Yeni İttihatçılık: Yeni Rejimin Zihin Haritası

08 Eylül 2026

Türkiye siyaseti, uzun süredir alışıldık kavramlarla açıklanması giderek zorlaşan bir dönüşümden geçiyor. Bu dönüşümü anlamak için son dönemde öne çıkan kavramlardan biri “Yeni İttihatçılık”. Kavram henüz bütün boyutlarıyla yerleşmiş değil; farklı çevrelerde farklı anlamlarla kullanılıyor. Tam da bu nedenle, onu yalnızca güncel siyasetin dar tartışmaları içinde anlamı muğlaklaşan bir kavram olarak değil, Türkiye’nin devlet aklını, toplumsal psikolojisini ve gelecek tasavvurunu birlikte düşünmeye imkân veren bir çerçeve olarak ele almak gerekiyor.

Bugün gelinen noktada iki eski açıklama hattı da yetersiz kalıyor. Bir yanda Cumhuriyet’in yüz yıllık tecrübesine yaslanan klasik Kemalizm’in yönetme kapasitesini kaybettiğine dair güçlü işaretler var. Diğer yanda çevreden merkeze gelen muhafazakâr siyasetin, kalıcı ve kapsayıcı bir rejim dili kurmakta zorlandığı görülüyor. Türkiye, bu iki hattın da ötesinde yeni bir siyasal ve ideolojik eşiğin üzerinde duruyor.

Bu eşiği anlamak için sorulması gereken temel soru şu: Türkiye hangi ana damara oturuyor; devlet, siyaset ve toplum ilişkisi hangi zihinsel harita içinde yeniden kuruluyor? Yeni İttihatçılık, bu sorulara cevap ararken yalnızca bir iktidar pratiğini değil, aynı zamanda yeni bir benlik, kimlik, vatandaşlık, devlet ve dünya tasavvurunu da görünür kılıyor.

Image

Bu kavramsallaştırma bir anda ortaya çıkmadı. Yaklaşık dört yıldır Türkiye’de rejimin değiştiğini ve farklı bir yönetim anlayışına yöneldiğini savunan yayınlar yapıyor, metinler kaleme alıyoruz. Başta Tolga Avşar olmak üzere birkaç isimle yürüttüğümüz istişareler, zaman içinde Etyen Mahçupyan’la yaptığımız ilk programla daha belirgin bir çerçeve kazandı; Yeni İttihatçılık yaklaşımı da bu dört yıllık süreç içerisinde Etyen Bey tarafından olgunlaştırıldı. Bu süreç içinde de Etyen beyle meselenin farklı veçhelerini okuyan, anlamaya çalışan programlar gerçekleştirdik.

Buna rağmen kavram, son aylara kadar entelektüel kamuoyunda geniş ve derinlikli bir tartışmanın konusu hâline gelmedi. Son dönemde yapılan değerlendirmeler ise ciddi bir kavramsal karmaşanın bulunduğunu gösterdi. Bu karışıklığı gidermek, yanlış anlamaları ayıklamak ve meseleyi sınırları daha belirgin bir çerçevede ele almak artık kaçınılmaz olmuştu. Bu tespitten yola çıkarak 6 Eylül 2026’da kavramı derinlemesine masaya yatırdığımız bir program gerçekleştirdik.

Image

Elinizdeki metin, “Yeni İttihatçılığı Anlama Kılavuzu” başlığıyla gerçekleştirilen ve Etyen Mahçupyan ile Tolga Avşar’ın katıldığı uzun bir programdan hareketle hazırlandı. Yaklaşık iki saate varan sohbetin tali başlıkları dışarıda bırakılarak kavram beş ana eksen etrafında yeniden kuruldu: Benlik, Kimlik, Vatandaşlık, Devlet ve Batı/Dünya. Böylece Yeni İttihatçılığı hem bugünkü siyasal düzeni hem de Türkiye’nin önümüzdeki döneme ilişkin yön arayışını anlamaya yarayan bütünlüklü bir okuma olarak tartışmak mümkün hâle geldiğini düşünüyorum.

 

Benlik

Yeni İttihatçılığı anlamak için ilk bakılması gereken yer benlik meselesidir. Kemalizm’in benlik, kimlik ve vatandaşlık üçlemesini bu topraklara yabancılaştırdığı; Yeni İttihatçılığın ise önce benliği, ardından kimliği ve en son vatandaşlığı yeniden kurmaya çalıştığı söylenebilir. Bu nedenle “benlik” yalnızca psikolojik değil, aynı zamanda siyasal bir kurucu zemin olarak karşımıza çıkar.

Bugünün dünyası hızlı ve sert bir dönüşümden geçiyor. Avrupa’da ve Amerika’da mevcut dünya düzeninin Birinci Dünya Savaşı öncesi döneme benzediği yönünde tartışmalar yapılıyor. Türkiye’de iktidarın yaklaşık on yıl önce bu değişimi fark ederek başka bir paradigmaya yönelmek istediği görülüyor.

Bu yeni paradigmanın Kemalizm’le doğrudan bir devamlılık ilişkisi yoktur. Aksine, Kemalizm’den uzaklaşılan ve başka bir siyasal tahayyülün kurulduğu bir zeminden söz etmek gerekir. Bu tahayyülün merkezinde ise farklı bir “biz” anlayışı durur.

Kemalizm’de “biz” kavramı, Kurtuluş Savaşı’yla kendini kanıtlamış, hak ettiği yere gelmiş ve dünya milletleri arasında saygınlık kazanmış bir Türkiye fikrine dayanıyordu. Yeni İttihatçılıkta ise “biz”, hak ettiği yere henüz ulaşmamış ama ulaşacağına inananların “bizi”dir.

Bu nedenle Yeni İttihatçı benlik, gurura aç bir benliktir. Daha yapılacak çok iş, kanıtlanacak çok şey vardır. Devleti, bütünlük fikrini ve kolektif misyonu öne çıkaran da bu arayıştır. Birey ise bu büyük misyon karşısında ikincil bir konuma yerleşir.

 

Kimlik

Kimlik başlığına gelindiğinde, Kemalizm’de daha belirgin olan Türkçülük ve Türkleşme meselesinin yeni İttihatçılıkta farklı bir biçimde yeniden üretildiği görülür. Burada temel mesele, Türklüğün Kürt, Arap ya da başka kimliklerle nasıl ilişkilendirildiği ve dinin bu bütünlük içinde nasıl konumlandırıldığıdır.

Image

Yeni İttihatçılık, Türklüğü her şeyi içine alabilecek bir şemsiye ve yoğurucu kimlik olarak görür. Burada üst kimlik-alt kimlik ayrımından çok, farklı kimliklerin aynı bütün içinde erimesi fikri öne çıkar.

Bu anlayışta Türklük, tarih içinde değişmeyen bir öz gibi kabul ediliyor. Eskiden Hititleri ya da başka eski toplulukları Türkleştirme ihtiyacı hissedilirken, bugün Türk’ün kendisi, zaman dışı bir özne olarak konumlandırılıyor.

Bu kimlik, Türk-İslam ya da Türk-Müslüman bütünlüğüne dayanıyor. Şamanizm’den Müslümanlığa geçiş bile bir kopuş değil, aynı özün başka bir aşamaya ulaşması gibi anlatılıyor.

İlginç olan şu: Yeni İttihatçılık, dinin nasıl yaşanması gerektiğine Kemalizm kadar müdahale etmiyor. Bu yönüyle daha seküler görünebilir. Ancak aynı zamanda dindarın devlete ve Türklüğe tabi olmasını bekliyor.

Bu yaklaşım cemaatler ve dini yapılar söz konusu olduğunda da belirleyici hale geliyor. Devlet, kriminal bir durum gördüğünde zaten müdahale ediyor; ancak yeni İttihatçı bakış açısından kriminal boyut olmasa bile cemaatlere müdahale meşru görülebiliyor.

Çünkü devlet, Müslümanları bütünüyle dışlayan değil; onları Türklüğün ve devletin parçası hâline getiren bir konumda duruyor. Müslümanları koruduğunu düşünen bir devletin, bazı “sapkın ilan edilen” Müslüman yapılara karşı çıkması, geniş muhafazakâr kitleler tarafından daha kolay kabul edilebiliyor.

Aynı mantık Kürt meselesinde de görülüyor. Yeni İttihatçılık, Müslüman olan herkesi etnik kimliğinden bağımsız olarak Türklüğün içinde yoğrulabilir kabul ediyor. Bu çoğulcu ama hiyerarşik bir model.

Kürtlerden beklenen, kendilerini ayrı bir millet projesi içinde değil; Türk milletinin macerası içinde gerçekleştirmeleri. Devlete bağlılık, bu ortak maceraya katılmanın temel şartı hâline geliyor.

Aleviler de bu çerçevede bütünüyle dışarıda bırakılan bir topluluk olarak değil, büyük bütünlüğün içine alınabilecek ve Türklüğe/devlete davet edilebilecek bir kesim olarak konumlandırılıyor.

Bu yaklaşımın arkasında pragmatik bir rejim mantığı var. Sünniler uğruna Alevilerin bütünüyle dışlanacağı bir modelden çok, tepeden kurulan devlet merkezli bir koruma ve içerme mekanizması söz konusu.

 

Devlet

Benlik ve kimlikten sonra karşımıza devlet aygıtı çıkıyor. Yeni İttihatçı devlet anlayışı, topluma rehberlik eden, toplum adına düşünen ve karar alan bir yapı olarak şekilleniyor. Bu anlayışta devlet, toplumun üzerinde bir güç olarak değil, milletin tarihsel iradesinin ve ortak aklının somutlaştığı yer olarak görülüyor.

Bu nedenle dışarıdan bakıldığında devletin rıza almak gibi bir derdi yokmuş gibi görünüyor. Toplumsal taleplerle sınırlı biçimde ilgilenen ve farklı gruplara karşı net tavırlar alabilen bu yapı, kendi meşruiyetini gündelik taleplerden çok tarihsel misyon fikrinden üretiyor.

Yeni İttihatçı bakışa göre rıza zaten var; çünkü devlet, millete gurur verecek tarihsel yürüyüşün öznesi. Bu bakışta devlete karşı çıkmak, millete karşı çıkmak anlamına geliyor.

Modern toplum anlayışında yargı, ekonomi, liyakat ve özgürlükler gibi gündelik meselelerden hareketle rızanın olup olmadığını sorgulanır. Yeni İttihatçılık bu tür talepleri, büyük tarihsel hedefi anlamamış insanların itirazı olarak görme eğiliminde.

Bu yüzden yeni İttihatçı dilde “toplum” kelimesinden çok “halk”, “millet” ve “devlet” öne çıkıyor. Devlet, milletin iradesinin ve ortak aklının tecessüm ettiği yer olarak görülüyor.

Burada kutsal olan tek başına devlet değil, devlet-millet bütünlüğü. Bu bütünlük organik, hatta kimyasal bir bütünleşme gibi düşünülüyor. Devletle millet arasında, Kemalizm’deki gibi mesafe değil, iç içelik varsayılıyor.

 

Vatandaşlık

Vatandaşlık meselesi, yeni İttihatçılığın hukuk anlayışıyla birlikte düşünülmeli. Buradaki temel soru, vatandaşı devletten koruyacak bağımsız bir hukuk alanının kalıp kalmadığı. Yeni İttihatçı bakışta hukuk, bağımsız bir erkten çok devlet-millet bütünlüğünün ihtiyaçlarına göre anlam kazanan bize has bir kurallar manzumesi olarak görülüyor.

Uluslararası hukuk da çoğu zaman siyasi bir araç olarak değerlendiriliyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gibi kurumların kararları, bu perspektiften bakıldığında evrensel hukuk normlarından çok Türkiye’ye karşı kullanılan siyasi baskılar olarak okunuyor.

Bu anlayışta yargının da büyük hedefe hizmet eden bir erk olarak konumlanması bekleniyor. Eğer devletin tarihsel bir misyonu varsa, bu misyonu engelleyen bir yargı kabul edilemez görülüyor.

Bu çerçevede hukukun öznesinin vatandaş mı yoksa millet mi olduğu sorusu belirleyici hâle geliyor. Modern dünyadan bakıldığında hukukun öznesi vatandaşken, yeni İttihatçı bakışta hukukun öznesi millet oluyor.

Hukuk, bireyin gündelik ya da evrensel haklarını değil, milletin tarihsel menfaatini korumak üzere anlamlandırılıyor. Bu yaklaşım, bireysel hakların ve özgürlüklerin arka plana itilmesi sonucunu doğuruyor.

Dolayısıyla bir eylem, bireysel hak açısından sorunlu olsa bile, devlet-millet bütünlüğünün hedeflerine hizmet ettiği düşünülüyorsa meşru kabul edilebiliyor. Yeni İttihatçılığın hukuka bakışındaki temel gerilim burada ortaya çıkıyor.

 

Batı/Dünya

Batı/Dünya başlığı, yeni İttihatçılığın yalnızca iç siyasetle sınırlı olmadığını gösteriyor. Kemalist dönemde “yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi belirleyiciyken, yeni İttihatçılıkta daha müdahaleci, fırsatları kollayan ve bölgesel etki alanı oluşturmaya çalışan bir çizgi öne çıkıyor.

Bugünün dünyasında birçok ülke uluslararası sistemi gerilim, çatışma ve güç mücadelesi üzerinden okuyor. Böyle bir dünyada oportünizmin önü açılıyor. Türkiye de bu oyunda kazancını maksimize etmeye çalışan bir aktör gibi davranıyor.

Türkiye’nin bugün başarılı olduğu alanlardan birinin dış politika olduğu söylenebilir. Çünkü kendi dozunu, en azından şimdiye kadar, büyük ölçüde ayarlayabilmiştir. Arabuluculuk yapmaya çalışmış; bazı alanlarda müdahil olmuş, bazı alanlarda ise geri durmayı bilmiştir.

Bu politikanın arkasında müdahil olma ve bu müdahilliği büyütme arzusu var. Ancak bu arayış, fiziksel yayılmacılıktan çok nüfuz, kültür, danışmanlık, savunma sanayii ve bölgesel arabuluculuk üzerinden ilerleyen bir etki kurma çabası gibi görünüyor.

Batı karşısındaki konumlanma da bu politikanın merkezinde yer alıyor. Yeni İttihatçı benlik, Batı karşısında kendini kanıtlama ve hak ettiğini düşündüğü yeri alma arzusuyla şekilleniyor. Bu nedenle uluslararası kurumlara ve normlara karşı derin bir şüphecilik gelişiyor.

Türkiye’nin hedefi, Müslüman dünya, Türk dünyası ve bölgesel coğrafyada liderlik iddiası taşımak. Bu iddia gerçekleşirse, Türkiye Batı karşısında daha eşdeğer bir pozisyona yerleşeceğini varsaymakta.

Bu dünya tasavvurunun siyasal sonucu, yeni İttihatçılığın uzun vadeli bir rejim üretip üretemeyeceği sorusunu gündeme getiriyor. Eğer dünya koşulları buna uygunsa ve içeriden güçlü bir alternatif çıkmazsa, Türkiye’nin bu rejimle uzun süre yaşaması mümkün.

Kemalizm de kendi krizini üretinceye kadar uzun süre devam etmişti. Yeni İttihatçılığın esnek kalması, dış politikada başarı üretmesi ve güçlü bir rakip ideolojik damar çıkmaması hâlinde kalıcılaşma ihtimali var.

Bu noktada muhalefetin nasıl bir gelecek önerisi geliştireceği kritik önem taşıyor. Liberal demokrasiye ya da klasik Kemalizm’e dönme vaadi, bugünün Türkiye’sine güçlü bir hikâye sunmakta yetersiz kalabilir. Muhalefetin yeni bir Türkiye ve dünya analizi, yeni bir gelecek tasavvuru üretmesi gerekiyor.

Aksi hâlde seçim kazanılsa bile devleti yönetmek mümkün olmayabilir. Çünkü mevcut yapı giderek bürokratik bir rejime dönüşüyor. Cumhurbaşkanlığı sistemi, siyasi partilerden çok bürokrasinin bilgi, hedef ve refleksleri üzerinden işleyen bir idare biçimi üretiyor.

Bu nedenle muhalefetin yalnızca ekonomik vaatlerle değil; devlet, toplum, hukuk, dış politika ve kimlik konularında yeni ve güven veren bir vizyonla ortaya çıkması gerekiyor. Aksi hâlde yeni İttihatçı rejimle uzlaşma ya da onun içinde bürokratikleşme ihtimali güçlenebilir.

 

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
KONTROL
Bu soru bir bot (yazılımsal robot) değil de gerçek bir insan olup olmadığınızı anlamak ve otomatik gönderimleri engellemek için sorulmaktadır.