Anadolu Rönesansı


İlk Rönesansların Tarihi Seyri

İnsanlık tarihinin bizden önceki on binli yıllarına ait henüz çok şey bilmediğimiz için, o dönemler hakkında çok fazla yorum yapamıyoruz. Ama elimizdeki bilgiler ışığında en azından milattan sonraki tarihi farklı dönemlere ayırabilir, o dönemleri anlamamızı kolaylaştırabiliriz. Bize göre milattan sonraki dönemde,  günümüze gelinceye kadar iki büyük Rönesans yaşanmıştır. Geldiğimiz noktada yeni bir Rönesans yaşanmak zorundadır. Ama bu Rönesans nasıl olmalıdır? Bizleri Rönesans’a iten sebepler nelerdir? Rönesans’ın olmazsa olmazları neler olacaktır? Bu yeni Rönesans hangi kültürel değerleri baz alacak, hangi ideolojilere karşı çıkacaktır? Bütün bunları bugüne kadar yaşadığımız iki büyük Rönesans’ı tek tek açıkladıktan, onlar hakkında yorumlarımızı ifade ettikten sonra ortaya koymaya gayret edeceğiz.

Yunan felsefesinin bizlere öğrettiği en önemli bilgilerden birisi, M.Ö. 6. Asırdan başlayarak Yunan felsefesinin kaynağını daha çok Mısır ve Atlantis uygarlığından miras aldığı felsefi düşüncelerini  kullanarak, insanlığın varlığı tanımasında  çok önemli bir basamak atladığı gerçeğidir. Özellikle matematik alanda Pisagor, düşünsel alanlarda Platon ve Aristo’nun Bâtıni Mısır anlayışından  mülhem,  varlıkla ilgili temaları, ideaları, devlet yapılarıyla ilgili görüşleri kendilerinden sonra gelen düşünürlere ışık tutmuştur.

O dönemde Batı’da bunlar yaşanırken, Doğu’da;  Çin ve Hindistan’da kadimi dinler, Budizm, Hinduizm, Taoizm gibi milli dinlerin ortaya koydukları esaslar üzerinden, insanlık yönetilmeye  çalışılıyor, Ortadoğu’da ise, Zerdüştlüğün etkisi devam ediyordu. İlahi dinlerden Yahudiliğe gelince,  kendi dini esaslarını unutmaya yüz tuttuğundan yeni bir din bekleme arefesine girmişti.

İsa’nın doğumuyla insanlık yeni bir döneme girdi ve miladi takvim başladı. Yahudilerin kendi içlerinden çıkan ve bir Yahudi olan Hz. İsa’yı Yahudi ileri gelenleri  peygamber olarak  kabul etmediler. Çünkü Yahudiler bir kralın peygamber olmasını ve onları kurtarmasını bekliyorlardı. Oysa Hz. İsa’nın ne bir krallığı, ne de bir gücü vardı. ‘Yüce Allah bir kralı değil de  seni mi başımıza peygamber yaptı’ dediler. Hz. İsa yanına havarilerini de alarak Yahudi baskısından kaçmak zorunda kaldı. Kendisine vahyedilen emirleri arkadaşları vasıtasıyla insanlara anlatmaya çalıştı. Yüce Allah, Yahudi zulmünden kaçan İsa’yı kendi katına, göğe yükselterek yardımcıları vasıtasıyla yeni dinini yaydı. Yahudiler İsa vasıtasıyla gelen dine Hristiyanlık adını koydular. Böylece günümüze kadar tartışılmaya devam edecek olan Hristiyanlık doğmuş oldu. Hristiyanlık, Doğu’da kendisine Yahudiler yüzünden  taraftar bulamayınca  Aziz Pavlus vasıtasıyla önce Antakya, daha sonra Ege üzerinden Avrupa’ya götürüldü ve anlatıldı. Hristiyanlığın ilk yıllarında önde gelen hristiyan din adamları tarafından Kutsal kitap İncil’e yeni bölümler ve yorumlar eklendi. Özellikle Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncilleri bu yeni yorumlar eklenen İncillerden bazılarıdır. Esas İncil kabul edilen Barnaba İncili ise ortadan kaybolmuştur. Bunun çok sebepleri vardır, fakat asıl konumuz bu olmadığı için biz burada kesiyoruz.  Ve yine Hristiyanlık, çok sıkıntılı asırlardan sonra Roma kralının  Hristiyan olmasıyla güçlenmeye başladı. Bu arada Avrupa’da yeni bir dine soğuk bakan çok dinli, ya da çok tanrılı Avrupalılar birçok Hristiyanı katlettiler. M.S. 4. asırda İznik konsili yapılıncaya kadar Hristiyanlık tek çatı altında toparlanamadı. Bu dönemden sonra kendisini daha rahat ifade etmeye başladı.

Hristiyanlık, Avrupa’da yayılırken Doğu dünyası çok önemli bir gelişme yaşadı. Mekke’de İslam adında yeni bir din doğdu. Bu dinin peygamberi Hz. Muhammed idi. Bu din indirildiği ilk yıllarda çok zorluklar yaşamasına, Araplar tarafından tepki görmesine rağmen ortaya koyduğu esasların doğruluğuna ve bu dinin hak olduğuna inanan Müslümanların mücadeleleri sonucunda başarıya ulaşarak,  kısa bir zamanda gelişerek, yayıldı. İslam toprakları bir asır içinde beş, on katına çıktı. İslam dininin gelişmesiyle yeni bir medeniyet, yeni bir dünya anlayışı ortaya çıktı.  Bu yeni dinin özellikle bilim, hür düşünce, medeniyet, insan hakları, çalışmanın önemi gibi konularda ortaya koyduğu bakış açılarından faydalanan Müslümanlar, daha İslam’ın ilk asırlarında çok hızlı bir bilimsel mantığa ulaşarak, bilim alanında önemli başarılar elde etmeye başladılar. İslam dininin kutsal kitabı Kuran’ı okuyan ve ondan ilham alan ilk Müslümanlar  kısa süre içerisinde derin bilimsel konularda bilgiler üretmeye, o bilgileri  Kuran ışığında müzakere etmeye başladılar.           

Ortadoğu’da İlk Rönesans’ın Ortaya Çıkışı

Ortadoğu’da milattan sonra yedinci asrın başında doğan yeni din, kısa zamanda tüm dünyanın dikkatini çekmiş, bu dinin taraftarlarının ortaya koydukları bilimsel başarılar sonucunda,  onların  yaşadıkları şehirler bilim merkezleri haline gelmeye başlamıştı. İşte miladi yedinci, sekizinci, dokuzuncu asrın başlarından itibaren başlayarak Abbasiler döneminde bilimsel çalışmaların dışında kalmak istemeyen İslam Halifesi Me’mun  döneminde bizzat halifenin sarayında çok büyük imkânlar seferber edilerek ünlü Yahudi  filozofu El-Kindi başkanlığında kurulan komisyon tarafından birçok dilden  Arapça’ya tercüme faaliyetleri başlatılmıştır. Özellikle halife tarafından desteklenen ve denetlenen bu tercümeler uzun yıllar boyunca yapılmış, Yunancadan, Latinceden, Avrupa dillerinden, Farsçadan, Hintçeden sayısız kitap yüzlerce tercüman tarafından Arap diline çevrilmiştir. Kısa zamanda bu kitaplar çoğaltılarak İslam devletinin uzak şehirlerine gönderilmiştir. Bilime ve bilimsel çalışmalara teşvik eden dinleri sayesinde Müslümanlar, bu tercümeler vasıtasıyla Avrupa, Asya ve başka yerlerdeki bilimsel birikimleri öğrenmişler, oralardaki medeniyet ve ideolojiler, felsefi tartışmalardan haberdar olmuşlardır. Öğrendikleri bu yeni bilgileri İslam anlayışıyla yeniden yorumlamışlar, dine uygun gelenleri aynen almışlar, dinen sakıncalı gördüklerini dine uygun hale getirmek için yeni yorumlarla zenginleştirmişler ve uygun hale getirmişlerdir. Bu dönemde bilimsel çalışmalar, felsefi tartışmalar, varlığın künhünü anlamak maksatlı yapılan müzakereler o kadar artmıştır ki, daha İslam’ın ilk asrında Mutezili adı altında varlığı sorgulayan, akılcı topluluklar çıkmaya başlamıştır. Bu düşünürler arasında Nazzam, Allaf, Cübbai, Cehm b. Saffan  gibileri atom üzerinde düşünmeye başlamışlar, atomun parçalanabilirliği üzerinde fikir yürütmüşlerdir. Şam, Bağdat, Kahire gibi bilim merkezlerinde ortaya çıkan bu yeni düşünceler kısa zamanda Semerkant, Buhara, Harezm, Merv, Horasan gibi yeni Müslüman olmuş kentlere sıçramıştır. İslam’ın akıla verdiği önemden yola çıkılarak oluşturulan bu serbest düşünme ortamı sekizinci ve dokuzuncu, onuncu asırlarda Ortadoğu’da ilk düzenli Rönesansın yaşanmasına fırsat vermiştir. Hemen hemen o gün itibariyle tüm fen bilimleri ve sosyal bilimlerde yeni yorumlar, yeni kitaplar ortaya konmuş, kültürel anlamda çok büyük ilerleme kaydedilmiştir. Kısa zaman aralığında Bağdat, Şam, Kûfe, Horasan, Semerkant, Buhara şehirleri dünyadaki tüm ilim ehlinin toplandığı bilim merkezleri haline gelmiş, insanlar buralarda ilim tahsil etmek için uzun seyahatleri göze almışlardır. İbni Sina’nın Horasan’da kurduğu hastanede ciddi ameliyatlar yapılır olmuş, buralarda yapılan ameliyatları duyan Avrupalı cerrahlar tıp öğrenimi için binlerce km’lik mesafeyi aşarak İbni Sina’ya öğrenci olmuşlardır. Ve yine dokuzuncu asrın başında Ebubekir  Râzi’nin kurmuş olduğu hastane dünya tarihinde ilk teşekküllü hastane olarak bilinir. Bilimsel çalışmaların olabildiğince hız kazandığı bu dönemde felsefede Farabi, Râzi, İbni Sina, gibi özgün filozoflar, matematikte ve diğer bilimlerde Harezmî, Ahmet Yesevî, Birûnî, Semerkandî, Maturidi, Buhari, Zamehşeri, Yusuf Has Hacip, Kaşgarlı Mahmud ve daha yüzlercesi yetişmiştir.     

Burada bizim ve aydın kesimin en fazla ilgisini çeken  ve hayrete düşüren taraf, miladi yedinci asra kadar ciddi bir bilimsel varlık gösteremeyen Arap, Türk ve Fars’ların çok kısa bir zaman aralığında bu değişime nasıl ulaştığı konusudur. Gerçekten de Rönesans deyimini hak edecek derecede bir gelişim ve değişim gerçekleştiren bu milletler  enerjilerini ve sinerjilerini kutsal kitapları Kuran’dan almışlardır. Ömürleri çölde deve yetiştirmekle geçen ve ticaretten başka bir şeyden anlamayan Arap kavminden  bir anda dünyanın dörtte birini ellerinin arasına almayı beceren, siyasi oyunlarıyla ve savaş dehalarıyla birçoklarını şaşırtan insanların yetişmesindeki faktör neydi? Ve yine Orta Asya’nın steplerinde büyük devletler kurmuş olsa dahi bilim ve medeniyette kendi düşüncelerini yazılı olarak ortaya koyamayan Türk milletine İslam ve İslam düşüncesi ne yaptı da bu millet iki, üç asır içerisinde yeni bir Rönesans hareketi başlatacak düzeye ve etkinliğe erişti? Bütün bunların cevabı ve sırrı öncelikle Yüce Allah’ın insanlığa gönderdiği mektup olan Kuran’da anlatılmaktaydı. Sonra da o mektubu insanlığa  hakkıyla okuyan ve açıklayan İslam’ın peygamberi Hz. Muhammed’in hayatı boyunca devam eden nasihatları ve güzel sözlerinde yer almaktaydı. 

Müslümanlar İslam’ın ilk asrından itibaren Kuran’ı tedkik etmeye, onun hakkında tefsirler yazmaya başladılar. Yazılan bu tefsirlerde güncel bilimsel çalışmalar ışığında yorumlar yer aldı. Eski kutsal kitaplarda yer alan ve Müslümanlara faydası dokunma ihtimali bulunan tarihi olaylardan bahsedildi. Özellikle geçmiş milletlerin hayatları, hayatlarındaki hataları, faziletleri, toplumsal özellikleri hakkında bu tefsirler bolca yorumlar yaptılar. Tefsirler ve tarih kitapları vasıtasıyla toplum bilinçlendirilmeye çalışıldı.

Ortadoğuda İslam vasıtasıyla gerçekleştirilen Rönesans hareketinin baskın etkileri on üçüncü asrın sonlarına  kadar sürdü. Horasan ve civarlarında kurulan Büyük Selçuklu Devleti, Anadolu’da Konya civarlarında kurulan Anadolu Selçuklu Devleti  Rönesanstan nasibini aldılar. Her iki Selçuklular devletinde bilim ve mimari öylesine gelişti ki, ortaya mükemmel eserler çıktı.  Hatta ki, bu ilk Rönesans hareketinin etkileri tüm dünyada görülmeye başladı. On birinci asırdan başlayarak İspanya’da sekizinci asırda kurulan Endülüs Emevi Devleti vasıtasıyla Avrupa’da yeni bir Rönesans kıvılcımını tutuşturmayı başardı.  Kimileri birinci Rönesans’la Avrupa’da on ikinci asrın başında görülmeye başlayan ve on beşinci, on altıncı asırlarda zirveye ulaşan İkinci Rönesans hareketini aynı Rönesans’ın devamı olarak görse de ben bunun böyle olmadığını düşünüyor ve her iki Rönesans’ın arasında önemli farkların olduğunu kabul ediyorum.

Avrupa Rönesans’ının Ortaya Çıkışı

Avrupa’da on ikinci asrın başlarından itibaren hissedilmeye başlanan Rönesans hareketi ilhamını İslam dünyasında yaşanan gelişmelerden almıştır. Aynen Müslümanların yaptığı gibi Avrupalılar, bir taraftan Endülüs Emevi devletinde yetişen bilim adamları vasıtasıyla, diğer taraftan Anadolu üzerinden İslam topraklarına yaptıkları baskınlar, yıllarca süren seferler ve seyahatler   aracılığıyla Müslümanların başarılarını görmüşler ve bu  çalışmaları kendi Avrupa dillerine tercüme etmek suretiyle hazır bilgileri almışlardır. Özellikle biyoloji, matematik, tıp, kimya, mimari alanlarında başlatılan yüzlerce, belki binlerce projenin ilk çalışmalarını, kendi çalışmaları ve buluşları gibi devam ettirerek insanlığa çok büyük buluşlar hediye etmişlerdir. Bu çalışmalar sayesinde karanlıklar içinde bir ışık arayan Avrupa insanı, toparlanmaya,  güçlenmeye başlamıştır. On dördüncü ve on beşinci asırlara gelindiğinde sanayi devrimlerinin temellerini atmaya başlamışlardır. Aynı zamanda Avrupa’yı çepeçevre saran bu Rönesans hareketleri insanları dinde sanatta, mimaride ve diğer alanlarda büyük başarılara götürmenin yanında günümüze kadar etkileri sürecek olan Büyük Rönesans’ın ilk kıvılcımlarını yakmıştır.

Avrupa on beşinci asırdan itibaren sanayi ve sanatta, mimaride öyle bir enerji toparladı ki, bu hız ve enerji Hıristiyanlığın baskıları altında inleyen insanlara, devletin ve dinin insanlık dışı kural ve kanunlarına karşı koyma gücü ve fırsatı verdi.

Afrikalı Constantin ve Adelard'ın başlattıkları tercüme faaliyetini yüzlerce müter­cim takip etti. Bütün İslâm filozofları, bu arada Fârâbî, İbn Sînâ ve Gazali'nin eserle­ri Latinceye çevrildi. Orta Çağ Garp tercüme faaliyetinin en mühim çehrelerinden birisi Dominique Gundissalvi'dir. Aristo ve Yeni Eflâtunculuk felsefeleri Garp'ta ilk önce bazı toplama ve kısaltmalar halinde yapıldı. Bunu yapanların en büyüğü Gundis­salvi'dir (ö: 1151). Segovie'de ruhanî reis olan bu zat, birçok tercümelerden baş­ka Fârâbî'nin felsefesini takip ve taklit eden De Divisione philosophiae adlı bir eser yazdı. Burada ananevî yedi bilgi sistemini trivium ve quadrium bozarak onun yeri­ne, Aristo felsefesine uygun, İslâm ansiklopedik tasnifini (yâni fizik, matematik ve metafizik tasnifini) koydu. Tasnifinde ve ilimleri izahında tamamıyle Fârâbî'ye sadık kaldı. Garp âlemi için çok yeni ve orijinal olan bu tasnif tarzı yeni üniversitelere uzun müddet tesir etmiştir.

 

Anadolu Rönesansına Olan İhtiyaç

Birinci ve ikinci Rönesans’ı iliklerine kadar yaşayan Anadolu kendisinden beklenenin, yani Rönesans’ın getirilerinden daha fazla faydalanmasını beklediğimiz bir dönemde tam tersine bu bilimsel verileri iterek, kendi uğraşlarına dönmeyi tercih etti. Özellikle 17.asrın başlarından itibaren kendi içine kapanmaya, kendi topraklarındaki siyasi sorunları merkeze taşımaya ve bu sorunları en önemli gündem maddeleri haline getirmeye başladı.

Ne yazık ki, sonraki asırlar bu şekilde siyasi dalgalanmalarla geçip gitti. Anadolu’daki kültürel zenginlik Rönesans’ı takip edemedi. İslam’ın ilk asırlarında ortaya çıkma fırsatı bulan serbest düşünce ve özgür irade, bilimsel gayret aşkı özellikle miladi on ikinci asırdan itibaren dini mezheplerin ve tasavvufun katı ve değiştirilemez emirleri karşısında direnemedi. Özgür irade yerini alışılmış değerlerin muhafazasına bıraktı. Bilimsel müzakerelerin yerini, ‘bunu yapmak  büyük günah’, ‘haram’ gibi dini baskılardan dolayı, kelami tartışmalar, kemale erme, cenneti kazanma konuları aldı. Özellikle felsefi  ve tabiatın oluşumuyla ilgili bilimsel araştırmalar, varlığı ve tabiat olaylarını sorgulamaların  yerini  Kuran ve hadislerdeki yorumlara kapatılmış ayetler ve sözler aldı. Böylece insanların düşünmelerinin, üretmelerinin önüne geçildi. Ortaya çıkan hükümetler kendi varlıklarını devam ettirebilmek için, siyasi olaylara sebebiyet verir endişesiyle, bilimsel tartışmaları kestiler. Var olan özgür irade ekollerine sınırlamalar getirdiler. Hatta öne çıkan dini mezheplerin hilafına görüş ortaya koyanları hapsettiler ve işkencelerle öldürdüler.   Zamanla bu gidişat öyle bir hal aldı ki, hiç kimse devletin resmi görüşlerinden bağımsız görüş söyleyemez ve arkadaşlarından çekinir hale geldi. Bunların sonucu elbette ki beklenilmez sonuç, çöküş oldu.

İşte bizim tam da burada, günümüzde yeni kültürel ve dini problemler çıkartılmak istenen bir dönemde Anadolu Rönesans’ı olarak tanıttığımız hareket, topyekûn bir silkelenme, kendini bulma, ilerleme, uzay çağını yakalama hareketidir. Bu dirilişin dinamikleri kesinlikle bizde vardır ve yeterlidir. Bu hareketle oraya buraya savrulmuş düşünürler, idealistler, aydınlar, dahiler ve dahi elinden toplumun maddi-manevi faydasına dokunacak bir şey gelebilecek herkes ortaya çıkacak, zorlukları göğüsleyecektir. Bu insanlar vasıtasıyla toplumun üzerindeki küller üflenecek, geçmişten aldığı ders ve tecrübeyle geleceğini mükemmel inşa edecektir.

 Anadolu Rönesans’ı etrafında biriken sinerji ile uzun bir atlama yapılabilecek, uzay çağını yakalamış milletlere ulaşma imkânı bulunacaktır. Bunun için birinciden cesaretli insanların bir araya gelmesi lazımdır. Sonradan bu cesaretli insanların aynen birinci ve ikinci Rönesans’ta olduğu gibi seslerinin gür çıkarması gerekir. Geçmişe nazaran günümüzde bilim ve teknolojiye daha kolay ulaşıldığı düşünülürse, istenen bu seviyeye gelebilmenin hiçte ihtimal dışı olmadığı ortadadır.

Anadolu Rönesansı’nın olmazsa olmazlarını maddeler halinde sıralamak tahmin edileceği üzere sayfalara sığmayacaktır. Birinci ve ikinci Rönesans dönemlerindeki  evreler aynen takip edilecektir. Bununla beraber daha fazla öne çıkan, kesinlikle ihmali söz konusu olmayan maddeleri şu şekilde sıralayabiliriz:

  1. Süreç belki yarım asır, belki de daha fazla sürebilir. Bu nedenle esastan ele alınacak konular bu süre göz önünde bulundurularak programlanmalı, acele edilmemeli, toplum her kesimiyle ikna edilmelidir.
  2. A’dan Z’ye eğitimin tüm alan ve kurumları ele alınacak, kısa süre içinde ve anlık kararlarla değil de, zamana yayarak reformlar yapılacaktır. Pilot bölge uygulamalarıyla toplum tarafından benimsenecek, iyileştirildiğine ve faydasına tam ikna olunmuş kurum-alanlarda reforma gidilecektir. Öğrencinin kişisel kabiliyetini ve önceliklerini öne çıkaran eğitim sistemine doğru zaman içerisinde dönüşme olacaktır. Uzay çağına uygun eğitim argümanları geliştirilecektir.
  3. Astronomi ve uzay araştırmalarına önem verilecektir. Bu konuda ayrılabilecek en fazla bütçe ayrılarak, evren araştırmaları Anadolu’dan yapılacaktır.
  4. Deniz ve okyanus araştırmalarına önem verilerek, asrımızın deniz yapıları olacak şehir görünümündeki yüzen şehirlerin yapımı ve desteklenmesi için fonlar ayrılacaktır.

Başlatılan Anadolu Rönesans’ıyla insanlığın kaderini değiştirme şansını yakalayabiliriz. Beklenen gelişme yoluyla insanlığından bıkmış usanmış, zulümle ömrü geçmiş, akşam evine ekmek götüreceği iş ümidi kalmamış, yarınından endişe duyarak yaşayan milyarlarca insana ümit kapılarının açılacağı ortadadır.

Bilimde, sanatta, sanayide, kültürde, eğitimde, insani değerlerde dünyamız bir nefes alacak, ortaya konan tercüme faaliyetleriyle, kültürel faaliyetlerle insanlık birbirini daha iyi tanıyacak, birbirinden korkmaktan, birbirini öldürmekten vazgeçecek, evreni tanımada hatırı sayılır mesafe alacaktır.