Kitle Demokrasileri: Fili Güden Vaşaklar

28 Haziran 2018

Kitle demokrasilerinde türlü partiler serbestçe kurulup siyaset yapabilir, ama partiler arasından ancak iki veya üç tanesi, geniş kitle desteğine mazhar olur. Bunlar dışında kalan irili ufaklı partiler arasında ise özellikle uç partiler, kitle demokrasilerinde çok etkili bir rol oynarlar.

Kitle partileri, geniş bir yelpazeden oy alır ve farklı seçmen segmentlerini küstürmemeye yazgılıdır. Bu nedenle, iktidara geldiğinde bir kitle partisinin siyasî vektörünü ve yol haritasını, kendi hâkim renginin koyusunu temsil eden bir uç partinin daha bıçkın söylemi biçimlendirir.

Söz gelimi, İşçi Partisi tipinde bir sol kitle partisi iktidara geldiğinde, onun siyasî vektör ve yol haritasını, Sosyalist ya da Komünist Parti’nin söylemi biçimlendirir. Bir örnek de karşı cenahtan olsun: Muhafazakâr Parti tipinde bir sağ kitle partisi iktidara geldiğinde ise onun siyasî vektör ve yol haritasını, diyelim Hristiyan Demokrat ya da Avusturya Özgürlük Partisi gibi bir uç partinin daha keskin ve net söylemi biçimlendirir.

Bunun bir nedeni, propaganda ve kampanya şirinlikleri ile ikna edilerek desteği sağlanmış karşı kutuptan misafir seçmenin, kitle partisinin kendi hâkim renginden politikaları doğrudan uygulamaya koyması halinde desteğini çekme eğilimidir. Böyle olunca mesela Muhafazakâr Parti’ye ders olsun diye İşçi Partisi’ne oy veren seçmen, Muhafazakâr Parti’nin daha sağ politikaları paldır küldür uygulamaya koyması, “kampanyada güya bizi yok saymayacaklarını söylemişlerdi, aldatıldık” hissine yol açar. Bu yüzden Muhafazakâr Parti işleri biraz ağırdan alır ama bu durumda, ana kitlesinin beklentileri tavsamaya başlar. Bunun üzerine aşırı sağ uçtaki parti, dozunu gitgide artırarak Muhafazakâr Parti’yi yerden yere vurma noktasına doğru ilerler. Bu durumda Muhafazakâr Parti, ana kitlesindeki çözülmeyi önlemek bahanesiyle aslında başından beri uygulamaya koymak istediği “daha sağ” politikaları “uygulamaya koymak zorunda kalmış” olur. Böylece, emanet ya da misafir seçmen de, desteklediği kitle partisi içindeki seçmenin uç partiye kayması sonucu güçlenmesi ihtimalinden duyduğu endişe nedeniyle sesini çıkarmamayı tercih eder. Aksi takdirde aşırı sağ veya aşırı solun güçlenmesi korkulu rüyasının gerçekleşmesi, bu seçmene ölüm gelir.

Bütün bu söylediklerimiz Türkiye’deki gelişmeler bakımından ne anlama geliyor? Türkiye 16 yıldır AK Parti iktidarı altında. Bu parti, kendisini bir zamanlar Muhafazakâr Demokrat olarak tanımlamıştı, ama bu politik tarifin tutarlılığını bir yana bırakarak onun siyasî yelpazenin sağına eğimli bir merkez kitle partisi olduğunu söylersek sanırım hata etmiş olmayız. Böyle bir kitle partisinin kendi siyasî rengine uygun daha sağ politikaları paldır küldür uygulamaya koyması, misafir seçmenini elbette rahatsız ederdi. Nitekim misafir seçmen, karşı cenahın eleştirilerini “bunlar hiç de öyle irticâ ya da şeriat meriat getirmiyor; uydurmayın” diye göğüsleyebildi ve AK Parti’yi desteklemeye devam etti.

AK Parti, desteğini artırabilmek için yelpazenin daha sağındaki parti ve politik öbekleri çözüp kadrolarını personalize etmek şeklinde özetlenebilecek bir “politik zekâ” sergiledi. Bu cümleden olmak üzere Saadet Partisi’nden ardıl katılımlar sağlayacak bir “câzibe” yarattı; partinin bölünmesi akabinde, Has Parti’yi ufalayıp dağıtacak şekilde liderini, “genel başkan yardımcısı koltuğu”na transfer etti. Benzer süreçler, DP ve Süleyman Soylu veya BBP ve Yalçın Topçu örneklerinde de yaşandı. Bütün bu “sağındaki siyasî kümeleşmeleri dağıtıp kendi bünyesine emme” siyaseti, “başarılı bir destek artırma stratejisi” olarak yorumlandı.

Siyasî destek, aslında politikayı belirleyici gücü elde tutmak ve kendi politikalarını yürürlüğe koymak içindir. AK Parti, desteğini ayakta tutmayı başarırken kendi politikasını uygulamaya koymaya kalktığında kendisinden uzaklaşacak “misafir seçmen öbekleri”nin sayısını artırmaya devam etmiş oldu. İşin bir ustalık tarafı varsa, kitleyi coşturan hitâbet birinci sırayı hep korudu. Bundan daha mühimi, bu öbeklerin reel politik “güçten pay alma” talepleri ile “iktidar nimetlerinden nemâlanma”sını sağlayacak taviz beklentileri karşılıksız bırakılmadı. Ancak, kendisini “Vesayet Rejimini ortadan kaldıracak reform ve dönüşüm partisi” olarak görmek isteyen bir kitle partisi olarak izlediği bu “sağındaki öbekleri emme” siyaseti, AK Parti’nin sağında, kala kala bir tek MHP’nin kalması ile sonuçlandı. Bu da, AK Parti ile seçmen genetiği geçişli bu partinin aslında giderek “ulusalcılaşan”, açılım siyasetlerini ünitaryen ve totalci radikal reddiyelerle yerden yere vuran, Tayyip Erdoğan’a miting meydanında idam urganı atan sağ siyaset vektörünün hem seçmen kitlesini “su dolu bir balon gibi” yuvarlanarak olmasa da, yavaş yavaş daha sağ konumlara “ağdırdı”; hem de AK Parti’nin reformcu eğilimlerine Vesayet’in “değiştirilemesi teklif dahî edilemez uknûmu”nu dayatan bir söylem baskısı üretti.

Neticede Tahrir Meydanı’ndaki direnişçilerin kimine göre demokratik kimine göre İslâmi taleplerinin simgesi olan Râbia, iki parmak daha yumularak yapılan Bozkurt Selamı’na evrilmekle kalmadı; “Tek, Tek, Tek” diye dört kere sayılan bir “dörtlü teklik”e indirgenmiş oldu.

Ne demiştik? Kitle partilerinin siyasi vektör ve yol haritasını, kendi renginden uç partilerin daha bıçkın söylemi biçimlendirir. AK Parti, kendi renginden partileri yutup hazmetmeyi marifet belleyeceğine, örneğin “Vesayet’in radikal tasfiyesi taleplerini tavizsiz ve provokatif bir dille haykıran bir Liberal Parti”nin ve meselâ Saadet Partisi gibi İslâmî hassasiyetleri yine tavizsiz ve provokatif bir dille seslendiren uç partilerin barajı zorlayan bir cesamet tutmasının önünü açabilseydi, vaat ettiği reform ve dönüşümü gerçekleştirecek bu uç vektörlerin “baskısı” altındaki bir merkez partisi olarak yol haritasını kendi rengini koruyarak başaracak politikaları uygulamaya da koyabilirdi.

Şimdi AK Parti, MHP ile sadece siyasî bir ittifak kurmuş olmakla kalmadı; aynı zamanda parti bünyesinde, hükümet koltuklarında ve bürokraside MHP ve Milliyetçi kökenlilere yer açma baskısına maruz kaldı. Daha vahimi, AK Parti’nin yarı iktidar dönemindeki açılım oyalanmalarını rafa kaldırıp demokratikleşme umutlarını “mantarı sıkıca kapatılmış bir şişeye konulmuş S.O.S mesajı” halinde olağanüstü çalkalanan dalgalara bıraktı.

Vesayet bitti sananlar yanılıyor. Kurumsal Vesayet’i personel değiştirerek ufalamak yetmez, ancak kurumsal bir demokrasi bitirebilirdi. Vaşaklardan ürküp onları “koynunda mışıl mışıl uyuyan kediye dönüştürme” siyaseti, fili zincirleyip yedeğine alan kurt masalına evrildi. Bahçeli’nin “Denge Denetleme Misyonu” olarak adını koyduğu şey, Kurumsal Vesayet’in yerini, “Guvernör Nezareti”nin almasından başka ne anlama gelebilir? İktidar nimetlerinden bundan sonra kimlerin nemalanacağı, bu bahiste anılmaya değmez bir tâlî ayrıntı bile değil.