu kılıyor.

            Yaklaşık iki asırdan beri İslâm toplumlarının ana sorunu, hemen her alanda geri kalmışlık, Avrupa medeniyeti, bilim ve teknolojisinin bu toplumlar üzerindeki egemenliği ve söz konusu egemen ülkelerce “evrensel uygarlık”ın dışına itilip ötekileştirilmeleridir. Bu geri kalmışlığın İslâm ülkelerinde genel anlamda bir özgüven kaybı yarattığı, hatta kendi gen, inanç ve kültürlerine karşı bir şüphe uyandırdığı da malumdur. Buna karşı kimi aydınlar mazideki altın çağı hatırlayarak  (kimileri asr-ı saadete, kimileri Osmanlı’nın ihtişamlı devirlerine atıflarda bulunarak), kimileri ise Kur’an ve hadislerden kanıtlar sunarak, bu toplumun alt katmanlarına değin yayılan özgüven kaybını, hatta İslâm toplumlarının geri kalmışlığını dinlerine bağlayan “oryantalist” kaynaklı şüpheleri gidermeye çalıştılar/çalışıyorlar.  Doğrusu İslâm toplumları içinde, bu sorunu en tahripkâr ve somut biçimde yaşayan da Osmanlı Devleti ve sonrasında kurulan Türkiye Cumhuriyeti olmuştur. İşte bu nedenle, geri kalmışlık, medeniyet, terakki, bilim, teknoloji gibi sorunlar, Osmanlıdan günümüze değin, Türk aydınlarının gündeminde ilk sırayı işgal etti/ediyor… Bu sorunla ilk kez yüz yüze gelen Tanzimat kuşağından başlayıp günümüze değin; Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa, Ahmet Midhat Efendi, Mehmet Âkif, Tevfik Fikret, Yahya Kemal, Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Peyami Safa, Necip Fazıl, Ahmet Hamdi Tanpınar, Cemil Meriç, Nurettin Topçu, Ali Bulaç, İsmet Özel, Sezai Karakoç vb. pek çok aydın, bu konular üzerinde durdu.  Osmanlıdan günümüze dönemin koşullarına göre, bu konuya bakışta elbette ki derin farklılıklar ortaya çıktı. Bu görüş farkı, seküler/Batıcı aydınlarla, muhafazakâr ve dindar aydınlar arasında uç noktalara kadar vardı. Ancak görüş farkı, yalnızca bu aydınlar arasında değil, dindar aydınlar arasında da başgösterdi. Örneğin İsmet Özel’in medeniyete, ilerlemeye, modernleşmeye, teknolojiye bakışıyla, Mehmet Âkif’in bakışı arasında farklar olduğu görüldü. Kısaca, söz konusu sorun karşısında hemen tüm İslâm toplumlarında, derin görüş ayrılıkları çıktı ve bu ayrılıklar hâlâ sürmekte. Hatta denebilir ki, başta Türkiye olmak üzere, İslâm toplumlarının tümünde, toplumsal/siyasal/ideolojik çatışmaların temelinde “medeniyet/modernizm/ilerleme” konusundaki fikir ayrılıkları önemli bir yer tutar. Bu ayrılık, Türkiye Cumhuriyeti gibi radikal kopuşlar ve retler/kabuller içeren müdahaleci/otoriter modernleşmeci yöntemi benimseyen toplumlarda, devlet-millet, aydın-halk arasında onulmaz yaralar da açmıştır. Bu nedenle “modernleşme” günümüzün de ana konusudur ve konuya hâlâ seküler/akademik bir bakış egemendir. Hatta Türkiye’de egemen sosyoloji, “modernleşme”yi, toplumun “ilerleme”, “medeniyet” ve “çağdaşlaşma”ya yönelik tepkilerini, seküler ve Batıcı bir gözle ve Batılı şemalar içinde okumaya odaklandığı için, geniş muhafazakâr/dindar halk tabakasının ve aydınların “modernleşme”ye karşı tepkilerini de çoğu kez yanlış ve önyargıyla değerlendirmiştir. Aynı bakış, geçmişte MSP/Refah Partisi, ardından ANAP ve AK Parti ile yükselen dindar/muhafazakâr siyasal “hareket”i ve bu hareketin halk nazarında gördüğü itibarı da açıklayamamış, hatta –son seçimdeki gibi- gerçeğe uymayan seçim analizleri yapmış, bu hareketlerin yükselmesini bir “geriye dönüş/irtica” kodu ve kaygısıyla çözümlemiştir.  Buna karşılık Şerif Mardin’den itibaren Nilüfer Göle, Cihan Aktaş, Necdet Subaşı, Besim Dellaloğlu gibi aydınların, konuya egemen seküler akademik bakış dışında yaklaştıklarını, muhafazakâr dindar kesimlerin modernleşmeye karşı reflekslerini daha nesnel biçimde okuduklarını, böylece Türk sosyolojisinde egemen çizginin dışında bir “modernleşme” analizi örneği verdiklerini de belirtmek gerek. Akademinin dışında elbette İsmet Özel’in, Ali Bulaç’ın, Cihan Aktaş’ın, Sezai Karakoç’un yazdıkları bu konuda okurlara bir fikir vermişti. Ancak bunlar, dikey ve uzun soluklu araştırmalar olmayıp, Müslüman bireyi uyarıcı, sarsıcı, ufuk açıcı düşünsel/sanatsal denemeler olarak değerlendirilebilir.

            Bu girişten sonra, günümüzdeki “geri kalmışlık”, “modernleşme”, “ilerleme”, “medeniyet”, “teknoloji” gibi düşünce ve tartışmaların, hatta bu düşüncelerin doğurduğu toplumsal/siyasal çatışmaların -daha doğrusu “hâl”in- ancak “mazi”ye bakarak, tarihten gelerek açıklanabileceğini düşündüğümü belirtmeliyim. Tabii bu çerçevede, başlangıç noktası olarak odağa, elbette Tanzimat dönemini almak gerekmektedir. Çünkü geri kalma, ilerleme, medeniyet, teknoloji gibi sorunlarla somut biçimde ilk kez karşılaşan ve tartışanlar Tanzimat aydınlarıdır. Bu çerçevede muhatap olacağımız aydınlardan biri Namık Kemal. Çünkü o, “İbret”, “Terakki”, “Sanat ve Ticaretimiz” ve “Medeniyet” başlıklı gazete yazılarında, medeniyet, ilerleme, teknoloji, geri kalmışlık, İslâm ve ilerleme gibi konulara geniş yer ayırır ve yazdıklarının tümünde, “terakki”nin lüzumunu sürekli vurgular. En önemlisi medeniyetin gelişmesi ve ilerlemesi karşısında, “mazi”ye geri dönüşün ve yerinde saymanın asla kabul edilemeyeceğini, fıkıhtaki “Kad tetegayyere'l-ahkâm bi tebeddüli'l- ezmân." (zamanın değişmesiyle hükümler de değişir) kaidesince, Osmanlı’nın ve Müslümanların dünyadaki bu değişime ayak uydurması gerektiğini belirtir. Bu kaide doğrultusunda; "... âlemin her cihetinde zuhûr eden âsâr-ı terakkiyatı telakkiye memur olduğumuz için bize göre maziye avdet veya hâlde tevakkuf câiz değildir." diyerek, Müslümanların bu ilerlemeleri kavramak ve tekamül etmekle yükümlü olduklarını söyler. Tanzimat aydını, Osmanlıyla Batı arasındaki bilim, teknoloji ve güç farkının çok açıldığı, öncelikle aradaki bu uçurumun hızla kapatılması gerektiği düşüncesindeydi. Kemal de aynı psikoloji ile Batı medeniyetini ve teknolojisini sorgulamaksızın “Zamanımız durulacak zaman değil. Bütün cihan-ı insaniyet kemal-i şevk ü şitâb ile tarîk-i terakkîde kat’-ı mesâfâta başladı.” sözleriyle  bir an önce bu geri kalmışlıktan kurtulmaya bakar. Özellikle “Terakki” ve “Ufacık Bir İbret Londra ve Şehircilik” başlıklı yazılarında, Londra’yı örnek göstererek, ulaşım, eğitim, sağlık, haberleşme, ticaret, askerî güç bakımından Batı’nın üstünlüğüne işaret eder. “Terakki” başlıklı makalesindeki; “Bütün memâlik-i mütemeddineyi dolaşmağa ne hâcet. İnsan yalnız Londra’yı im’ân-ı nazarla temaşa eylese göreceği bedâyi’ akla veleh getirir. Londra’ya enmuzec-i âlem denilse mübalağa değildir. Ruy-ı arzda mevcud olan âsâr-ı terakkînin fotoğraf ile resmi alınmış olsa medeniyet-i hâzırayı ancak Londra kadar gösterebilir.” cümleleri, Osmanlı aydınının Batı’nın ilerlemesi ve teknolojisi karşısında bir göz kamaşması hâlinde olduğunu göstermektedir. Ancak bu göz kamaşmasını, aceleci bir Batı karşıtlığı refleksiyle ve “Batıcı/taklitçi” nitelemesiyle yargılamak, sığ bir değerlendirme olacaktır. Ahşap mimari nedeniyle semtlerin baştanbaşa yandığı, daracık, taşlı tozlu, kirli, çamurlu yolların ulaşıma imkân vermediği, elektrik, havagazı ve ulaşım araçları gibi teknolojiden mahrum, hemen hiçbir sokakta parke kaldırımın bulunmadığı,  çamur birikintilerinin  Eminönü kıyısındaki eski Liman İskelesi önüne yığıldığı, çöplerin sokaklara döküldüğü, halka açık tuvaletlerin olmadığı, perukar denilen berberlerin ağaç gölgelerinde, cami avlularında saç sakal tıraşı yaptıkları, eşya nakliyatının eşek, katır ve beygirlerle mümkün olabildiği, et gibi besinlerin muhafaza edilmesi için gerekli olan soğuk hava depolarının bile ancak 20. yüzyılda inşa edildiği, yiyeceklerin hiçbir kontrole tâbi tutulmadan ve sağlık koşullarına aykırı bir şekilde sokaklarda arza sunulduğu bir şehirde (İstanbul) yaşayan Tanzimat aydınının, ulaşımı, haberleşmesi, aydınlık ve temiz sokakları, buharlı vapurları, elektriği, hava gazı ve yeşil alanlarıyla “ışıl ışıl bir Avrupa kenti” (Londra) karşısındaki göz kamaşmasını, teknolojiye/medeniyete olan hasretini kısa yoldan ve aceleci bir hükümle “Batıcı/taklitçi”  nitelendirmesiyle geçiştirmek büyük haksızlık!...  O dönemde “Şark’ın kadim şehri” İstanbul’daki yaşama şartlarını göz önüne almadan konuya bugünkü teknolojinin sağladığı konforlu konumdan bakmak ve hatta teknolojinin yarattığı çağdaş bunalım ve sorunlar eşliğinde “antimodernist” bir söylemle yaklaşmak, bir tür anakronizm hatası olsa gerek. Unutmamalı, Namık Kemal, Londra’daki teknolojiye ve medeniyete hayranlık ve özlemle bakarken, “perişan bir şehir”de yaşıyordu, ayrıca henüz teknolojinin ve medeniyetin doğuracağı olumsuzluklardan da bîhaberdi.   O nedenle Kemal, bu medeniyetin, teknolojinin İslâm’a uygun olup olmadığını, teknoloji ile beraber bir kültürün de gelebileceğini, teknolojinin günlük hayatta doğuracağı yeni olgulara dinin cevaz verip vermeyeceğini, ekonomik olarak bir Batı “pazar”ına dönüşeceğimizi aklına getirmemiştir bile. Aslında belli ki o yıllarda Osmanlı aydınlarınca modernizm, bir ideoloji olarak algılanmamış, teknolojinin insanı doğadan ve Tanrı’dan koparacağı, nesnenin kölesi hâline getireceği hatıra bile getirilmemiştir. Ancak Kemal, “Vâkıa medeniyet oralarda dahi bütün bütün nekâyıstan berî değildir.” diyerek, -az da olsa- Batı medeniyetinin doğurduğu olumsuzluklara değinmiş, örneğin sınıflar arasında meydana gelen ekonomik uçuruma ve adaletsizliklere işaret etmiştir. Kısaca, içinde bulunulan “geri kalmışlık” realitesi nedeniyle ilerlemek ve teknolojiye sahip olmak, asıl ve mecburi bir istikamettir onlar için. O nedenle Namık Kemal’in yazılarında modernizm eleştirisine rastlanmaz. Ayrıca, Tanzimat dönemi Osmanlı  modernleşmesi, genelde radikal bir kopuşu içermediği ve özellikle kutsal alanlara müdahale etmediği için önemli bir muhalefetle de karşılaşmaz. Öte yandan Batılılarca ortaya atılan “İslam’ın ilerlemeye ve bilime engel bir din olduğu” iddiası dönemin aydınlarını epeyce meşgul eder. Kemal de dahil olmak üzere, aydınların çoğu, İslâm’ın bilime, teknolojiye ve ilerlemeye engel bir din olduğu iddialarını bertaraf etmek için hararetle reddiyeler, müdafaanameler kaleme alırlar. Nitekim  Namık Kemal’in Renan Müdafaanamesi adlı risalesi, “Vefa-yı Ahd” ve “Avrupa Şark’ı Bilmez” gibi makaleleri de Batı’nın İslamofobi tahrikine, Müslümanların barbar, gayr-i medeni, bilim karşıtı olduğu iddialarına karşı yazılmıştır. Böylece, iddiaların aksine İslâm’ın/Müslümanların Batı modernizmine, ilerlemeye müstaid oldukları savunularak, bir anlamda İslâm’la modernizm bağdaştırılmaya çalışılmıştır.

            Namık Kemal’den yaklaşık yüz elli yıl sonra…  Köprünün altından çok sular aktı. Türkiye’nin modernizasyon sürecinde elbette çok şey değişti. Tanzimat yıllarında büyük bir iştiyakla ve masumca “modernleşme”yi savunan aydınların yerini, kimi kez Batı’nın yalnızca bilim ve teknolojisini almamız gerektiğini, kimi kez Batılılaşmanın ancak tümüyle –Batı mantalitesini, inanç ve kültürünü de benimsersek- gerçekleştirilebileceğini, kimi kez –tıpkı İsmet Özel örneğinde olduğu gibi- İslâm’ın Batı medeniyeti ve teknolojisiyle bağdaşamayacağını ileri süren aydınlar aldı. Dindar ve muhafazakâr halk tabakasının ve aydınların ise, özellikle Cumhuriyet’ten sonraki “Türk modernleşmesi”ne karşı, “seçmeci” veya “radikal” tavırlarla eleştiri sesleri yükselttiği bilinen bir gerçek. Ancak tüm eleştirilere rağmen söz konusu kesimin, Batı medeniyetinin icat ettiği teknolojiyi, ekonomik güçlerine nispetle kullandıkları, kullanmakta büyük heves gösterdikleri;  hatta maddi ilerleme hedefine en fazla vurgu yapan partilerin de “mühendis, teknokrat” ağırlıklı Milli Selâmet, Refah, Anap ve AK-Parti gibi dindar-muhafazakâr partiler olduğu, son dönemde Ak Parti’nin de icraatlarını kültürel alanlardan çok maddi refah düzeyinin yükseltilmesi yönünde gerçekleştirdiği gözden kaçırılmamalıdır. Bu, ilkin çapraşık gibi görünen, ancak anlaşılması kolay bir tezattır!.. “Gerici”likle suçlanan, üstelik modernleşmeye karşı, inanç özgürlüğü, dinî baskı gibi argümanlardan beslenen, büyüyen/gelişen “dindar/muhafazakâr” partiler, Türkiye’yi maddi/teknolojik açıdan ileri götürmeye daha fazla çabalarken, kendilerini “ilerici” olarak tanımlayan sosyal demokrat partiler ise, Türkiye’de onlar kadar maddi ilerleme kaydedememişler, daha çok halkın yaşama biçimi, dinsel inançları, kılık kıyafeti, kısaca geleneksel kültürü ile uğraşmayı yeğlemişlerdir… Toplumsal realite, geniş halk kesimlerinde Namık Kemal’in “Batı ile açılan teknolojik mesafenin hızla kapatılması” arzusunun hâlâ sürdüğüne, üstelik dindar/muhafazakâr kesimin buna güçlü bir iştiyakla katıldığına işaret ediyor. Ancak, dindar/muhafazakâr halk ve aydınlarda, teknolojiyle beraber bir kültürün de geldiğine, bunun dinî ve ahlâkî hayat için bir tehdit oluşturduğuna yönelik kaygılar olduğu da bir gerçek. En önemlisi, insana ve doğaya egemen olma düşüncesinden kaynaklanan modernist ideolojinin İslâm’la bağdaşmadığı ve özellikle İsmet Özel gibi aydınların radikal tepkisinin arkasında bu düşüncenin bulunduğu da biliniyor. Öte yandan, kutsal alana yönelik müdahaleci modernleşme anlayışına karşı tepki koyan dindar kesimlerin, bu alanlardaki kazanımları veya iktidarda olmanın dezavantajıyla, Türk modernleşmesine yönelik eleştirilerinin yalnızca geçmişe matuf kalacağı ve günümüzde bu tür bir “mağduriyet” dilinin eskisi kadar etkili olamayacağını da kaydetmek gerek. Hatta modernizme/teknolojiye yönelik eleştirilerde, -özellikle doğadan kopuş, ekolojik dengeyi bozma, kanaatkârlık vb. konularda- son dönemde, Müslüman aydınların muhalif duruş avantajlarını yitirme tehlikesiyle karşı karşıya oldukları dahi söylenebilir… Görüşler, duruşlar zamanla değişir, ama iki yüzyıldır değişmeyen gerçek şu: Terakki ve terakki ile gelen teknolojiyi reddetmek, önlemek mümkün değil! O hâlde terakki ve teknolojiyi reddetmek yerine, bu teknolojinin sağladığı imkânlarla, geleneği, doğayı ve insanı koruyarak, örneğin geleneksel mimariyi, geleneksel mahalleyi, kısaca erdemli şehri/toplumu inşa etmeyi tasarlamak ve teknolojiyi bu kaygılarla kullanmak gerek. Bu, aslında dinî ve ahlakî bir bilinçtir. Bu kaygı ve bilinçle değil, sadece üstünlük/güç/kâr elde etmek amacıyla hareket edilirse, doğa, insan ve ahlâk da tahrip olur. Dahası, dindar ve muhafazakârların modernizm eleştirileri sadece söylemde kalır.

Namık Kemal; “Tabiat hâdim olmuş. O kuvvetle servet ve saadet her taraftan medeniyet merkezlerine doğru akıp gidiyor. Acaba ne vakit vatanımız da böyle bir devr-i terakki görecek?” derken, terakki ve teknoloji özleminde haklı ve samimi idi. Ama sanırım, böyle bir “terakki” karşısında o da aynı kaygıları duyardı…

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
CAPTCHA
Bu soru bir bot (yazılımsal robot) değil de gerçek bir insan olup olmadığınızı anlamak ve otomatik gönderimleri engellemek için sorulmaktadır.
2 + 6 =
Bu basit matematik problemini çözün ve sonucu girin. Örn. 1+3 için cevabı 4 olarak girin.