AB ile Türkiye Arasındaki Anlaşmada Almanya´nın Rolü


 

Türkiye´nin Avrupa Birliği ile ilişkileri 31 Temmuz 1959´da Avrupa Ekonomik Topluluğu´na yaptığı ortaklık başvurusu ile başlar. Üyelik süreci ise 1963 yılında Türkiye´nin Avrupa Ekonomik Topluluğu ile ortaklık anlaşmasıyla başlayan ve 1987 yılında tam üyeliğe başvurmasıyla ivme kazanan bir süreçtir. 1999 yılında AB üyeleri tarafından adaylığı kabul edilen Türkiye, 2005 yılında ise tam üyelik müzakerelerine başlamıştır.

Otuz yıla yaklaşan tam üyelik başvuru serüveni içerisinde Gümrük Birliği gibi önemli anlaşmalar yapılmış olsa da, Türkiye tam üyelikle ilgili sürekli oyalanmıştır. AB’nin genişleme sürecinde üye olarak alınan ülkeler değerlendirildiğinde, Türkiye´ye karşı haksız bir tutum sergilendiği gözlerden kaçmamaktadır. Zira Yunanistan, Güney Kıbrıs, Bulgaristan, Romanya, Macaristan gibi devletlerin ekonomik, demokratik ve hukuki altyapıları Türkiye´den çok daha iyi olduğundan değil, siyasi tercihlerle alındıkları ortadadır. Nitekim Yunanistan´daki ekonomik krizle beraber bu yanlış tercih de çok yönlü olarak tartışılmaktadır. Halen Yunanistan´daki ekonomik krizin AB´ye tam maliyeti tasavvur dahi edilememektedir.

Türkiye ise ekonomik alanlardaki başarıları ile göz kamaştıran ve geleceğe ümitle bakan bir ülke hüviyetindedir.

‘Şimdiye kadar Türkiye´nin AB‘ye alınmamasında Almanya nasıl bir rol üstlenmiştir ?’ sorusuna geldiğimizde ise, Almanya´daki siyasi partilerin bu konudaki pozisyonlarına bakmamız yeterlidir.

Federal Almanya meclisinde yer alan partilerde, Türkiye´nin AB´ye alınmasını doğrudan onaylayan bir yaklaşım bulunmamaktadır. İktidar partilerinden Hristiyan Birlik Partisi (CDU) imtiyazlı ortaklık ve stratejik işbirliği teklifiyle ön plana çıkarken, SPD ve Yeşiller  Partisi de ılımlı fakat bitmeyen ön şartlarıyla tanınıyorlar.

Peki, Türkiye´nin AB´ye alınmasına direnen ülkelerin başını çeken Almanya, nasıl oldu da Merkel öncülüğünde, Türkiye´nin AB ile anlaşması hususunda lokomotif görev üstlendi ?

Karşılıklı menfaat hususu, şimdiye kadar Türkiye´nin önüne getirilen argümanların ne kadar suni ve geçersiz olduğunu ispatlamıştır.

Türkiye´ye bu kadar  ihtiyaç duyabileceğini öngöremeyen Merkel, mültecilerin Almanya ve Avrupa kapılarını zorlamasıyla adeta morfinli uykudan uyanır gibi olmuştur.

Mülteci sorunu aşılamazsa AB´nin değerler manzumesi  ciddi anlamda yara alacak, hatta belki de sonun başlangıcı olacaktır. Birçok AB ülkesinin mültecilere kapıları kapatması ve gayri insani yaklaşımları AB içerisinde panik oluşturmuştur.

Merkel´in partisi CDU´dan mültecilerle ilgili üst kota talepleri ve sınırların kapatılması çağrıları da Merkel´i zorlayan etkenlerden olduğu gibi, göçmenlerin en fazla Almanya’yı tercih etmeleri de önemli bir husustur.

AB’nin Türkiye ile ilgili yanlış hesapları Suriye ve Ortadoğu sorunuyla yeni bir ivme kazanmıştır. Geçmişte Türkiye, Avrupa Birliği’nin ancak Türkiye’nin katılımıyla siyasi, stratejik ve ekonomik küresel güç olabileceğini sürekli ifade etmiştir.

Bu söylemini ise Avrupa Birliği ile İslam Dünyası arasında oluşturacağı diyalog ve güven köprüsü işleviyle yerine getirip, kültürlerarası çatışmanın da önüne geçilip engelleneceği vurgusu ile güçlendiriyordu. Nitekim günümüzde en büyük ihtiyaç da Avrupa ve İslam Dünyası arasındaki güven köprüsü değil midir ?

Almanya’daki Hristiyan Birlik Partileri ve AB içindeki diğer sağ partiler, Avrupa Birliği’nin sadece ekonomik birliktelik değil, aynı zamanda Hristiyan değerleri barındıran bir birlik olduğunu vurgulayarak Türkiye’nin tam üyeliğine engel olmakla kalmayıp, AB’nin siyasi ve küresel güç olmasını da engellemişlerdir.

Gelinen noktada kronikleşen AB sorunlarının, Türkiye’nin katkısı olmadan çözülemeyeceğini ilk kavrayan liderlerden biri Merkel olmuştur. Aynı zamanda sorunların ekonomik yükünün de daha çok Almanya’yı etkileyeceği realitesi netlik kazanmıştır.

Almanya ve Avrupa Birliği’nin diğer üyeleri, paradigma değiştirerek Türkiye ile daha güçlü ve etkili olabileceklerini kavrayacaklar mıdır? Bunu zaman gösterecek. Ancak bu paradigma değişiminin çok uzak olduğunu söyleyemeyiz.

Panik ve pragmatizm arasında sıkışan AB şüphesiz acil eylem planlarıyla Türkiye’yi de içine alan pragmatik çözümleri tercih edecektir. Almanya ise büyük sorunlar olduğunda gözlerin üzerinde olduğu en önemli AB üyesidir.

Türkiye ile AB arasında Brüksel’de yapılan anlaşma yukarda saydığımız realitelerin de zorladığı bir anlaşma olmuştur.

Yapılan anlaşmalar yerine getirildiği takdirde 2016’nın sonbaharında Türk vatandaşlarının AB ülkelerine vizesiz girebilmeleri mümkün olabilecektir. Tam üyelik süreciyle ilgili açılacak olan fasılların hızlandırılması ve Suriyeli mülteciler için başlangıç olarak 3 milyar avro mali destek sağlanması hususu da taahhütler arasındadır.

Türkiye ise sınırların daha iyi kontrolü ve sığınmacıların hayat şartlarının düzeltilmesi hususlarında taahhütte bulunmuştur.

Başbakan Davutoğlu Brüksel’de her zamanki ikna edici üslubuyla, AB’nin fikir babalarından Robert Schuman’a atıfta da bulunarak Türkiye’nin AB’ye katkılarını dile getirmiştir. Alman medyasında geniş yankı uyandıran Davutoğlu’nun konuşması ve sağlanan anlaşma

Spiegel Online’ de  “AB ile anlaşma -Türkiye sevinebilir“  , Welt Online’de  “AB ve Türkiye ortak hareket planı gerçekleştirdi“ ve Bild Online’ de ise  “Brüksel’deki satranç zirvesi-Türkiye AB’den sayısız tavizler aldı“ gibi başlıklarla vermiştir.

Önümüzdeki süreç Almanya ve Türkiye açısından önemli olacaktır. Türkiye AB’ ye taahhütlerini yerine getirerek güvenirliğini pekiştirebilirse Almanya da, kazanan pozisyonda olacaktır. Merkel Türkiye ile işbirliğinde Almanya’nın kazanımlarını da gördükçe, tam üyelik konusunda da Türkiye’yi desteklemesi hayal olmayacaktır. Önümüzdeki 2016 yılı Türkiye ve Almanya arasındaki işbirliğini herkesi şaşırtacak olumlu seviyelere taşıyabilir.