Genetük-V: Yeni Türkiye –III/ Devlet Denen Huşuneti Dizginlemek (*)

17 Mayıs 2020

 

Beş yıl önce şunları konuşuyorduk:

Eski Türkiye'nin ne berbat bir şey olduğunu hatırlıyor muyuz?

Yaşamış olanların unutamayacağı "sersemletici bir devlet dolabı" dönüyordu.

Yasaklar, imkansızlar, "öyle olmaz"lar, "bugün git, mümkünse gelme"ler...

Yaşadığımız, "inanılmayacak kadar" saçma bir kâbus, "reddedilemeyecek kadar açık" bir gerçekti...

Çok şey değişti elbette, inkâr değil, görmezden gelmek bile ahlaksızlıktır.

Okul, karakol, belediye, hastane, vergi dairesi, mahkeme, hatta Ziraat Bankası... ilk aklıma gelen Ancien Régime örgütleri olarak bezdirici değil, yıldırıcı değil, doğup doğacağınıza pişman eden, sıradan hayatı işkence olarak icrâ eden aşağılama kurumlarıydı. Çocukken zaman zaman düşünürdüm: "Kurtuluş Savaşı'nda (o zamanlar öyle derdik) kurtulmamış olsaydık, gavur bize daha kötü ne yapabilirdi?"

Babamla Hükümet Konağı'na gittiğimiz bir olay hatırlıyorum. Altı yaşında filan olsam gerektir. Babam, her Türk erkeği gibi, ciddî, resmî, otorite (baban öyle diyor!), çocuklarını uyurken seven, ara ara şaka yapan, ama kahkaha attığı duyulmamış bir adamdı. Babasından, (köyde dizinin dibine oturup rahle-i tedrisinden geçtiği) hocasından, komutanından hep ciddiyet görmüştü; 36 ay askerlik yapmıştı. Babam, Hükümet Konağı'nın avlu duvarından içeri girdiğimiz andan itibaren dönüşüp başka bir adam olmağa başladı. Kaymakamlık ve diğer ilçe devlet dairelerinin bulunduğu bu iki katlı binanın (sonradan bir kat daha ilave edildi sanırım) ana kapısının merdivenlerinde kasketini eline aldı. Hangi daireye gittiğimizi hatırlamıyorum. Ama o dairedeki memurlar karşısında babamın (kendince sanırım pek tabii) vatandaş ezilip büzülmelerine hayret etmiştim. Babamın öyle bir adam olmadığı halde böyle davranması beni fena halde sarsmıştı. Dairedeki memur karşısında, okulda kabahat işlemiş de, müdür odasına çekilmiş çocuklar gibi acemi, suçlu yahut en azından mahcup, ne denirse kabullenmeğe hazır (Ozan Arif'in "Atatürk'ü bile öldürdüm" dedim mısraı gibi) bir mahviyet hali...

Ortaokul ve liselerde bile sıra dayağı vardı. 17 yaşımda bir geceyi karakolda nezarette geçirdim; korku, tehdit, aşağılama o zamanlar sıradan pratiklerdi; dayak yemediysen bazıları buna çok üzülürdü; çünkü "götürürler merkeze, tükürtürler herkese" filan gibi bir söz vardı. Karakoldan çıkanın yürüyecek mecali kalmamış olması, yakınlarınızı üzerdi belki; ötekiler "kim bilir ne halt karıştırmış, hak etmiştir köftehor" derlerdi; bu haliniz yakınlarınız için bile "olağan"dı.

Fakülte üçüncü sınıfta, göz rahatsızlığım oldu. Ankara Üniversitesi'nin o zamanlar Cebeci'de "Göz Bankası" denilen bir polikliniği vardı. Hastaneye işi düşmek çok kötü bir şeydi. "Orada nasıl muayene olunuyor" diye arkadaşlarıma sordum. Biri, "normalde akşamdan saat 5-6 gibi gidip sıraya giriyor, adını orada tutulan sıraya yazdırıyorsun. Sabaha kadar her saat başı alınan yoklamada orada olmazsan adını siliyorlar. Günde 60 hasta bakılıyor. Ama biz sabah gidip öğrenci kimliğini göstererek 'ben de Ankara Üniversitesi öğrencisiyim' deyince internler biraz bekletip muayeneye alıyorlar, sen de öyle yap" dedi. "İnsanlar sıra bekliyorsa ben de gidip beklerim" deyip Şubat sonu Mart başı gibi o karlı ve soğuk kış gününde akşamdan gittim, adımı listeye yazdırdım. Hatırladığım en perişan hasta sahnesi, Muş’tan gelen, çelimsiz bir ihtiyarın halidir. Gözünde bandaj vardı. Bir ay önce ameliyat olmuş, kontrole gelmişti. Sırtında bir battaniyeye sarınmıştı. Yarım saat geçmeden ayaza yenildim ve kaldığım (10 dk. mesafedeki) Site Yurdu’na gidip kantinde çay içerek yoklamaya döndüm. Sabaha kadar böyle gidip gelerek aradan ismi silinenlerle 37. sıraya yükselen sıramı korudum.

Bu arada, cam panellerle çevrili Göz Bankası'nın iç kısmında birkaç lamba yanıyor ve içeride, memurların evrak işlemlerini yaptıkları banko tabir edilen bölümün karşısında, “L Koltuk” denile çok sayıda koltuk bulunduğu görünüyordu. "Burayı neden açmıyorlar ki, gelenler orada hiç olmazsa üşümeden bekleyebilirlerdi" diye soracak oldum. "Eskiden açıkmış, ama hastalar alet çalınca kapatmışlar" dedi biri.

Saat 04:00-04:30 sıraları Renault 12 bir ekip otosu geldi. İçinden üç bekçi bir de polis indi. Her zamanki telaşlı, tenezzülsüz ve çok mühim bir iş için gelmiş edaları ile önce cam kapılara pencerelere vuruldu. İçeride bir hareket olmayınca bu ekip, arkaya dolandı. Onlar tekrar gelirken içeriden mavi hastabakıcı önlüğüne benzer bir şey giymiş, gözlerini ovuşturan bir personel gelip kapıyı açtı. Ekip ile bu görevli, kapıyı da açık bırakarak içeri girdiler ve bankonun sağındaki bir kapıdan geçerek kayboldular. Hava muhtemelen -10 veya -15 derece. Birkaç dakika sonra "yau açıldı galiba, içeri girip biraz ısınsak mı" diyen birkaç kişi oldu. Tek tük derken orada bekleyenlerin belki yarısı içeri girip L koltuklara yerleşmeye başladılar. Birkaç dakika içinde bu ekip ve o görevli, haykırışlarla o bekleme yerine gelerek sille tokat insanları dışarı attılar. Hakaretin bini bir para: Hayvan herifler! Size kim 'içeri girin' dedi! Buraya girmek yasak! Şimdi toplar götürürüm sizi karakola! Ananız tanıyamaz görse!...

Veee asıl mesele anlaşıldı: "Verin bakalım o listeyi!"

Listeyi aldılar, içeri geçtiler. Bir müddet sonra biri çıkıp haddimizi bildirdi:

"-Şimdi adam gibi en çok üçer kişi içeri girip sıranıza yazılın. Biz de duruma vaziyet edeceğiz, sakın asayişi bozmayın, fena olur!"

37. sırada iken 58. kişi olarak sıraya yazılabildim. Sabaha kadar orada beklemiş oldukları, listede adları olduğu halde 40. sıradan sonrakiler "sıra bitti"ği için şanslarına küserek dağılmak zorunda kaldılar. Orada bekleyen hastalar veya yakınları arasında şuna benzer şeyler konuşuluyordu: "Zaten beş tane başhekim kontenjanı var. Üçer beşer de bu sıfatsızların tanıdıkları yazılmıştır. Sen burada eşek gibi sabaha kadar bekle, onlar adamlarını yazdırıp ...tirip gitsin şerefsizler..."

Alt tarafı bir muayene olmak için sabaha kadar bekleten bir randevu sistemi, Muş'tan gelen o tedbirli adamı eleyememişti. Ben o muayenede % 15 şaşı olduğumu öğrendim. Gözlük reçetesi yazıldı, 0,50-0,75 gibi bir miyop derecesiyle. Bir de her sabah kalktığımda, bir kurşun kalemi dik vaziyette tutup 50-60 cm. mesafeden kaşlarımın arasına değecek kadar yaklaştırıp uzaklaştırarak şaşılığımı tedavi egzersizi verdi intern. 2-3 yıl gözlük takıp o egzersizi yaptıktan sonra muayene olduğum tecrübeli bir doktor, dedi ki:

"-Seni intern muayene etmiş, ama iyi bir internmüş ki, bu % 15 şaşılığı kaçırmamış. Fakat o şaşılık değil aslında, gözle fark edilmesi mümkün olmayan, dikkatli bir tetkikle ancak sabah uyandıktan sonra yarım saat bir saat içinde yakalanabilen bir şeydir; çünkü altı yaşından sonra göz, sabah o kadar bir süre sonra adapte olur ve o şaşılık kaybolur. Demek ki sabah muayene olmuşsunuz. Biz o egzersizi altı yaş altı çocuklara veririz, bu odak sapması altı yaş altında düzeltilebilir. Daha sonra yerleşir, ama göz, gün içinde adapte olur. Görme kusuru olarak ölçtükleri şey de, o odak sapmasından mütevellit bir şeydir. (Akşama doğru muayene olduğum için) şu anda hiçbir görme kusurunuz yok. Gözlük ve egzersiz gerekmiyor."

Fazlaca uzatmak pahasına verdiğim bu örnekler çok hafif örneklerdir. Çok daha vahim şeyler yaşamak vak'a-yı adiyedendi. Darbe dönemlerinde "düşenin bahtına" isabet ettiği sanılan hakaret, kötü muamele, işkence... normal hayatın da bir parçasıydı. Daha kötüsü, evde okulda, sokakta, devlet dairesinde ve hatta camide bile ölçüsüz, sınırsız, insafsız çeşitli şiddet türlerinin yaygınlığıydı.

Bütün bunları, AK Parti döneminde, öncelikle belediyelerden başlayarak "devlet çarkının işleyişinde" gerçekleştirilen iyileştirmelerle bir mukayese zemin ve imkânı oluştursun diye aktardım.

AK Parti "devlet denen huşunet"i bir hayli dizginledi evet. Fiilen bambaşka işleyen bir devlet çarkı var. Bu işleyişin okul, belediye, hastane vb. kuruluşlardaki ayrıntıları, AK Parti propagandalarında zaten geniş geniş işleniyor. Niyetimin propaganda olamayacağını beni -gerek gerçek hayattan gerekse sosyal medya ortamından olsun- biraz tanımış olanlar bilirler.

Bir tek örnekle yetineyim. Hastanelerde bir devrim yaşandı. 90'lar Türkiyesi'nde bile biri çıkıp "bir gün gelecek devlet hastaneleri böyle böyle işleyecek" demiş olsaydı millet güler, "kafayı üşütmüş bu" diye dalga geçilirdi. Sırf kare-kod denilen ve yaygın ilaç yolsuzluğunun belini kırmakta çok büyük adım oluşturan uygulama yeter; Recep Akdağ dönemi reformları, Türkiye'ye gerçekten çağ atlattı.

Biz şehir su şebekelerinde, açtığınız her musluktan su akma ihtimalinin çok düşük olduğu yıllardan geliyoruz.

Buna rağmen, AK Parti iktidarındaki bu "sıradan yaşamı muazzam ölçüde dönüştüren" iyileştirme ve reformlar, devlet denen huşunetin sadece dizginini kısma becerisi olarak gerçekleşmiş görünüyor bana. Özellikle kamu personeli, bu reformlara "baldırı çıplakları tepemize çıkardılar" gözüyle bakıyor. İyileştirme ve reformlar, iyi niyetli bir politikacı müdahalesi hatırına "işleyişi görünüşte değiştirdi". Eh bu bile memleketi muazzam ölçüde değiştirdi denebilir. Fakat "yapısal kazanım"larımız, "işleyiş değişikliği"nden daha az.

Bu, şu demek: Başka bir iktidar gelir ve herşey değişebilir; hatta eskisine ve daha kötüsüne bile dönülebilir (**).

Buna karşılık, kendi politik başarıları ile gurur duyan AK Partililer "millet artık uyandı, bundan geri dönüş olmaz; millet isyan eder" diyorlar. Umalım ve dileyelim ki öyle olsun. Ama ben bu iyimser kanaati paylaşmıyorum.

Rivayete göre (çünkü okumadım, birinden dinledim) Pavlov, meşhur deneylerini rapor etmek üzere, bu deneyde kullandığı köpekleri, deneyleri yaptığı bodrum katında bırakıp bir müddet ihmal etmiş. Makalesini yazıp dergiye gönderdikten sonra köpekleri orada unuttuğunu hatırlamış ve aynı yere tekrar gittiğinde, yağan yağmur nedeniyle bu bodrum katının suyla dolduğunu görmüş. Köpekleri bu durumdan kurtarıp tedavilerini yaptıktan sonra, deneylerinde olduğu "zil çal"mış; ama köpeklerin ağzının salyalanmadığını fark etmiş. Hayretler içinde tekrarladığı halde, operant şartlandırmanın tümüyle ortadan kalktığını görmüş ve şu sonuca varmış: Operant şartlandırma, travmatik tecrübe ile tamamen ortadan kalkabilir bir öğrenme türüdür.

Daha vahim olanı, özellikle derin devlet ve siyaset lejyonerlerinin derin organizasyonlarının "iskelet kadro"ya çekilip "uyku taklidi" yapması; yapısal reformlarla tasfiye edilememiş olmasıdır.

Öngörülerim beni yanıltmıyorsa "Açılım Süreci"ni sona erdiren terör saldırıları ve MHP'nin kilitleme siyaseti, başka parametrelerle birlikte okunduğunda, Türkiye'nin bir "istikrarsızlaştırma sath-ı mâili"ne sokulduğunu gösteriyor (***).

İstikrarsızlığın Türkiye'yi ne vadede ve ne derinlikte kuşatacağı konusunda şimdilik bir şey söylemeyeceğim. Ama "birlik ve beraberliğe her zamankinden çok muhtaç" olduğumuz günlerde sürüklenebileceğimiz travma, AK Parti iktidarlarının "işleyiş iyileştirme ve reformları"nı silip süpürebilir.

"-Ne yani, herşeye rağmen AK Parti!" mi diyorum.

Hayır!

Bu yazdıklarımı "seçmen okusun da aklını başına toplasın!" diye değil, hepimiz şu soruya cevap arayalım diye soruyorum:

Gerçekten ne, ne kadar değişti ve değişimin "aşağısı kurtarmaz" kalıcı, yapısal çıtası nerededir?

Biri(leri)ne sesleniyor olsaydım, bunlar AK Parti siyasetçileri olurdu; aklını başına alması gereken onlardır.

"Erken seçimde seçmen bu yaşananları görünce bizi tek başına tekrar iktidara getirir" sanıyorlar.

Ve tabii ki yanılıyorlar.

 

––––––––––––––––––––––– 

(*)       Bu yazı, bir halkasını oluşturduğu Genetük dizisi ile birlikte, 7 Haziran Seçimleri’nin hemen ardından Ağustos 2015’te kaleme alınmıştı. Bu haliyle, henüz 15 Temmuz öncesi dönemin belirsizlikleri ve siyasi şartları çerçevesinde, siyasetin yol ayrımlarına işaret ederken Türkiye’nin demokratikleşme yönelimlerinin ve kazanımlarının kalıcı çıtasını hem sorgulamaya hem de ayakta tutmaya yönelik perspektiflerin bir ürünüdür. Okur’un o tarihten beri köprülerin altından çok sular aktığı halde, bugün hala bu sözleri edebildiğimizi sanmaması ricasıyla…

(**)    Türkiye’de aradan geçen beş yıl zarfında, iktidardaki parti değişmedi; ama iktidar partisi yerinde kaldığı halde “kudretin tecessümü”nde çok şey değişti. En önemlisi, sözünü ettiğimiz “devlet çarkındaki iyileşmeler”in vatandaş katındaki yansıması olsa gerektir. Şimdilerde “düzeltilen çark sayesinde rahat nefes alma”nın yerini, “kendisine bahşedilen avantaja medyun-u şükran minnet” almış görünüyor. Adamını bulamayanın tık nefes kaldığı yıllara geri mi döndük acaba?

(***) Nitekim, bir yıl dolmadan 15 Temmuz Darbe Girişimi yaşanmıştı.

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.