Avrupa Birliği Merkezli Küreselleşme-Batılılaşma Kıskacındaki Türkiye


 

Sosyolojik bir kavram olan batılılaşmanın anlamını açıklığa kavuşturarak başlayalım. Bu terim isminden de anlaşıldığı gibi batı medeniyeti ile ilgilidir. Batı medeniyeti, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinin (ABD, Kanada) yaşam algısını (batı kültürünü) temsil etmektedir. Aklı ve bireysel özgürlüğü esas alan batılılaşma batı kültüründen olmayan toplumların bu kültüre girme çabalarını ifade eder.

Batılılaşma, aslında iki yönlüdür. Bir başka deyişle batılılaşma sadece ithal edilmez ihraç da edilir. Kültür emperyalizmi (Batılılaştırma diyebiliriz) kavramı durumu ifade etmek için kullanılmaktadır. Aynı husus sosyalist ülkelerde “kültür devrimi” olarak dikte ettirilmişti. İkisi arasındaki temel fark; sosyalist ülkelerde yukarıdan aşağıya yapılan dönüştürme batı medeniyetlerince soft ve profesyonel bir şekilde yürütülmektedir.

Türkiye'de görülen batılılaşma hareketleri de yukarıdan aşağıya doğru ve cebri şekilde uygulanmıştır. Bu da toplumda düalizm oluşturmuştur. Örneğin ilerici-gerici sınıflandırmaları böyle bir yaklaşımın ürünüdür. Batılılaşmanın empoze edildiği ülkelerde demokratik bir geleneğin oluşamamış olması batılılaşmanın bu yönü ile yakından ilgilidir.

Batılılaşma aslında bugün aşina olduğumuz ve “tartışılmaz” kabul edilen bütün değerleri içerir. Parlamenter demokrasi, kapitalizm, laiklik gibi kavramlar doğrudan batılılaşma ile ilgilidir. Batı dünyasının sosyalizmle uzun süren mücadelesi dikkate alındığında kavramlar daha anlamlı hale gelmektedir.

Osmanlı Devleti’nde batılılaşma hareketlerinin Lale devrinde başladığı söylenebilir (18. yüzyılın başı). Ancak bu tarihi İstanbul’un fethine kadar götürenler de yok değildir. Fakat somut adımlar 1839 yılında ilan edilen Tanzimat Fermanı'yla atılmıştır. Bu dönemde hayata geçirilen Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı, Batı ülkelerine, özellikle Fransa’ya eğitim için gönderilen öğrenciler ve tabii ki en önemlisi Teşkilat-ı Esasi’nin kabulü, Osmanlı Devletinin batılılaşmaya hukuki ve idari anlamda da uyum sağlama çabasının somut göstergeleridir. Tanzimat’ta daha çok padişah sınırlandırılmıştır. İktidar bürokrasinin eline geçti  ve öylesine güçlendi ki 1876’da Sultan Abdülaziz’i tahttan indirdi ve anayasayı getirdi.

Batılılaşmanın yansıması bizde çoğu zaman kültürel bir hüviyete sahip olmuştur. Nitekim, "Lâle devri" olarak adlandırılan 1718'den sonraki dönem, daha çok "kültürel" yönüyle dikkat çeker. İkinci Mahmut’un zecri uygulamaları da böyledir. Bu yüzden halk arasında “gavur padişah” olarak nitelenmeyi bile umursamamıştır. Son dönemde ittihatçıların çabası da çoğu zaman “kültürel yan” ile ilgili olmuştur. Zira fikir babalarının çoğu zaten batıda eğitim almış Jön Türklerdi. Süreç bir bakıma Cumhuriyet döneminin hazırlayıcısı oldu.

1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti ise yüzünü tamamen Batı’ya dönmüş, kurucu irade medeniyet projesini Avrupa değerlerine dayalı olarak inşa etmeyi tercih etmiştir. Bu kapsamda pek çok devrim yapılmış; çok partili hayata geçinceye kadar, devrimin de getirdiği cesaretle Cumhuriyetin kurumları büyük oranda şekillendirilmiştir. Cumhuriyetle birlikte Türkiye'de demokrasiye halk idaresine geçiş yolunda somut bir örnek ortaya konulmazken (1924'deki Terakkiperver 1930'da Serbest Fırka denemeleri sonuçsuz kalmıştır), batının daha çok faşist yönetimlerine benzeyen bir tek parti idaresi 2. Dünya Savaşı sonuna kadar yürütülmüştür.

1950’de yapılan serbest seçimle birlikte iktidara gelen Demokrat Parti de farklı bir perspektiften batılılaşmayı sürdürmüştür. Türkiye bu amaca dönük olarak 1949 yılında kurulan Avrupa Konseyi ve 1961’de kurulan OECD’ye kuruldukları yıl, NATO’ya da 1952 yılında katılmıştır. 1957 yılında kurulan bugünkü adıyla Avrupa Birliği içerisinde yer almak üzere ise, 1959 yılında başvurusunu yapmıştır. Demokrat Parti döneminin batılılaşma olarak ifadesini bulan bu tercihin bir adım ileriye götürüldüğü dönem olduğu söylenebilir.

Avrupa Birliği’nin Kısa Künyesi

Avrupa Birliği, nisbeten küçük ama etkisi sadece Batı Avrupa devletleriyle sınırlı kalmayan, zamanla egemenliklerinden ve hatta ulusal kimliklerinden kendi aralarında bir birlik oluşturabilmek amacıyla feragat eden ve batı kültürünün en önemli temsilcisi olan bir kurumdur. 28 üyeli Avrupa Birliği 4.324.782 kilometrekarelik yüzölçümüyle ABD’nin yaklaşık yarısı kadar bir yüzölçümüne sahiptir. Yaklaşık 510 milyon aşan nüfusu ile 320 milyona yaklaşan ABD’den daha kalabalıktır. Birliğin 24 adet resmi dili vardır.

Avrupa Birliği ABD’nin de önünde, dünyanın en büyük ekonomik gücüdür. 2015 yılı itibariyle 19.18 trilyon dolar GSYİH’si olan kurum, krizi tam olarak aşamamış olmasına rağmen yine 2015 için % 1.6 büyümeyi başarmıştır. Kişi başına otalama 37.800 dolar geliri olan Birlik'te tarım kesiminin oranı % 1.6, sanayi % 24.3 ve hizmetler sektörü % 73.1 paya sahiptir. Yine aynı dönemdeki işsizlik oranı % 9.5 ile nisbeten yüksek iken, % 0.1 gibi düşük bir ortalama enflasyonla sahiptir. 2.25 trilyon dolar civarındaki ihracatı ve 2.3 trilyon doları aşan ithalatı ile yine dünyada birinci sıradadır. Dış borç açısından da benzer durum söz konusudur ve 2014 sonu itibariyle 13.05 trilyon dolarlık borcuyla üçüncü sıradadır.

Avrupa Birliği’ni oluşturan temel değerler kalıcı barışın sağlanması, birlik, eşitlik, özgürlük, güvenlik ve dayanışmadır. Avrupa Birliği’nin amaçları özgürlük ve demokrasi ilkelerini korumak ve tüm üyeler tarafından insan haklarına saygı ve temel haklar ile birlikte hukukun üstünlüğü kuralının uygulanmasını sağlamaktır. Avrupa Birliği, international değil, supra national (uluslarüstü) bir kurum olarak dünyada benzeri olmayan kurumsal bir sistemdir. Avrupa Birliği; tarihsel arka planı, nihai siyasi hedefi, askeri nitelikli çalışmaları, başarısı kanıtlanmış kurumsal yapısıyla da şüphesiz diğer kurumlardan ayrılmaktadır.

Uzatmalı ilişkisinde kurumsal anlamda ancak 1996 yılında gümrük birliğine üye olarak somut bir adım atılabilmiştir. İlk yıllarda daha kolay olan giriş süreci özellikle 1990’lı yıllarda Doğu Blok’u ülkelerinin rejim değişikliğine uğraması ile birlikte Türkiye için şartlar daha da zorlaşmış, bu dönemde Türkiye’de yaşanan ekonomik ve siyasi olumsuzluklar ise ülkemizin Avrupa Birliği’ dışında tutulması için Avrupa Birliği ülkeleri nezdinde “haklı” gerekçeleri oluşturmuştur.

2001’de yaşanan ve dış kaynaklı olmayan “Türkiye’nin (en büyük) krizi” olağanüstü bazı önlemlerin alınmasının gerekçesini oluşturmuş, sonraki süreçte yapılan seçimle siyasi istikrarın da sağlanması, Türkiye’deki ekonomik gelişmeyi hızlandırmış, yapılan ve yapılması planlanan reformlar Avrupa Birliği’ne girişin son aşaması olan müzakerelerin başlaması için tarih alınmasına yardımcı olmuş ve 2005’ten itibaren ise müzakereler fiilen başlamıştır.

Açıkça ifade edilmemiş olmasına karşın, Avrupa Birliği’nin kuruluşunda bu ortak kültürün etki etmediğini ileri sürmek gerçekçi olmaz. Belki de bu yüzden kimi çevrelerce Avrupa ortak kültürüne dâhil olmadığı gerekçesiyle, kimi zaman da daha açık olarak ve Avrupa Birliği’nin bir Hıristiyan kulübü olduğu iddialarıyla Türkiye’nin üyelik başvurusuna karşı çıkılmaktadır. Her ne kadar Avrupa Birliği yetkilileri bunu derhal yalanlasa ve Avrupa Birliği’nin birincil mevzuatında (Avrupa Birliği-Maastricht Anlaşması, Roma Anlaşması ki, 2009’da yürürlüğe giren ve AB’nin birincil mevzuatı içerisinde yer alan Lizbon (Reform) Antlaşması ile adı “Avrupa Birliği’nin İşleyişine Dair Antlaşma” (ABİDA) olarak değiştirilmiştir) içerisinde doğrudan böyle bir atıf olmasa da Avrupa Birliği’nin kuruluş felsefesi içerisinde Hıristiyanlığın hiçbir etkisinin bulunmadığını ileri sürmek tarihi misyonuyla da bağdaşmaz.

 

Ve Küreselleşme…

Küreselleşme daha yeni bir kavramdır ve “modern dünyanın imkân ve kabiliyetlerinden” maksimum düzeyde yararlanabilmeyi ifade eder. Kavram pozitif çağrışım yapsa da, zamana yayılı olarak güçlü olanın şartlarını kabule zorladığı, farklı yaşam ve kültür algılamalarını ortadan kaldıran, insanları zevk ve üzüntülerinde bile “tekdüzeleştiren” yapısı göz ardı edilmemelidir. Bu yüzden küreselleşme kimi çevrelerce ağır eleştirilere maruz kalmakta, güçlü olan aktörlerin yine küresel ve geleceğe dönük hedeflerine hizmet eden bir argüman olması nedeniyle karşı çıkılmaktadır.

Üye ülkelerin farklılıklarına karşın Avrupa Birliği aslında küreselleşmenin en önde gelen aktörlerinden birisidir. Aynıymış gibi gözükse de esasen Avrupa Birliği üyesi ülkelerin birbirlerinden çok farklı kültür ve yaşam biçimleri söz konusudur. Zaten asırlardır yaşanmış olan Avrupa’nın iç savaşlarının nedenlerinden birisi de budur. En ortak yanları olan Hıristiyanlık bile geçmişte büyük çatışmaların (elbette zaman zaman bir araya gelmenin haçlı seferleri ve Avrupa Birliği gibi) sebebi olmaktan kurtulamamıştır.

Küreselleşme olgusu esasen II. Dünya Savaşı’ndan sonra hız kazanmıştır. Çeşitli aşamalardan geçtikten sonra 1990’lı yıllarda Doğu Bloku’nun çökmesiyle birlikte siyaseten demokrasi ve ekonomik olarak da kapitalizm neredeyse rakipsiz kalmıştır. Aynı dönemde Avrupa Birliği de ciddi güç kazanmış, sosyalist dünyanın üyelerinin birçoğu, zaman içerisinde kendisine Avrupa Birliğinde yer bulabilmiştir.

Tarihsel süreç içerisinde insanlık bir taraftan ulus devlet modeline geçip yerel kültürlerini yaşatma gayreti içerisinde olurken, diğer taraftan ortak politik ve ekonomik kararları hayata geçirerek alternatifsizleştirilmektedir. Bu durum küreselleşmenin bir paradoksudur. Her ne kadar Avrupa Birliği’nin mottosu “farklılık içerisinde birlik” ise de aslında insanları "uyumlaştırma politikalarıyla" tekdüzeleştirmektedir. İngiltere gibi bazı ülkeler de duruma karşı çıkmaktadır.

Küreselleşme, yerel ya da bölgesel uygulamaları da ortadan kaldırmakta, dominant kültürün kabulleri evrenselleşmektedir. Günümüzde bu evrensel kültür ekonomide kapitalizm, siyasette demokrasidir. Hâlihazırda alternatifsiz gözüken bu iki ilke de Avrupa Birliği’nin Maastricht ve Kopenhag kriterlerinde somutlaştırdığı politikalarının temelini teşkil etmektedir. Siyaseten demokrasi ile yönetilmeyen ülkeler dikta rejimi olarak tanımlanmakta ve kimi zaman bu durum “batılı güçlerin” demokrasiyi getirmek adına dolaylı hatta doğrudan müdahalelerine meşru zemin teşkil etmektedir.

Gerek Osmanlı Devleti ve gerekse T.C. kültürün maddi-teknolojik boyutundan çok kültürel boyutuyla ilgilenmişlerdir. Ya da batılılaşmayı ihraç edenlerin iradesi bu yönde olmuştur. Tersi durumun (maddi boyutun) daha baskın olduğu, Japonya’da ise durumun ne olduğu hepimizin malumudur. Elbette ki gelişmeyi etkileyen pek çok sebep vardır. Oysa aynı durum pekala bizim için de söz konusu olabilirdi. Günümüzdeki dönüşümün sancılı olmasına bu açıdan da bakmak faydalı olabilir.