Aydost Deyince Göğü İnleten Muharrem Ertaş

10 Aralık 2020

           

                                                                                                                   (Vefatının 36. yılı dolayısıyla)

 

Gelmiş geçmiş en büyük bozlak icracısı Muharrem Ertaş, tıpkı oğlu Neşet Ertaş gibi ardında sazını, sesini ve türkülerini bırakarak aramızdan ayrılalı 36 yıl oldu. (3 Aralık 1984). Neşet Ertaş, babasının ardından bozlak formunda okuduğu Deli Boran adlı ağıtın bir dörtlüğünde onu şöyle anlatır.

            Feth olurdu feryâdını dinleyen

            Feryâdı içinde derdin anlayan

            Kuşlar gibi virânede ünleyen

            Ecinnice deli boranım nerde

           

Image

Muharrem Ertaş kimdir? O’nu farklı ve orijinal kılan nedir? Bir geleneğin sürdürücüsü mü, yoksa yaratıcısı mıdır? Temsil ettiği o güçlü geleneğin neresindedir?

1913 yılında Yağmurlu Büyükoba köyünde başlayan yoksul ve çileli hayatı, Kırşehir’in Bağbaşı mahallesindeki yoksul gecekondulardan birinde noktalandığında yetmiş bir yaşındaydı. Ömrünün nerdeyse tümünü “çalıp çığırırak” geçiren Muharrem Usta’nın bütün bir hayatı bir bakıma bu iki kelimede saklı: çaldı ve söyledi. Mûsîki kültürümüzün en orijinal ve sanatkârane örneklerini içeren hususi repertuarı ve icra üslubu üzerine değil akademik çalışmalar yapılması; bundan yirmi yıl önce yayınlanan Neşet Ertaş Kitabı’nda yazdıklarımızın tornistan edilerek ve çoğu zaman kaynak bile gösterilmeden yapılan intihallerin tekrarından öte fazla bir şey yapılmadı maalesef.

1989 yılında misafir öğretim görevlisi olarak bir sömestirliğine gönderildiğim ABD’deki Maryland Üniversitesi Etnomüzikoloji bölümünün müzik arşivinde gördüklerimi bir cümleyle olsun söylemeliyim: 1970’lerin başlarında ABD’li ve Kanadalı bir gurup müzikolog Türkiye’ye gelerek şunu yapmışlar: Diyarbakır’a gidip Celal Güzelses’i, Şarkışla Sivrilan’a gidip Aşık Veysel’i, Kırşehir’e gidip Muharrem Ertaş’ı bulmuşlar ve bu üç isimden saatlerce kayıtlar yapmışlar. Tüm yalvarmalarıma rağmen kopyasını olsun bana vermediler. Oysa TRT ile Neşet Ertaş’ın hayatını anlatan Bozkırın Tezenesi belgeselini çekerken kendi arşivlerinde Muharrem Ertaş’tan ne bir görüntü, ne bir ses kaydı bulabildik doğru dürüst. Bir tarihte İzmir Televizyonunda iki üç türkülük çekim yapmışlar, daha sonra bantların yer aldığı arşivi sel bastığı için o da yok olmuş…

 

BOZLAK DEYİP GEÇTİĞİMİZ

Muharrem Ertaş; en orjinal ve güçlü örneklerine Orta Anadolu’da rastladığımız ( başta Kırşehir, Yozgat, Niğde, Çorum, Kayseri, Kırıkkale olmak üzere), ayrıca Doğu Anadolu’nun Batısı ile, Batı Anadolu’nun doğu kısımlarında ve Çukurova bölgesinde üslup ve eda farklılıklarıyla karşımıza çıkan en eski Türk/Türkmen müziği formlarından olan bir büyük ve köklü geleneğin, bozlak geleneğinin çağımızda bilinen en güçlü temsilcilerinden biri.

Feryad etmek, haykırmak, ağlamak, sızlamak anlamlarına gelen bozlak kelimesi hem Dede Korkut’da, hem Divan-ı Lügat-it Türk’de boz(u)lamak (ses vermek), boz(u)latmak (bağırtmak) ve ağlamak, feryad etmek anlamlarında kullanılmakta. Bir Kırgız halk türküsünde “botasın ölgen tüyüdey/bozlay bozlay kaldım men”(yavrusunu yitirmiş bir deve gibi bozlaya bozlaya, feryad figan içinde kaldım ben) denilmektedir. Çok eski bir Kazak halk türküsünde de, kopuza hitaben, “Botası ölgen narday bozla kopuz”(yavrusu ölen deve gibi bozula) söyleyişi ile karşılaşmaktayız.

Ayrıca pek çok halk ozanımızın şiirinde de karşımıza çıkar. Karacoğlan,

             Yar yağmurda ışılaşır saylağı

             Eli göçmüş bozulaşır daylağı

            Taze gelin koç yiğidin yaylağı

            Gelinden usanmış kız ister gönül.

           

derken Seyrani,

           

            Birbirine aşık koyun kuzular

            Köşeğin özleyen deve bozular

            Yaralarım göz göz olmuş sızılar

            Fitiller içinde yaram beldedir

Bir Türkmen anası Alime Bacı, 1950’li yıllarda genç yaşta kaybettiği eşinin ardından söylediği ağıtın bir yerinde şöyle der:

            Develikte develerin bozular

            Merhem olmaz yarelerim sızılar

            Boynu bükük kalır duvar dibinde

            Anasız büyüyen emlik kuzular.

 

Image

BOZLAK OKUMAK İÇİN YARATILMIŞ BİR SES

Muharrem Usta, bozlak okumadaki tavır, üslup, yorum ve çalıp söyleme tekniğinin ne kadarını kendinden

öncekilerden  tevarüs etmiştir bilemiyoruz ama, sanki o bu dünyaya bozlak okumak için gelmiş biri. Çünkü ses genişliği, rengi ve tınısının yanısıra, gırtlak nağmeleri,  çarpma, titretme ve trilleri, kendine has ses kullanma teknikleri ve bütün bunların yanında iyi bir bozlak icrası için olmazsa olmaz şartlardan biri olan “yiğitçe edâ”sı  ile o elbette ki gelmiş geçmiş en büyük bozlak okuyucusudur.

Gerçekten de oldukça geniş, gür, tiz, parlak bir ses ve alabildiğine içli, lirik ve duygulu bir yorum... Böyle sesler için Anadolu’da “yanık” tabirini kullanırlar, “çok yanık bir sesi var” derler. Yanık; yani göğünmüş, acıdan, dertten, kederden yanmış, kavrulmuş...Muharrem Usta’nın sesi, bu anlamda gerçekten yanık bir ses. Ama aynı zamanda yiğitçe bir edâsı da var ki, bu özellik bozlak okuyucusu için çok önemli. İlk bakışta bir biriyle çelişiyor gibi görünen bu iki özelliği Dadaloğlu’nun şiirlerinde de bir arada görüyoruz. Avşarların zoraki iskân karşısındaki çaresiz ve acılı durumlarını yiğitçe bir üslupla anlatan sözleri Dadaloğlu’na ait şu bozlakta olduğu gibi:

            Yağmur yağdı yine bulandı hava

            Ezelden kanlıydın sen Çukurova

            Gitti illerimiz boş kaldı yuva

            Çukurun kilidi beyler nic’oldu?

 

Muharrem Usta’nın, girişte ve dörtlük başlarında “aydost” nidâsıyla başladığı için “aydost bozlağı” olarak da anılan bu bozlaklara öyle bir aydost nârâsı atarak girişi vardır ki, hüznün en koyusunun böylesine yürekli ve cesurâne ifadesi karşısında şaşar kalır insan... Bozlağın daha ilk cümlesinde insanı öyle bir yakalar ve etkisi altına alır ki; size, Fuzuli’nin Su kasidesindeki sular gibi taşlara, kayalara çarparak savrulmak düşer...Bazan kartallar gibi doruklarda süzülen, bazan yaralı bir kuş gibi sığınacak dal arayan, ama hep hüma kuşu gibi yücelerden seslenen edasıyla Muharrem Usta sizi öyle bir yerlere götürür ki, yara bere almadan dönmek mümkün değildir.

Hazar ötesi Türkmen ‘bahşı’larının at ve deve sırtında kopuzla, domburayla koşuklar dizer, destanlar söylerken çıkardıkları doğal gırtlak nağmeleri, ses titretmeleri ve çarpmaları hemen hemen aynısıyla Muharrem Usta’da da çıkar karşımıza. Sesini öne, arkaya atarak, bazen genize, bazan kafaya alarak çıkardığı farklı tınılar ve renkler, Türkmenistan’daki Türkmen bahşılarının doğal olarak kazandıkları ses kullanma teknikleri ile büyük benzerlik arz eder. O’nun sesi gâh bülbül gibi şakır gönül bahçelerimizde, gâh turnalar gibi süzülür mavi göklerimizde... Kimi zaman ağlar gibidir, yüreğimiz burkulur; kimi zaman nârâ gibidir, yiğitçe dağlara meydan okur...

 

TAKLİDİ MÜMKÜN OLMAYAN BİR USTALIK

O’nun sazı da sesi gibidir; gâhi iniler, gâhi coşar...Ve Muharrem Usta’nın elinde saz gerçekten konuşur. Yalnız bunu, genellikle sazını çok hızlı ve yüksek bir teknikle çalanlar için kullanılan “sazını konuşturuyor”la  karıştırmamak gerekir. Bu, sazın sözle öyle bir bütünleşmesi ve aynileşmesidir ki, söz nerede biter ve saz nerede başlar anlayamazsınız. İcra edilen eserin duygu yoğunluğu olduğu gibi saza aktarılır ve saz her kelimeyi, hatta her heceyi adeta yeniden yoğurur ve yeniden yaratır... Muharrem Usta, bozlak okurken sesiyle yakaladığı o eşsiz anlatımı, aynıyla sazda da yakalar ve eser, sazla sözün olağanüstü  uyumu ile icra edilir.

Muharrem Usta büyük bir saz icracısı, bir bağlama virtüozu falan değildir. Zaten bu tür usta sanatçılar için “iyi” saz çalmak tek başına bir amaç da değildir O, söyleyecek sözü olan ve bu sözü en güzel, en etkili bir biçimde söylemenin yollarını arayan gerçek bir sanatçıdır. İşte bunun yolunu bulduğu içindir ki aynı zamanda bağlamada üslup ve tavır sahibi olabilmiştir. Sazı da, tıpkı okuyuşu gibi, kendine has bir tavır ve stilde, taklidi zor bir ustalıkla çalar. Tıpkı Aşık Veysel’de olduğu gibi...

Bu öyle bir ustalıktır ki, sanatçıyı farklı, orijinal ve güçlü kılan her teknik ve estetik özellik biriciktir, kendine hastır. Bunlar teknik ve akademik gayretlerle ulaşılan formel başarılardan çok, sanatçı dehâsı ile doğmuş ve bu ruh ile yoğrulmuş insanların spontane başarılarıdır. O kadar kendilerine has ve orijinaldir ki, taklitleri hemen belli olur. Bu tür ustaları taklit etmek ayrıca oldukça zor ve tehlikelidir de. Tehlikesi, kaçınılmaz olarak bir ömür boyu taklit etmeye mahkum olmanızdır. Ancak O’ndaki özü,  ruhu, gönlü ve idraki doğru algılayarak, ondan hareketle yeni bir şeyler ortaya koymak daha akıllıca olabilir.

 

NEŞET ERTAŞ’I ANLAMAK İÇİN

İşte oğlu Neşet Ertaş’ın yaptığı büyük ölçüde budur. O hiç bir zaman, bildiğimiz ve anladığımız manada babasını taklide yeltenmemiştir. Çünkü bunun zor, hatta imkânsız olduğunu bilirdi. O kadar ki babasının yanında çalıp okumaya, hele hele bozlak okumaya cesaret edemediğini sık sık söylerdi. Onun için Neşet Ertaş, babasının sanatçı dehasını ve O’ndaki özü, ruhu iyi kavrayarak, adeta onu içselleştirerek yeni bir teknik ve farklı bir estetik ortaya koymuştur. Bu, asla Muharrem Ertaş’ın taklidi değildir.

Muharrem Ertaş’ın repertuarı ve sanattaki ustalığı elbette bozlaklarla sınırlı değil. O’nun, gerçek bir türkü klasiği olan Başımda Altın Tacım adlı halay türküsü başta olmak üzere, Karanfil Suyu Neyler,  Şu Dağlar Ulu Dağlar, Ela Gözlerini Sevdiğim Dilber ve Mezar Arasında Harman Olur mu gibi pek çok türkü, oyun havası, divan, oturak havası ve nasihatnameleri büyük bir ustalıkla icra ettiğini biliyoruz. O tür eserlerde de gerçekten taklidi zor, orijinal ve otantik bir icracı olarak karşımıza çıkar. Ama asıl ustalığını ve erişilmesi imkansız yorum gücünü bozlaklarda görürüz. Çünkü bozlaklar O’nun için gökkubbeye salınan bir çığlıktır adeta. Bir bakıma milli ve tarihi maceramız en çarpıcı çizgilerle Muharrem Usta’nın okuduğu bozlaklarda dile gelir. (Muharrem Usta’nın tüm kayıt külliyatına Kalan Müzik’ten ulaşılabilir)

Muharrem ustayı tanımak için önce Neşet Ertaş’tan başlayarak Muharrem Ertaş’a giderseniz hem yolunuz uzar, hem de vardığınız yer, varmak istediğiniz yer olmayabilir. Çünkü zevki Neşet Ertaş tavrı, estetiği ve yorumu ile biçimlenmiş biri için başlangıçta Muharrem Ertaş oldukça otantik ve sade, hatta basit ve giderek ilkel bile gelebilir. Oysa Muharrem Ertaş’ın sanatını kuşatmış gibi görünen koyu mahallilik ve otantizm örtüsünün altında gizli o kendini kolay ele vermeyen esrarlı güzelliği ve heybeti hissetmek biraz zahmet gerektiriyor. O’nu hissettiğiniz anda ise, Neşet Ertaş’ın sanatının gerçek kaynaklarına ve en güçlü referanslarına yaklaştığınızı birden fark edersiniz.

Neşet Ertaş babasına kıyasla daha çok bir türkü ustasıdır. Şüphesiz O’nun repertuarında büyük bir başarıyla okuduğu çok sayıda bozlak da vardır fakat yaratıcı yeteneği ve dehası bozlaktan ziyade türküde kendini gösterir. Bu gerek babasından öğrendiklerini yeni bir kalıba ve üsluba çekerek çalıp okumaktaki başarısı, gerek çok az da olsa çeşitli yörelerin anonim türkülerini kendine has bir tavırla yeniden yorumlamadaki olağanüstü yeteneği ve gerekse bizzat kendisinin “havalandırdığı” türkülerin çizgi üstü seviyesi yönünden böyledir.

Neşet Ertaş’ın türkülerinde herkese kolaylıkla hitap eden güzelliklerin kaynağı, babası Muharrem Ertaş’ın o her türlü tasannudan, sun’ilikten, yapmacıklıktan uzak yalın üslubunda gizlidir. Çünkü Muharrem Usta hiç bir zaman geniş kitleler nezdinde tanınmak, bilinmek, meşhur olmak ve büyük paralar kazanmak için sanat yapmadı. Hiç bir popülist eğilim ve yaklaşımı olmadı. Ayrıca böyle bir şeyi istese de beceremezdi çünkü bu biraz da eşyanın tabiatına aykırı idi doğrusu. Muharrem Ertaş’ın kendisi, yaptığı işe bizim anladığımız anlamda estetik bir faaliyet olarak, bir “sanat” gözüyle baktığı da söylenemez. O’nun için çalıp çığırmak bir tür yaşama şekliydi. Yemek, içmek, nefes almak gibi; o kadar doğal, o kadar kendiliğinden ve asla vazgeçilemez…

 

USTALAR USTASI BULDUK USTA

Image

Muharrem Ertaş, henüz yedi sekiz yaşlarında iken ilk bağlama derslerini dayısı Bulduk Usta’dan alır. Fakat asıl, yörenin anonim ezgilerinin yanı sıra, daha çok Toklumenli Aşık Sait’in (1835-1910) şiirlerini çalıp söyleyen zamanın ünlü saz ve ses ustası Yusuf Usta’dan (Deveci) çok şey öğrenir. Kendisi o günleri şöyle anlatıyor:

“Çalıp söyleme merakım küçük yaşlarda başladı. Bulduk adındaki dayımın çok güzel sesi vardı. Bir köyde türkü söyledi mi diğer köyde dinlenirdi. Hatta seferberlikte asker kaçaklarını yakalamak için subaylar dayımı yanlarına alır köy köy dolaşırlarmış. Dayıma türkü söylettirip kendileri de pusuya yatarlar ve dayımın sesine dağlardan köye inen kaçakları yakalarlarmış. Yusuf Usta beni çok severdi, merakımı görünce beni yanına aldı. Her gittiği yere götürdü. Düğünlerde, bayramlarda, eğlencelerde yanından ayırmayarak ustalarından öğrendiğini bana da öğretirdi. Yedi yıl O’nunla çalıştıktan sonra artık tek başıma çalıp söylemeye başladım.”

Muharrem Ertaş’ın adı, 70’li yılların sonlarına doğru TRT’de yayınlanan bir TV filminin jeneriğinde kullanılan, sözleri Dadaloğlu’na ait ünlü “Avşar Bozlağı” ile  yurt genelinde duyulmaya başladı. Bu öyle bir okuyuştu ki, bugüne kadar saz çalıp söyleyen bunca insanın hiç birine benzemiyordu: Tok ve yer yer davul gibi gümbürdeyen, ama alabildiğine duygulu bir divan sazı eşliğinde; tiz, gür, parlak ve bir o kadar da içli ve yanık bir sesin okuduğu, bir buçuk oktavı aşan ses genişliğine sahip bir Dadaoğlu gürlemesi:

            Kalktı göç eyledi Avşar elleri

            Ağır ağır giden iller bizimdir

            Arap atlar yakın eyler ırağı

            Yüce dağdan aşan yollar bizimdir

Repertuarındaki diğer eserler de pek kimsenin bilmediği, söylemediği, bilenlerin ise asla bu derece güzel ve etkileyici okuyamayacaklarını itiraf ettikleri türküler, bozlaklar, ağıtlar ve halay havaları... Her biri türünün en güçlü ve orijinal örnekleri...

Muharrem Ertaş, 1970’li yıllardan itibaren, o yıllarda büyük bir şöhrete sahip olan “Neşet Ertaş’ın babası Muharrem Ertaş” olarak ismi daha çok duyulur olmuş fakat hiç bir zaman hak ettiği, layık olduğu gerçek şöhrete erişememiştir. Doğrusu böyle bir amacı da hiçbir zaman olmamıştır. Çünkü O, şan şöhret için, büyük paralar kazanmak için sanat yapan biri olmadı hiç bir zaman, olamazdı da. Çünkü çalıp söylemek, az önce de söyldiğimiz gibi O’nun için bir hayat tarzıydı.

Muharrem Ertaş’ın repertuarında oyun ve halay türküleri başta olmak üzere Dadaloğlu’ndan, Karacoğlan’dan, Kerem’den, Aşık Garip’den, Pir Sultan’dan ve Aşık Sait’den pek çok türkü de var elbet ve bu türküleri de hiç şüphesiz zengin bir yorumla, büyük bir ustalıkla okumakta; ancak sesteki o eşsiz tenor karakterin ve muhteşem yorumun, bozlaklarda daha bir erişilmez hale geldiği bir gerçek.

Muharrem Ertaş okuduğu türkülerle o kadar bütünleşir ve öyle nüanslar yapar ki, kelimelerin anlamlarına uygun vurgu ve tonlamaları anında nasıl yapar, kelimelerin müzik cümleleri şeklinde ifade ve dağılışını o kadar mükemmel nasıl becerir şaşar kalırsınız. Sazının nağmeleriyle sesi o kadar örtüşür ve kaynaşır ki, bazan sesini saz, bazan da sazını ses gibi kullandığını görürüz.

Bütün bunları çalışıp, didinip akıl ve mantıkla bulunup uygulanan şeyler olmaktan çok, sanatçı dehaya sahip bir büyük gönlün ve yüreğin spontane idrak ve refleksleri olarak değerlendirmek daha uygun olur sanıyorum.

O söylemez, adeta yaşar ve bundan dolayıdır ki, okuduğu her eseri, o anki ruh halinin bir gereği olarak, her seferinde yeniden yorumlar. Ünlü Macar bestekar Bela Bartok’un, “halk musîkisinin bu teganni tarzı büyük sahne sanatkârlarının teganni tarzına benzer: ezberlenmiş yeknesaklık yerine değişen ve zengin vasıflar ister” sözleriyle anlatmaya çalıştığı da bu olsa gerek.

OĞUL ERTAŞ’IN DİLİNDEN BABA ERTAŞ     

Muharrem Ertaş bir başka kaderi yaşamış olsaydı Türkiye’nin “Bülbül Memmedov”u olabilirdi ama biz, değil O’nun bu olağanüstü yeteneğini keşfedip dünya çapında bir tenor yapmak, bir ömür karın tokluğuna düğünlerde çalıp çığırmaya mahkum yaşadığının farkında bile olmadık. Babası için oğlu Neşet Ertaş şöyle diyor:

“Babamla beş yaşımdan itibaren böyle geceli gündüzlü sanat arkadaşlığına başladık. Babamın bütün duygularını ben kendimde hissediyorum. Çaldığım havaların etkileri, duyguları aşağı yukarı yüzde doksan babama aittir. Tabii benim kendi türkülerim de var. Ben sanatımı büyük ölçüde babama borçluyum. Kaynak kişiler bir köz gibidir, deşildikçe nârı çıkar meydana. Rahmetli babam böyle bir sanatçıydı. Ben bütün Türkiye’de iyi kötü bilinen bir sanatçı olduğum yıllarda bile babamın yanında elime saz alıp türkü söyleyemezdim; hele O’nun yanında hiç bozlak okuyamazdım. Babam bilge bir adamdı, cesur adamdı, yiğitçe bir edâ ile söylerdi. Sohbete “divan”la başlardı, öğüt veren, nasihat eden eserler okurdu önce. Ben buna cesaret edemiyorum. Eskilerden kalma havaları da okurdu, bazan da açardı önüne Karacoğlan’ın, Dadaloğlu’nun, Pir Sultan ve öteki hak âşıklarının kitaplarını, ordaki şiirleri kendince havalandırırdı.”

 

“SAZIMIN EMANETİ..”  DİYEN EN SON NEFESTE

Bu dünyada yoksul, kendi halinde ve sessizce yaşayan Muharrem Usta, 1984 yılının 3 Aralık günü yine yoksul ve sessizce öldü. Dünya durdukça sesi gök kubbemizde yankılanacak bir büyük Usta’nın “garip” ölümüydü bu. Son sözleri, gerisini tamamlayamadığı “sazımın emaneti...” oldu. Orada bulunanların ittifakla belirtiklerine göre bu elbette Neşet Ertaş’tan başkası olamazdı. Neşet Ertaş, sadece oğlu olduğu için değil, Muharrem Usta’nın sazını, avazını ve yüreğini temsil etmeye, bu emaneti taşımaya en ehil kişi olduğu için buna lâyıktı.

Vefatından bir yıl önce, Ankara Arı Sinemasında “Kaynaktan Radyoya Televizyona” adlı Mehmet Özbek’in hazırlayıp sunduğu konser programında canlı izleme bahtiyarlığına eriştiğim Usta’yı şu duygularla dinlemiştim:

 

ABDAL USTANIN SAZI

Sen saza vurunca

Kar yağar bir yanıma

Bir yanım çepçevre bahar

Toplar çadırını ay ışığında

Ak saçlı koca bir yörük

Gider diyar diyar

 

Sen saza vurunca

Bir kuş kalkar kayalıktan

Kanatları üç kulaç

Nefesi harman savurur

Su yoluna düşer gölgesi

Kolcaklı gelinler birden yorulur

 

Sen saza vurunca

Işır dağların öte yüzü

Eşkiyalar görünür ayan beyan

Elleri böğründe düze inerler

Tütünden sararmış gür bıyıklarıyla

Bunca yaşadıklarına pişman

 

Sen saza vurunca

Yekinir bulutlar Avşar elinden

Yaylalar bir duman bir duman

Peşinde yâd avcı bir yorgun turna

Sana selam söyler son nefesinde

Koç Köroğlu’ndan, Dadaloğlu’ndan

 

Sen saza vurunca

Sulara şavkı düşer ayın

Yeğnilir Ferhat’ın elinde kazma

Birden göklere çekilir Şirin

Dağ bir yana devrilir

Ferhat bir yana

 

Ben saza vurunca

Türküler ayağa kalkar

Hep bozlak kesilir yazı yaban

Ellerine sağlık Abdal pirim

Sesin kubbemizde yankılanacak

Döndükçe kahpe devran

         (Bayram Bilge Tokel, 1984)

 

 

 

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
CAPTCHA
Bu soru bir bot (yazılımsal robot) değil de gerçek bir insan olup olmadığınızı anlamak ve otomatik gönderimleri engellemek için sorulmaktadır.
3 + 7 =
Bu basit matematik problemini çözün ve sonucu girin. Örn. 1+3 için cevabı 4 olarak girin.