Kilis Aynasında Osmanlıdan Cumhuriyete Modernleşmenin Taşrası ya da Taşranın Modernleşmesi-2

01 Nisan 2016

 

Kültür ve Ticaret Merkezi Kilis’ten Kaçakçılık Merkezi Kilis’e

 

Cumhuriyetin kuruluşunda verimli tarım arazileriyle nüfusunun yarısını ve Halep dahil Suriye’ye bırakılan bir çok kentle ticaret yapma imkanlarını kaybetmek, Kilis’i kaçakçılığa yöneltmiş hatta zorlamıştır.

Benim yaşımdaki birçok Kilislinin çocukluk uykusu kaçakçılarla güvenlik güçleri arasında çıkan silahlı çatışmaların sesleriyle bölünürdü sık sık. Ama bu, yetişkinler dâhil çocuklar için de sıradan bir olaydı. Yatağın içinde bir iki kıpırdanmadan sonra yeniden uykuya dalardık. Şehir içindeki bu çatışmalarda genellikle can kaybı olmazdı. Daha çok taciz ateşi için kullanılırdı silahlar.

Kilis o yıllarda savaştan çıkmış bir şehir gibiydi. Birçok insan kaçak mal getirirken üstüne bastığı mayının patlamasıyla parçalanarak ölürdü. Daha şanslı olan, buna şans denirse eğer, ayağını, kolunu mayın tarlasında bırakarak kurtulurdu ölmekten. Kilis’in hemen her mahallesinde hatta sokağında bir mayın kurbanı görmek mümkündü. Ne kolunu bacağını mayında kaybeden insan isyan ederdi bu kadere ne de şehir ahalisi. Olağan bir talihsizlik gibi kabullenilirdi bütün bu olup bitenler. Bu trajedi Kilis’in Türkülerine de yansımıştır; bir kaçakçı ağıdı olan “Badeli Nahsen”, “Dumana oğlum Muhammedim Dumana” türküleri bu trajedinin eseridir.

“Aman Suriye’den çıktım da neydi telaşım

Aman İçeribahça’da da kaldı öleşim

Yetişin imdada da benim bacım kardaşım

Vurma zalım vurma ben Badeli Nahsen’im

Aman Suriye beylerinden de haraç alan aslanım oy oy

 

Aman Halep’ten çıktım da üç gün vadeli

Hele beylere ödemişim de kanlı bedeli

Adıma derler de Nahsen Badeli

Vurma zalım vurma ben Badeli Nahse’nim

Aman zencirlerle zapt olmuyan ben bir aslanım oy oy.”

 

Bu ağıtlardan da anlaşılacağı gibi kaçakçıların, özellikle mayın tarlasından kaçak mal getirenlerin bazılarının hayatı ya rakip ve düşmanlarının ya da jandarmaların kurşunlarıyla sona ererdi.

 

Tahmin edilenin aksine büyük çoğunluğu ülkesine ve milletine bağlı, muhafazakâr ve vatansever insanlardı kaçakçıların. Dünkü vatan topraklarından mal alıp satmak, bu insanların vicdanında bir suç olarak yer bulmadı hiçbir zaman. Kilisli kaçakçıların çoğu uyuşturucu ticareti yapmaz, yapanı da adam yerine koymaz, aralarında barındırmazlardı. Ama “kumaş, halı, tütün, çay, kahve ve çay takımı daha sonraları elektronik eşya alım satımı niye suç olsun ki” diye düşünürlerdi hep.

Sanıldığı gibi kaçakçılar silahlı külahlı insanlar da değildi. Kaçakçılık, sağlam karakterli ve güvenilir insanların yaptığı, sert ve katı kuralları olan, kuraldışılığın, muhbirliğin ağır şekilde cezalandırıldığı bir ticaret şekliydi. 

Kaçakçılık filmlerde olduğu gibi çeteleşme biçiminde değil, bireysel olarak ya da “şirketleşilerek” yapılırdı Kilis’te. Mayın tarlasından kendi hesabına ya da başkaları adına kaçak mal geçirenler genellikle yoksul insanlardı. Kaçakçılığın en yaygını şirketleşme biçiminde yapılanıydı. Bir adam çıkar bir parti mal getirmeye karar verir ve bir şirket ciddiyetiyle halktan para toplardı. Zaten adamın işine şirket, toplanan paraya da “sehim” denirdi. Dul kadınlardan devlet memurlarına, esnaf ve çiftçilerden daha da zenginleşmek isteyen varlıklı insanlara kadar hemen her kesimden insan, bu şirketlere sehim almak suretiyle katılırdı. Şirket sahibi getirttiği kaçak malı Kilis’teki pasajlarda ya da Kilis dışında satar, herkesin hissesi olan parayı ve kârı büyük bir itinayla dağıtırdı. Her yeni parti için şirket yeniden kurulur ve işin sonunda da dağıtılırdı.

Eğer getirilen mal yakalanırsa sehimi olan herkes yatırdığı parayı kaybederdi. Zarar bu kadarla kalmaz kaçak malı taşırken yakalanan şoförlere avukat tutmak, hapishaneye düştüğünde kendisine ve ailesine bakmak da bu kaçakçı şirketlerine düşerdi. Kaçak mal taşıma işini genellikle tek kişi yapardı ve yakalandığında suçu tek başına üstlenirdi. Çünkü tek başına kaçak mal yakalatanın cezası daha azdı ve birden fazla kişi suçlu bulunduğunda bugünkü tabirle organize suç sayılırdı, cezası ise bireysel kaçakçılığa göre birkaç kat daha fazlaydı. 

Kaçakçılıkta, devletin Kilis’e tanıdığı ve resmi olmayan bir imtiyaz vardı. Belki de, Cumhuriyetin ilanıyla bahtı kararan, Ankara anlaşmasıyla tarım alanları ile birlikte 30-40 bin nüfusunu kaybeden Kilis’e nefes aldırmak için verilmiş bir çeşit imtiyazdı bu.  Kaçakçılığı kısmen meşrulaştıran bu imtiyaza göre kaçak mal, Kilis’teki pasajlara girene kadar yasadışı, girdiği andan itibaren serbestçe alınıp satılan yasal mal hüviyetine bürünürdü. Bu yüzden şehir içinde kaçak mallar motosikletlerle taşınırdı. Şehrin daracık sokaklarında bu iş için en ideal araçtı motosiklet. O günlerden gelen bir alışkanlıkla Kilis halen kişi başı en çok motosiklete sahip ildir.

Türkiye’nin her yerinden gelen insanlar pasajlardan kaçak malları serbestçe ve bir turist rahatlığıyla alırdı. Kilis sınırından çıkana kadar bunlara ne polis dokunurdu ne de jandarma.  Zaman zaman şehir dışında yapılan aramalarda ise bu mallarla yakalanıldığında kişisel ihtiyaç miktarını aşmamışsa suç sayılmazdı. Ancak yakalanan kaçak mal, ticaret yapıldığını düşündürecek miktarlarda ise kaçakçılık suçundan tutuklanmak mümkündü.

Bu tuhaf durum Kaymakamdan Emniyet Müdürüne kadar hemen her kişi ve resmi kurum için üzerinde mutabakat sağlanmış, yazılı olmayan bir kanun gibiydi.

Kaçakçılar çok hayırsever insanlardı. Kilis’te birçok okulu, yurdu, Kur’an Kursu’nu, camiyi kaçakçıların yaptırdığı bilinir. Hatta Kilis il olduğunda belediyenin birikmiş ve kabarık borçlarını da kaçakçıların ödediği söylenir halk arasında.12 Eylül darbesinden sonra Özal’ın yaptığı ekonomik reformlar, bütün Türkiye’de olduğu gibi Kilis’te de kaçakçılığı ve Kilis’i de bitirdi.

Kaçakçılığın bitmesiyle Kilis, 12 Eylül’den sonra bir kere daha büyük bir nüfus ve kaynak kaybına uğradı. En önemli gelir ve geçim kapısı kapanan şehrin en zenginleri ile en fakirleri İstanbul’a, G. Antep’e, Adana ve Mersin’e göçtü. 12 Eylül döneminde 80.000 civarında bir nüfusa sahip olan Kilis, nüfusunun yaklaşık dörtte birini bu göçlerle kaybetti.

Fert başına gelirde ilk sıralardaki şehirlerden biri iken gittikçe alt sıralara düşmeye başladı.

Türkiye’nin büyük şirketlerinin henüz ithalat ve ihracat yapmadığı dönemlerde, ilkokul mezunu insanların Japonya’dan kaçak mal getirip sattığı göz önüne alındığında, Kilis’in ne kadar büyük bir ticaret geleneğine ve birikimine sahip olduğu anlaşılacaktır.

Kilisliler arasında biraz da gurur duyarak anlatılan hoş bir hikâye vardır: Bir Türk, Japonya’ya gider. Japonlar “- Nereden geliyorsun?” diye sorduğunda “- Türkiye’den” diye cevap verir. Bu kez başka bir soru sorarlar Türk turiste japonlar: “- Türkiye, Kilis’in neresindedir?”

Ne yazık ki, her şehre istatistiki ve coğrafi verilerle bakan DPT’nin, Kalkınma Bankası’nın, Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığının, halkı tanımayan, sosyoloji bilmeyen uzmanları Kilis’in ve Kilislilerin bu özelliğini değerlendiremedi. Kilis halkı bu tecrübe ve birikimini sadece kaçakçılıkta kullanabildi.

Kaçakçılığın sona ermesinin Kilis’e bir tek faydası oldu. Halk yeniden yorgancılık, çeyiz işçiliği gibi geleneksel sanatlara ve tarıma döndü.

Suriye’den mülteciler gelene kadar Kilis, kendi yağıyla kavrulmaya çalışan, hiçbir gelecek tasavvuru ve ümidi olmayan bir şehir olarak yaşamaya devam etti.

Bu durağan hayatı, mülteci akınıyla dalgalandı ve Kilis için yeni bir dönem başladı.