Bugünkü Müzikbilimcilerin Evliyâ Çelebi’den Öğrenecekleri Çok Şey Var


 

Galiba her seyyah aynı zamanda iyi bir müzisyen… ya da her müzisyende dünyanın bütün seslerini dinleme isteğinden olsa gerek, müthiş bir gezme duygusu var. Anadolu’nun halk ozanlarından tutun da Avrupa’nın troubadourlarına (Troubadour, Arapça kökenli Fransızca bir kelimedir ve “gezgin müzisyen” demektir) kadar sayısız gezgin müzisyenden bahsedebiliriz. Ancak Evliyâ Çelebi’yi ayrı bir yere koymak gerekmektedir. Evliyâ Çelebi Acem’den Urum’a bütün mülk-ü Osmânî’yi gezip görmüş, notlar tutmuş ve seslerini, müzisyenlerini ve sazlarını da adeta bir müzikolog titizliği ile incelemiş hatta bugünkü müzikologlara örnek olabilecek çalışmalar yapmış bir seyyahtır. Mûsikî konusundaki bilgi ve birikimini de özellikle Sultan IV. Murad Han ile geçen konuşmalarından anlamak mümkündür. Sultan IV. Murad Han tarafından bir meclisde kendisine; “Evliyâ, huzurumda bu kadar ilm-u ma’rifetler söyledin. Şimdi ilm-i edvârdan bir şey oku” denildiğine; “Hünkârım, ilm-i mûsikîden yegâh mı, dügâh ve nigâh mı, çargâh ve pençgâh mı, şeş âğâz ve rast, ısfahan ve nişâburek, nikriz ve mâhûr ve rehâvî, ırâk, hüseynî, nevâ, uşşâk, sabâ ve muhayyer, ya bûselik idüb gerdâniyye ile makâm-ı zengû ile rast ikrâr etsem olur mu ?” diye cevap verebilen Evliyâ Çelebi’nin mûsikî konusunda da söz sahibi olduğu âşikârdır. Evliyâ Çelebi, kuşkusuz bir gözlemcidir. Fakat mûsikî bilgisinden asla şüphe duymayacağımız, “İlm-i mûsikîde üstâdımız olan Sultân-ı Hânendegân Derviş Ömer” diyerek takdîm ettiği Derviş Ömer ile mûsikî tedris etmiş, hatta kendisi de dâire çalan; mûsikîşinas bir kişiliği olduğu bilgisinden hareketle gerek mûsikî, gerek mûsikîşinaslar ve gerekse sazlar hakkındaki gözlem ve tesbitlerini de bu bilgi ve birikime dayanarak yaptığını söyleyebiliriz. Tabii olarak mûsikî bilen bir seyyah hüviyetiyle yaptığı mûsikî hakkındaki bütün gözlem ve tesbitlerinin de sağlıklı ve bir “bilirkişi” kaleminden çıktığını ifade edebiliriz. Bu sebeple, Evliyâ Çelebi’yi sadece gördüklerini anlatan bir seyyah olarak düşünmek yanlış olacaktır.

Evliyâ Çelebi’nin on ciltlik Seyahatnâme’si, neredeyse kırk yıl süren ve bütün Osmanlı coğrafyasında kendi gözüyle görüp yaşadıkları, kendisine anlatılanlar, mizacının etkisi altında hayal gücü ile abarttıkları, başka yazarlardan biraz değiştirerek ya da kısaltıp özetleyerek bazen de olduğu gibi aktardıkları bilgilerden oluşmaktadır. Seyahatnâme’de sazlarla ilgili bilgilerin önemli bir kısmının Nihânî Çelebi’nin “Sâznâme-i Dilnüvâznâme” adlı risâlesinden aktarıldığını Evliyâ Çelebi zaten kendisi şu sözleriyle ifade etmektedir: “Ve bâlâda tahrir olunan sazları ve sâzendegânları ve müelliflerini sultân-ı şuarâ Nihânî Çelebi Sâznâme-i Dilnüvâznâme nâmında risâlesine nazar olunup sâile cevâb-ı şâfî andadır. Göreler kim bu dünyada ne kadar bin sâz var imiş.”. Ancak, Sâznâme-i Dilnüvâznâme’nin günümüze ulaşmamış olması sebebiyle, Seyahatnâme’de bahsedilen sazlarla bir karşılaştırma yapılması da imkânsız hâle gelmektedir. Sâznâme’de anlatılan sazlarla Evliyâ Çelebi’nin seyahatlerinde kendisinin görüp tanıdığı veya çaldığı sazları ayırmak; hangilerinin Sâznâme’den aktarıldığını hangilerinin Evliyâ Çelebi’nin tesbitleri olduğunu anlamak mümkün olmamaktadır. Yine de, Sâznâme-i Dilnüvâznâme gibi bir risâle bugüne ulaşmamış olsa bile Evliyâ Çelebi ve Seyahatnâme sâyesinde Nihânî Çelebi’nin sazlar konusundaki tesbit ve bilgilerini öğrenmiş olmaktayız. Fakat Evliyâ Çelebi’nin; “Eğer bu abd-i hakîr-i pür taksîr Evliyâ-yı bî-riyâdan suâl olunursa bu kadar sazları ve müelliflerini nereden bilirsiz denirse; Arap, Acem ve Avrupa’da şu kadar ülke gezip görmüşüm, o diyarlarda çeşitli çalgılarla karşılaşmışım ki yeri gelince anlatırım. Bir ara aşk deryâsına dalmış olduğumuz yerlerde âşıklığımız sebebiyle hânende ve sâzende ve mutrıbân ve kaşmerân ve meddâhânlarla görüştüğümüz için tüm çalgıları biliriz” şeklideki ifadelerinden, saz tesbiti konusunda sadece Sâznâme-i Dilnüvâznâme’ye bağlı kalmadığını ve kendi gözlem ve tesbitlerini aktardığını anlayabiliriz.

Kadîm mûsikî bilgisine vukûfiyet ve müzikbilimine katkı

Evliyâ Çelebi, Seyahatnâme’nin 270. bölümünün 44. faslını sâzendegâna tahsis etmiş ve bu fasılda Evliyâ, erişebildiği, ulaşabildiği, görüşebildiği, tanıyıp icrâsını dinleyebildiği sâzendegâna yer vermiştir ki, bu da kendi döneminin gerek doğulu gerek batılı, gerek Türk, gerek Arap, gerek Acem ve gerekse Avrupalı sâzendelerini tanımak bakımından önemli bir bilgidir. Evliyâ Çelebi esnâf-ı sâzendegânı “Fisagor’un gösterdiği yolu takib edenler” olarak vasıflandırmıştır ve 44. faslın başlığını da belki bu sebepten dolayı olsa gerek “Esnâf-ı Sâzendegân-ı Fisagores-i Tevhîdî” olarak koymuştur. Esnâf-ı sâzendegândan bahsederken “Bunların pîri hakîm Fisagoras-ı Tevhîdî ve Abdullah Faryâbî. Bu tâife cümle yediyüz neferdir. Kırkyedi gûne saz ile fasıl ederek ubûr ederler” der. Böyle bir tasnif ve başlık, Evliyâ Çelebi’nin Pyhtagoras’a dayandırılan ve onuncu yüzyılda etkili olmuş İhvân-ı Safâ adlı topluluk tarafından derlenip toparlanmış mûsiki bilgisine vâkıf olduğunu, Fârâbî ve onun mûsikî nazariyatından da haberdâr olduğunu hatta bu bilgiyi referans olarak gösterdiğini  açıkça ortaya koymaktadır.

Seyahatnâme’de Evliya Çelebi’nin yaslandığı kadîm mûsikî bilgilerinin izlerine rastlamakla birlikte, onun İstanbul’dan tutun da neredeyse bütün Anadolu’yu, Macaristan’ı, Avusturya’yı, Arnavutluk’u, Rumeli’yi, Kırım’ı, bütün Yunanistan’ı, Mısır, Kahire, Sudan ve Habeşistan’ı, Kafkasya’yı ve Osmanlı coğrafyasını şehir şehir gezerek elde ettiği mûsikî bilgileri, yaşadığı dönem göz önüne alınacak olursa muazzam bir mûsikî bilgi ve kültürü taraması anlamına gelmektedir ki sadece Seyahatnâme bile bugünün müzikbilimcileri açısından başlıbaşına bir örnek ve araştırma konusudur. Günümüzün gelişmiş ulaşım  ve haberleşme teknolojisi, güvenliği göz önüne alındığında, Evliyâ Çelebi’nin onyedinci yüzyılın zor ulaşım ve güvenlik şartlarına rağmen bu kadar ülkeyi adım adım dolaşarak gezmesi ve mûsikî kültürleri hakkında bilgi toplaması, bugünkü müzikoloji çalışmalarında bile görülmemiş bir örnektir. Ayrıca Evliyâ Çelebi’nin yaşadığı çağda herhangi bir kayıt aleti olmadığını, Evliyâ’nın da gezdiği ülkelerde görüp dinlediği müzikleri notaya almadan sadece hâfızasına kaydettiğini unutmamak gerekir. Evliyâ Çelebi’nin Seyahatnâmesi, birçok bakımdan ama müzikbilimi bakımından da oldukça önemli bir kaynak olma özelliği taşımaktadır. Bu geniş coğrafyanın müzik bilgi ve birikimin, enstrüman zenginliğinin Evliyâ Çelebi sâyesinde İstanbul’a aktarılması, zaten köklü bir geçmişi bulunan ve Osmanlı-İslâm müzik kültürüyle daha da zenginleşen İstanbul’un, dünyanın en önemli müzik merkezlerinden biri olmasına katkı sağladığını söylemek yanlış olmayacaktır. Nasıl ortaçağ Avrupası’nda Kilise doktrinine göre belirlenmiş ve sınırlandırılmış müzik, özellikle İslâm coğrafyasını gezen troubadourların oradan Avrupa’ya getirdikleri müzik aletleri ve hatta melodiler sayesinde değişime uğramış ve Kilise standartlarının dışına çıkıp zenginleşmiş ise, Evliyâ Çelebi’nin seyahatleri ve aktarımları Osmanlı-İstanbul müziğinin gelişimine ve zenginleşmesine katkı sağlamış olmalıdır.

Seyahatnâme’de cami ve tekke mûsikîsinden mehter mûsikîsine, bestekârlara ve çok sayıdaki enstruman zenginliğine, mûsikî formlarına ve fasıllara, Mevlevi ayinlerine ve  mevlevihânelere, hânendegân ve sâzendegâna varıncaya kadar her şey mevcut. Meselâ Urusçuk Kalesi, “..içinde dizdâr, imam, müezzin, kethüdâhâneleri, cebehâne gulâlhâne ile bir ibâdethânesi, bir mehterhâne kulesinden başka âsâr-ı binâ yokdur” şeklinde anlatılır; Tuna Nehri kıyısındaki İnebolu Kalesi’ni de “Dizdâr bu kal’ada sâkin olub her şeb tablhâne çalınub pâsbân “Allah yekdir yek” diye feryâd ederler. Zîrâ Eflâk serhaddidir” şeklinde anlatmaktadır. Evliyâ Çelebi’nin sâzendegânı da teferruatlı bir şekilde ve öğretici bir dille anlattığını görüyoruz. Sâzendelerin anlatıldığı bölümde hem sazlar ve hem de bu sazları çalanlar tanıtılmaktadır. Daireden Ney’e, Zurna’ya ve ismi duyulmadık pek çok çalgıya kadar tamamı, çalanları ve kısa bir tarihleriyle birlikte anlatılmaktadır. Meselâ sâzendegân-ı dâirezenândan “10 fasl ve 500 neferdir. Pirleri Amr İbn-i Umeyye’dir ki Fâtımâtu’z-Zehrâ’nın sûrunda def çalmıştır.” diye bahsolunur. Sâzendegân-ı neyzenân’dan da “Mûcidi Mûsa Nebî (AS)’dir. Çoban iken kaval çaldı derler. Kabri Kudüs-i Şerîf kurbündedir. Bu neyzenlerin ser-efrâzı: Beşiktaş Mevlevihânesi’nin şeyhidir. Mevlevî Derviş Yusuf’un Ney çaldığını işitenlere ol kadar rikkat-i kalp hâsıl olur ki zarûrî bükâ ederler. Berber Ömer Çelebi, Serrâc Ahmed Çelebi, Kefeli Derviş Muhammed, Derviş Süleyman –Kasımpaşa mevlevîhânesi neyzenbaşısıdır- Sipâh Ahmed Bey, Torlak Dede, Yontar Hasan Paşa, Derviş Kâsım, Küçük Derviş Ahmed –Kulekapısı Mevlevîhânesi’ndendir-. Bunlardan başka 160 kadar Neyzen daha vardır.” diye teferruatlıca söz edilir ve haklarında bilgi verilir. Sâzendegân-ı mûsikârân anlatılırken adeta Fisagor’un halifesine kadar kısa bir tarihçe verilerek çalgı ve çalgıcılar hakkında bilgi verilir: “Bunu evvelâ Fisagoras hakîmin halîfesi Mûsa-i Mûsikârî îcâd etmiştir. Bunların ileri gelenleri müverrih, âlim, fâzıl, nakkâş Mûsikâr-ı Solakzâde’dir ki yeniçeri cemaatindendir. Köle Yusuf –Solakzâde’nin memlûküdür- Abdullah Efendi –reis-i kâtiplerdendir- Yahudi Yâkû, Çırnîk Ahmed Çelebi de efrâdındandır”. Meselâ, bestekârlardan da bahsedilirken, bugünkü mûsiki tarihçilerinin işine yarayabilecek bilgiler aktarılır. Türk Mûsikîsi Tarihi’nin önemli bestekârlarından biri olan Hatib Zâkirî Hasan Efendi de Evliyâ Çelebi’nin Seyahatnâmesi’nde anlatılmaktadır: “… Hatib Zakirî Foçalıdır. Konstantıniyye’ye gelüb Şeyh Nureddinzâde Efendi hizmetlerine girmiştir. Nice yıllar tekyelerde zâkir ve şâkir olmakla Zakirî diye şöhret bulmuş idi. İlm-i mûsikîde gûyâ Abdullah Faryâbî idi. Hakîr Evliyâ ‘Gülşen-i vahdette dâim açılub cân bülbül’ zikrini anlardan öğrenmiş idim. Mustafa Han devrinde hatib oldu…” diye anlatarak, detaylı bir şekilde bestekârlar hakkında bilgi verir.

Evliyâ Çelebi, bu eseriyle hiç şüphe yok ki kendi devrinin en önemli mûsikîşinaslarını, sazlarını, sâzendegân ve hânendegânını, bestekârlarını… mûsikî formlarını tanıtarak mûsikî tarihimize büyük bir katkı sağlamış ve hizmette bulunmuş, bunun yanında daha onyedinci yüzyılda gezerek elde ettiği bu bilgi, birikim ve çalışma yöntemi ile bir müzikbilimciye yol göstermiştir. Daha da önemlisi, hem Osmanlı ve İstanbul mûsikî birikimini seyahat ettiği ülke ve şehirlerin müzisyenlerine aktararak, hem de bu ülke ve şehirlerin sazından, bestekârından icrâcısına bütün müzik birikimlerini İstanbul’a taşıyarak karşılıklı bir müzik bilgisi aktarımı sağlamış, İstanbul müzik kültürünün de zenginleşmesine katkıda bulunmuştur. Unutmamak gerekir ki Evliyâ Çelebi’nin yaşadığı 17. yüzyıl, Hâfız Post’un, Itrî’nin, Hatib Zâkirî Hasan Efendi’nin, Ali Ufkî’nin yaşadığı ve Türk Mûsikîsi Tarihi açısından önemli bir dönemdir. Belki de Evliyâ Çelebi, bu yüzyılda Türk Mûsikîsi’nin bu denli gelişimine katkı sağlamış bir “seyyah müzisyen” de olabilir.

 

Yeni yorum ekle

CAPTCHA
Bu soru otomatik veri girişi yapan yazılımsal robotları engellemek ve sizin insan olduğunuzu anlamak için sorulmaktadır.
Resimli CAPTCHA