Akışkan Modernlikte Ahlaki Çözülme - V

25 Temmuz 2026

Evreni Tüketmek: Yeni Bir Anlamsızlık Hissi ve Kriterlerin Yok Olması

İnsanın en güçlü yanı da en zayıf yanı da kendinden hareketle anlaması ve öğrenmesidir. Bu, dolayısıyla kalabalıklar için de böyledir. Kendi toplumsal tecrübemizi aynı zamanda tüm insanlığın ortak tecrübesi olarak kabul ederiz. Böyle olunca da derin bir pesimizm kalabalıklara hakim olur yaşamın düzgün bir zeminde ilerlemesini engeller.

Sayfa 163, 164’te Leonidas Donskis’in anlattıklarından hareketle şunu söyleyebiliriz: Litvanya örneğinden hareketle Medyada sürekli olumsuz haberlerin bulunması otoriter kişilikler yaratır. Bu kişiler, diğer toplumlardan daha sert biçimde kendi toplumunu eleştirir ve bundan da kendi otoriter kimliğini tahkim ettiği için keyif alır. Sadist ve mazoşist düşünce biçimidir bu. Sadece otoriter kimlik ve kişilik değil otoriter yönetimler de bundan beslenir.

Bu tespitlerden de anlaşılacağı üzere mevcut yönetimlere karşı olanların hatta taraftar olanların kendi toplumlarına yönelik acımasız eleştirileri de bu topluma özgü değil, modern toplumlara özgü bir sorundur.

Modern toplumlara özgü derken modernizmin bu ahlaki krizle doğrudan ilgili olduğunu L. Donskis şu şekilde belirtir: 

“Modernlik her şeyiyle belleğimizi ve dilimizi kontrol etmeye çalışır. 1984 romanındaki Winston Smith, çocukluğundan kalma sevdiği bir şarkıyla hatırlamaya çalışır. Bu şarkı rejim karşısındaki kutsal direniş davasında….

Orwell’ın kitabında Yenikonuş adlı yeni bir dilin yaratıldığı Okyanusya; sözde insanların zaman ve mekân algısıyla kavrayışlarının tümüyle dönüşümden geçeceği bir yere dönüşecekti. Bu dille kimse Shakespeare’i anlayamayacaktı.

Bu da klasik edebi tasavvurlarda yansıtılan gerçekliğin tanınmaz hale gelmesi demekti. Herkesin referans sahasını ve kavramsal sistemleri köklü bir şekilde değiştirmek, geçmişe ait boyutu ortadan kaldıracaktı….

Yevgeni Zamyatin’in Biz’i klasiklerin ve geçmişin ölümüne değinir.”(sf.168,169)

Kendi toplumumuzu anlamaya çalışırken Türk modernleşme tarihinde dil ve edebiyat sahasında yapılan yenilikleri bu perspektiften değerlendirmek zorunludur. Bir distopyanın nasıl somut biçimde gerçekleştirilmeye çalışıldığı yakın tarihimizde apaçık ortadadır. Bu doğrunun, gerçeğin yeniden kurgulanması ve inşasıdır. Hakikatle bağı zedelenmiş toplumların ahlaki olarak çökmemesi mümkün değildir.

Modern toplumların önemli kurumlarından biri de üniversitelerdir. Ahlaki bozulma ve üniversitelerin gittikçe değersizleşmesi meselelerinin hangisinin hangisini etkilediğini Leonidas Donskis şu biçimde açıklar: 

“Üniversitelerin 21. Yüzyıldan sağ çıkıp çıkamayacağı ne naif ne de yanlış bir sorudur. … Üniversitelerin artık yavaşça ölmesini mi izliyoruz yoksa parlamentoda ve hükümette birkaç dönem görev yapacak siyasetçilerden daha uzun ömürlü olacak bazı alternatifler mi yaratıyoruz? …

….Üniversitelerin eski akademik sistemini dağıtmış Margaret Thatcher tarafından başlatıldı… Değişmeye en hevesli olanlar, kendilerini en az güvende hisseden üniversitelerdi… Yıllarca Finlandiya’nın akademik sistemi diğer Avrupa ülkelerinden meslektaşların her şeyiyle kıskandığı bir niteliğe sahipti. Bugün Finlandiya; Amerikan ve Britanya modellerinden oluşma bir karmayı içine soktuğundan her şey alt üst olmuştur. ..

Bilinçli düşüncelerin, telaşsız yaratıcılığının ve ölçülü bir varoluşun mantığını takip etmesi gereken üniversiteler, bugünlerde piyasadaki dalgalanmalara ve kamuoyuyla politik ortamda yaşanan değişimlere hızla tepki verebilen bir araca dönüşmeye zorlanmaktadır.

Belki hızlı tüketim ve acil tepkiler mantığı, sanayi çağında fabrikaların, atölyelerin, şirketlerin ve mağazaların etkinliğini gösteren kriterlerin oluşmasını sağlamıştır. Fakat post-endüstriyel ve enformasyon çağının üniversitesiyle araştırma enstitülerine taşındığında bu mantık çirkin ve saçma bir görünüm kazanmaktadır.” (sf. 170, 171,172,173)

Son zamanlarda bizde de özellikle “merdiven altı üniversite” kavramlaştırmasıyla gündeme gelen özel üniversitelerin ve gittikçe değersizleşen devlet üniversitelerinin durumunu yukarıdaki tespitlerin ışığında anladığımızda akademideki sorunun da sadece bize özgü olmadığı anlaşılmaktadır. Finlandiya, İngiltere, Amerika gibi akademik sahada dünyada başı çeken ülkelerde de benzer sorunlar farklı biçim ve boyutlarda yaşanmaktadır. İşte bu Batı, Doğu fark etmeksizin modern toplumun bozulması-çözülmesi biçiminde anlaşılmalıdır.

1990’larda ve devamında 2000’li yıllarda MEB’in uyguladığı TKY çalışmaları bu bağlamda dikkat çekicidir. Bürokrasinin ve politik erkin verdiği kararlar salt ideolojik motivasyonla değil aynı zamanda sermayenin beklenti ve ihtiyaçlarıyla şekillenir. Buna eğitime dair vizyonsuzluk ve entelektüel kifayetsizlik eklenince insan eşyaya eğitim kurumları ve akademi de bir imalathaneye dönüşmüştür.

Akademinin başarısı, verimliliği bağımsızlığıyla doğru orantılıdır. Ancak modern dünyada sermaye ve politik erklerin herhangi bir kurumun bağımsızlığına tahammülü yoktur. Bunu kendileri için bir tehdit bir engel olarak görür. Leonidas Donskis, 

“ Peki akademik özgürlük, bürokrasi ve simbiyotik bir şekilde onunla ilişkilenmiş politik sınıf için ne anlama geliyor? Öğretmenlerden ve araştırmacılardan standart faaliyet raporlarını iletmelerini isteyen, böylece bu değerlendirmeleri kamusal fonların dağılımı ve harcaması için temel olarak gösteren toplumsal denetimin teknolojiyle etkin kılınan formlarına engel olmaktan başka bir şey değildir. Üstlerine secde etmeyen ve kimseye minnet duymayan akademisyenler, onlara kimin efendi olduğunu hatırlatmak ve kendisine ayrıcalık vermiş veya yardımda bulunmuş üniversiteye, programa yahut bölüme borçlarını ödetmek için cehalet ve bitmek bilmez bir gerilim içinde bırakılmaya layıktırlar. Böylece hepsi gerektiği gibi kullara ve uşaklara dönüşür, özgürlük nve özerklik retoriği tümüyle unutturulur.” (sf.174) der.

Dikkatli okunursa eğer bu ifadeler Türk üniversiteleri için değil Batı’nın hatırı sayılır üniversitelerine yönelik tespitlerdir. Türk üniversiteleri konu olunca sorunların, çözülmenin, bozulmanın çok daha ileri boyutta olduğu görülecektir. Yine de akademideki bozulmanın modern toplumların ortak sorunu olduğu, bize özgü olmadığı görülmektedir.

Zygmunt Bauman bu başlıkta kavram ve kurumların içinin boşalması ve çözülme ile ilgili zaman algısı çerçevesinde sayfa 179, 180,181, 182’de şunları söyler:

“… akışkan modernliğe ait ‘tüketici toplumunun’ çağında zaman; genelde modern veya pre-modern tarihten toplumların bildiğinden ayrı olarak ne çizgisel ne de döngüsel bir şey olarak anlaşılır. Aksine “noktacı” bir zaman olarak görülüp bu şekilde ele alınır. Birbirinden ayrı sayısız parçaya bölünmüştür ve her parça, geometrik anlamda boyutsuzluğun ideal yapısına giderek daha çok yaklaşan noktalara indirgenir. Okulda aldığımız geometri derslerini hatırlayacak olursak noktaların uzunluğu, genişliği ve derinliği yoktur. Hatta ayartıcılığa kapılıp uzam ve zamandan önce var oldukları, bir noktada henüz uzam ve zaman boyutlarının henüz doğmadığı veya açığa çıkmadığı söylenebilir. Fakat modern kozmogoninin varsaydığı gibi evreni başlatan o “büyük patlamaya” dönüşmüş noktayla her noktadan sınırsız bir genişleme potansiyeline sahip olduğu ve yeterli bir şeklide tutuşturulursa patlamayı bekleyen olasılıkların sonsuz sayıda olduğu farz edilmektedir. Ve bu noktaya gelip gelmeyeceği, önceki noktalarla asla tahmin edilemez.

Dolayısıyla bireysel düzlemde yaşanacağı için çok daha mütevazi bir ölçekte kalsa bile her noktanın başka büyük bir patlama yaratma ihtimaline gebe olduğundan şüphelenmek veya buna inanmak mümkündür. Birbirini izleyen yaşamsal anlar, genelde çoğu fırsatın yanlış yorumlandığını, görmezden gelindiğini veya ıskalandığını, çoğu fırsatın boş çıktığını, çoğu kıpırtının hiç meyve vermediğini gösteren bulgular birikmesine karşın, olasılıklara gebe anlar olarak düşünülmeye devam eder. Çıkarılacak olsaydı noktacı bir yaşamın haritası adeta hayali veya gerçekleşmemiş olasılıkların mezarlığı gibi görünürdü. Yahut kişinin bakışına göre harcanmış fırsatların kabri gibi görünürdü. Noktacı bir evrende umutların bebekken ölme ve düşük olma oranları çok yüksektir.

Tam da bu sebepten ötürü “şimdici” bir yaşam; süratli, telaşlı, aceleci bir hayata dönüşmeye meyillidir. Noktaların tek tek içlerinde yatan fırsatlar onları mezara kadar takip edecektir. (ve noktaların son derece kısa yaşam beklentileri olduklarını unutmayın!) Bu özel ve eşsiz anla savrulmuş o özel ve eşsiz fırsat için “ikinci şans” diye bir şey yoktur. Noktaların her birini yeni bir başlangıç olarak yaşamak mümkün olabilirdi ama çoğunlukla başladıktan hemen sonra bitiş çizgisi beliriverir, arada yaşanacak çok az şey olurdu. Sadece durmak bilmez bir şekilde genişleyen bol sayıda yeni başlangıç sahte startların telafisi olabilir. (sadece olabilir.) Önümüzdeki sonsuz enginliğin yeni başlangıçlarla dolu olduğuna inanmak ( o ana dek büyük patlama yaratma potansiyelleri sınanmamış, bundan ötürü daha karalanmış noktalarla dolu olduğuna inanmak) vaktinden önce gelen sonların veya daha çok ölü doğmuş hamlelerin enkazından umudu çıkarmanın mümkün olduğu anlamına gelmektedir.

Yeni deneyimler peşinde koşan doyumsuz bir tüketicinin “şimdici” yaşamında acele etmesinin sebebi elde etme ve toplama dürtüsü değil, elden çıkarma ve yerine başkalarını koyma arzusudur. Yeni ve keşfedilmemiş mutlulukların vaadinde bulunan her reklamın arkasında örtük bir mesaj vardır. Dökülen süt için ağlamanın anlamı yoktur. Ya bugün , şu saniyede ve ilk denemede “büyük patlama” olur ya da bu noktada oyalanmak artık anlamsız hale gelir. Başka bir noktaya geçmenin zamanı gelmiştir.

Artık maziye karışan (en azından yerkürenin bize ait kısmında) üreticiler toplumunda, bu durumda verilecek tavsiye “daha sıkı çabalamak” olurdu. Oysa tüketiciler toplumunda böyle olmamakta. Burada başarısız olmuş araçlar daha fazla vasıfla daha büyük adanmışlıkla ve daha iyi sonuçlar olacak şekilde keskinleştirilip tekrar kullanılmak yerine doğrudan çöp tenekesine fırlatılmaktadır. Aynı kural eşit oranda vadettiği gibi “tamamen tatmin” edemeyen araçlar ve beceriler “patlamaları” beklendiği kadar “büyük” olmayan beşeri ilişkiler için de geçerlidir. Bu acelenin en yoğun yaşandığı an kişinin bir “noktadan” (başarısız olmuş, başarısız olan veya başarısız olmaya yakın) diğerine (henüz denenmemiş olana) koştuğu zamandır. Faust’un verdiği acı derse kulak vermek gerekir: Tek bir anın (sırf son derece zevkli bir an olmasından dolayı) sonsuza dek sürmesini istemenin cezası olarak cehenneme atılmak.

‘Çizgisel zaman’ ve ilerlemeye dair imgeler enformasyon selin en belirgin kurbanları arasındadır. Popüler müzik örneğinde, hayal edilebilecek retro tarzların hepsi kendilerini toplu halde, müzik hayranlarının sınırlı ilgi odağına atılmış durumda bulmuşlardır. Onlara son yenilikler gibi görünmek için kamuoyunun kısa süreli belleğine bel bağlayan, akla hayale gelebilecek her tür geri dönüşüm ve intihal eşlik etmektedir. Fakat popüler müzik örneği, tüketim endüstrisinin hizmet verdiği tüm yaşam alanlarını eşit oranda etkileyen, neredeyse tümüyle evrensel bir eğilimin tezahürlerinden sadece biridir.”

Merak, sabır, çaba; bağımsızlık kavramları akademi için olmazsa olmazken akışkan modernlikte “şimdici” hayatın hızı buna müsaade etmez. Tüketici kalabalıklar için akademi de bir kullan-at ürünün akıbetine uğrayacaktır. Bauman işaret edilen durumun nedenleri arasında zaman algısını ve tüketici toplumun beklentilerini göstermektedir.

Modern zamanlarda insan bir tüketici olarak eşyayla ilişkisini haz alabildiği müddetçe sürdürür. Eşya artık haz vermiyorsa daha yenisi alınır ve eskisi çöpe atılır. Tüketicinin değer dünyası buna göre şekillenir. Ve tüketici artık diğer insanlarla ilişkilerini değerler bağlamında bu biçimde kurmaya başlar. Bu da ahlakın bozulmasına yol açar. Çünkü artık insani erdemlerin, değerlerin, hülasa ahlakın bir anlamı kalmamıştır.

Antony Giddens bunu “saf ilişkiler” şeklinde kavramlaştırır. Taahhütlerin olmadığı, uzunluğu, kapsamı tanımsız ilişkiler. Hazza-memnuniyete dayalı “saf ilişkiler” karşılıklı özgürleşmeden çok karşılıklı ahlaki kayıtsızlaşmanın işaretçileridir.

Haz ve memnuniyete dayalı “tüketimci” tavır sorumluluk-taahhüt içermediği için değer üretmez ve ahlakı yok eder. Bu bağlamda ortaya çıkan insan olmaktan kaynaklı vicdan azabı da yine “mağazalardan hediyeler alınarak” geçiştirilmeye çalışılır. Yani tüketimci tavrın yarattığı ahlaki tereddüt yine tüketimci bir tavırla geçiştirilir. Vicdan azabı, sevgi, sorumluluk “büyük hediyeler” alarak ya da hediyeleşme günlerini son derece önemseyerek gösterilmeye çalışılır. Sürekli dozu artan uyuşturucu döngüsü gibi her seferinde daha çok daha farklı daha gösterişli hediyelerle hediyeleşmek bir çeşit hastalık da sayılabilir.

Bu hız, haz, kullan at döngüsünde akademinin istendik biçimde var olması zordur. Çünkü akademideki bilim insanları artık bir prekaryaya dönüşmüştür. Güvence sermayenin-politikacıların memnuniyetine bağlıdır. Leonidas Donskis:  

“ … politikacılar akademiyi olabildiğince güvensiz, belirsiz ve emniyetsiz bir yer tutmaya çalışıyorlar. Bunu da onu ticari dünyanın bir şubesine dönüştürerek veya bu şekilde reformdan geçirerek yapıyorlar. Genel olarak akademiyi politik olarak rasyonelleştirme, değiştirme, yeniden biçimlendirme, şekillendirme ve canlandırma gerekliliğiyle ilgili bu fikir bir simulakrumdur. Feci halde değiştirilmesi ve reformdan geçirilmesi zorunlu olan şeyin politik sınıflar ve kötü politikalarımız olduğu gerçeğini saklamaktadır. Ancak iktidar şöyle konuşur:

Sizi değiştirmezsem siz beni değiştireceksiniz.” (sf.205) der. 

L.Donskis’in bu ifadeleri bizim için gayet tanıdık noktalara değinmektedir. Dolaysıyla modern toplumların akışkan modernlik evresindeki ahlaki bozulmanın kan bağı görmezden gelinemez.

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
KONTROL
Bu soru bir bot (yazılımsal robot) değil de gerçek bir insan olup olmadığınızı anlamak ve otomatik gönderimleri engellemek için sorulmaktadır.