Akışkan Modernlikte Ahlaki Çözülme - III

03 Temmuz 2026

Politikanın Krizi ve Bir Duyarlılık Dili Arayışı

Modern zamanlarda demokrasi, demokratik kurumlar, demokratik idealler yüceltilmiş ve bunlar insanlığın ulaştığı bir medeniyet zirvesi olarak sunulmuştur. Halbuki demokrasi kavramı da farklı zaman ve farklı toplumlar için birbirinden çok farklı görünümleri olan bir kavramdır. Ve birçok zaafı da içinde barındırır. Özellikle halkın çoğunluğunun iradesinin tecelli edeceği ya da ettiği iddiası; bu iddianın yüksek ve sürekli biçimde propaganda edilmesi bir gerçeklik hissi yaratır. Ancak çoğu zaman büyük sermaye çevrelerinin çıkarları, hatta bazı büyük sermaye sahiplerinin kişisel çıkarları sanki toplumun tümünün çıkarlarıymış gibi sunulur. Propaganda yöntem ve araçlarının çeşitliliğine, gücüne bakılınca bunun kalabalıkları ayartmaması düşünülemez. Bu da yine sanıldığı gibi az gelişmiş ya da gelişmekte olan toplumların demokrasi tecrübesi değildir. 

L. Donskis, 

“Klasik siyaset her zaman özel sorunları kamusal meselelere dönüştürme gücünün yanı sıra kamusal sorunları özümseyip bunları özel hatta varoluşsal sorunlara dönüştürme gücüyle ilişkilendirilmiştir… Post modern siyasi yaşamımız içinde kamusal sorunlar olarak gördüğümüz şeyler genelde şahsiyetlerin özel sorunlarıdır.”  (sf.62) der. 

Bu tespite bizim demokrasi tecrübemizden sayısız örnek getirebiliriz. Hatta bu sözlerin sahibi bilinmese bu tespitin Türk toplumuna özgü olduğu rahatlıkla iddia olunabilir. Ancak bu tespit batılı bir entelektüel tarafından Batı toplumunun politik tecrübesine yönelik yapılmıştır. Bu da bize bu durumun modern toplumların ortak sorunu olduğu gerçeğini gösterir.

Özellikle dijital iletişimin gelişmesiyle birlikte bu gerçek toplumun geniş kesimlerince fark edilmeye başlanmıştır. Özellikle 20. yüzyılda demokrasi kavramı ve onunla ilgili birçok kavram kalabalıklar için yüce hatta kutsal sayılırken şimdi eleştirel bir bakış açısının yayıldığı görülmektedir. Özellikle 2013 yılında Snowden’ın ifşa ettiği belgelerle birlikte demokrasi ve devlet kavramları halklar nezdinde itibarını yitirmeye başlamıştır. “H. Clinton sosyal medyayı Sovyet döneminin yasaklı yayınları dağıtan “samizdat” olgusuna benzetir.” (sf.74) Arap Baharından Trump’ın ilk seçilişine kadar birçok noktada twitter ve facebook gibi platformların etkisi siyasetin hatta mahkemelerin konusu olmuştur. Birçok politikacının yolsuzluklarının dijital platformlar üzerinden ifşa edildiği görülmektedir. Hatta sıradan insanlar devlet başkanlarının paylaştığı postlar altına yorum yapmaktadır. Hem bu platformların etkisi hem de vatandaş tipinin algısının ve kimliğinin dönüşmeye başlamasıyla birlikte başka bir politik zemin ortaya çıkar. Bu da konvansiyonel politik gerçeklik açısından yeni bir krizdir. Demokrasi zemininde son derece güçlü statülere ulaşan politik unsurlar gittikçe zeminini kaybetmektedir.

Sadece politik krizden söz etmek yeterli olmaz. Aynı zamanda sermayenin daha da güçlenmesi prekarya denilen bir kavramla ifade edilen durumun ortaya çıkmasına neden oldu.  Prekarya, bir başkasının lütfu ve memnuniyetine bağlı olmak, dolayısıyla belirsizlik içinde yaşamak halidir. Çalışanlar için bu güvencesizlik, güvencesiz yaşama anlamına gelir. Bunu ömür boyu sürecek bir gelecek kaygısı olarak anlamak mümkündür. Bunun nedeni de küresel güçler, iş gücü piyasalarıdır. Yani sermaye kalabalıkları prekaryaya dönüştürmüştür. Proleterya ile sermaye makineyle üretim yani fabrika döneminde birbirine bağlıydı. Şimdi finans piyasaları denilen ve üretimden bağımsız sermayeyi büyüten piyasa; üreten işçinin, proletaryanın üretimden gelen konumunu sarstı ve onu prekaryaya dönüştürdü.

Hayatını hızının son derece arttığı, klasik kavram ve kurumların zayıfladığı günümüzde entelektüeller de etkisini yitirmiştir. Zygmunt Bauman “Entelektüeller film ve sahne yıldızlarına, futbolculara, seri katillere kıyasla zayıf bir konumdadırlar.” (sf.91) derken bu durumun da toplumumuza özgü bir sorun olmadığını, aynı problemin Batı’da da yaşandığını göstermektedir. Maganizel isimlerin bir bilim insanından, bir düşünürden daha tanınır olmasının bize özgü olduğu; dünyanın gelişmiş ülkelerinde böyle olmadığını iddia eden söylem hepimizin aşina olduğu bir söylemdir. Halbuki Bauman, bunun modern toplumların ortak sorunu olduğunu iddia eder.

Klasik kavram ve kurumların, ilkelerin çözüldüğü, içinin boşaltıldığı toplumsal yaşamda homurdanmalar, itirazlar, muhalefet daha da görünür olur. Z.Bauman’ın bu konuya yaklaşımı şöyledir: Bugün sosyal medya platformlarında sert muhalefet yapanlar, sokak eylemleri yapanlar neye karşı olduklarını son derece iyi bilirken yerine ne koyacaklarına dair bir fikirleri yoktur. Bauman’ın bu yaklaşımı toplumumuz için de bir şablon gibidir. Dolayısıyla çözülme, bozulma konusunda kendimize özgü sorunlarımız olsa da ana hatlarıyla Batı’yla örtüştüğümüzü söylemek çok iddialı olmaz. Modernleşme sürecini bu kadar yakından ve bu kadar birebir takip edemediğimiz Batı ile aynı biçimde çözülme-bozulma yaşamamız ilginçtir.

Bauman bu noktada bir yıkım olmadan çözümün gelmeyeceğini de belirtir. Z. Bauman: “Öncesinde ya da beraberinde yıkıcı bir fiil yoksa hiçbir yaratıcı eylem düşünülemez.”(sf.109) der. Yaratıcı eylem sorunlu zemini düzeltmek değil baştan, yeni bir zemin yaratmak için zorunludur.

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
KONTROL
Bu soru bir bot (yazılımsal robot) değil de gerçek bir insan olup olmadığınızı anlamak ve otomatik gönderimleri engellemek için sorulmaktadır.