Dine Mensubiyet İle Dinin Sahibi Olma Farkını Gözetmeme Hastalığı


Son günlerde yine İlahiyat fakülteleri hakkında bir tartışmadır gidiyor. ‘Yine’ diyorum, çünkü bu ülkede kimileri bir dergide, gazetede, konferansta veya çeşitli iletişim organlarında ya şikâyet etmek, ya hizaya getirmek ya da insanların gözünden düşürmek maksadıyla periyodik olarak İlahiyat fakültelerini gündeme getirmeyi adet haline getirmiştir. Yazdıkları ya da söyledikleri yenilir yutulur şeyler değildir. ‘Tartışma’ dediysem, zannedilmesin ki ilahiyat fakültelerinin eğitiminde tespit ettikleri eksik veya yanlış yönleri tartışıyorlar, onları tamamlamaya, alternatif çözümler sunmaya çalışıyorlar; zannedilmesin ki bu fakültelerde üretilen bilgiyi, fikri tartışıyorlar veya onlara karşı yeni fikirler üretiyorlar; yine zannedilmesin ki bu kimseler bırakın ilahiyatı memleketin, İslam’ın hayrına bir iş yapıyorlar! Üstelik de bunu yapanlar İlahiyat fakültelerinden ve öğrencilerinden nemalanan, çevresini bu öğrencilerle dolduranlardır. Nedir alıp veremedikleri? Başka duvarlara toslamak yerine niye illa İlahiyat?

Bu tür tartışma ve çatışmaların arka planında din meselesi vardır. Hasılı kronik hastalık halini almaya doğru giden bir yaklaşımdan bahsediyoruz. Mevzuyu enine boyuna tartışmak yerine onu da içine alan tutum ve hareketlere hakim olan zihniyetlerin ana kodlarına dair tespit ettiğim bazı sorunları yazmak istiyorum. Burada bahsedeceğim sorunlar şüphesiz bizim çağımıza özel değildir, her devirde benzerlerini görmek mümkündür. Fakat biz kendi zamanımızda bizi rahatsız eden dertleri görmek, onları konuşmak ve çareler aramakla memuruz.

Hâlihazırda Müslüman bünyede ilk dikkat çeken sorun, din adına konuşurken dışlamacı yaklaşımın benimsenmesidir. Kimileri bilerek, kimileri az bilerek din/İslam hakkında konuşuyor, bir takım hükümler veriyor. Muhataplar da dinlediklerine itibar ediyorlar. Kısaca buna ‘din adına konuşmak’, ‘dini konularda hüküm vermek’ diyoruz. Kanaatimce her bir konusu hassas olan dinin hakkında konuşurken iyi ölçüp biçmek, çok düşünüp az konuşmak gerekir. Tutum ve davranışları sebebiyle Müslümanlar hakkında yargıda bulunmak da aynı şekilde nezaket ve nezaheti gerektirir. Hele hele kamuoyu önünde aceleden ve kesin hüküm vermekten kaçınılmalıdır. Aksi takdirde verilen bir hüküm ile açılan ‘yaralar’ kolay kolay kapanmıyor. Müslüman birisine ‘kafir oldun’, ‘münafıksın’, ‘müfsitsin’ gibi vasıflar yapıştırmak, onu müslüman topluluktan dışarı atmak demektir. Bugünkü tabirle, buna dışlamacılık deniyor. Biz büyük bir dışlamacılıkla, bir dışlayıcılıkla karşı karşıyayız. Çünkü bu tür hükümlerle kişi Müslümanlığın çerçevesinin dışına çıkarılmış oluyor. Bahse konu dışlamacılık din içinde yani Müslümanlar arasında yaşanan bir sorundur. Dışlayıcılığın bir de kültürler arası ve dinler arası yansıması, yani başka dinlerdekilerin dışlanması söz konusudur. Hemen her dinde, kültürde, siyasi oluşumda, az ya da çok bir dışlayıcılık vardır, fakat görebildiğimiz kadarıyla çağımızda bu alandaki tutum ve davranışlar pek fazla yükselmiştir. Başka dinlerdekilerin dışlanması meselesinin Müslümanlar cenahına yansıyan vahim tarafı ise bu yanlış tutumun sadece İslam’a/müslümanlara mal edilmeye çalışılmasıdır. Evrensel çaptaki bu yanlışın önünün kesilebilmesi için suçu başkalarına atmadan, ortak bir tavır alınmasını sağlamak gerekir. Fakat konu derin ve bizim şu anki ilgimizin dışında olduğundan buraya fazla girmiyorum.

Üzülerek belirtmek isterim ki, birçok müslüman, gayr-i müslimlere gösterdiği nezaket ve hassasiyeti kendi dindaşlarına göstermekte çok cimri davranıyor. Kendisi gibi düşünmeyen, yaşamayan, kendisi gibi hareket etmeyen Müslümanlara haşin ve yobazca tutum sergileyebiliyor. Mesela, bazı kimseler, namaz kılmayan, oruç tutmayan, dinin hükümlerine aykırı hareket eden ve günah işleyenlerin, dinin bazı konuları hakkında farklı telakkileri olanların dinden çıktıklarını iddia ederler. Günah işlemek ya da günahkar olmak ile dinden çıkmak arasındaki ortadan kaldıran bir yaklaşım. Tarihte bu tür zihniyetler çok çıktı, ilk dönemlerdeki ‘Haricî zihniyet’ bunlardan birisidir.

Dinin sunumu ile ilgili bir takım tutum ve davranışlar, yukarıdaki sorunun devamı mahiyetindedir. Dinin duyurucusu ve ilk uygulayıcısı olarak Peygamber’in (sav), İslam’ı insanlara ulaştırmada kullandığı tebliğ, davet, irşat ve vaaz dili, bu vazifeyi yaparken vahyin ona çizdiği istikamet ve strateji, son derece hassas, nazik, ince ve insanidir. İster gayr-i Müslimlere ister müslümanlara yönelik olsun, din hakkında konuşurken aynı hassasiyeti gözetmek zorundayız. Din tebliğinde, dini irşatta, vaaz, nasihat ve sohbet dilinde benim teklifim içeri alma ilkesinin benimsenmesidir. Aslında bir tutum olarak ‘içeri almak’, dinin sunumunda, din eğitiminde, hatta insan hayatının her alanında uygulanabilir bir ilkedir, uygulanmalıdır da. Bu ilkenin, bu ilkeyle hareket eden zihniyetin Müslümanlar için son derece mühim ve bir o kadar da faydalı olacağı kanaatindeyim. İçeri almak, Müslümanı dinin sınırları içerisinde tutmak, gayr-i müslimleri de İslam’ın sınırlarına dahil etmeye çalışmak demektir. Esasında Yüce Allah’ın hükmü de budur. Ben bu çalışmanın amacını ‘daha çok İslam daha çok müslüman’ şeklinde özetliyorum. ‘Daha çok müslüman’ kavramı sayısal çoğunluktan ziyade nitelik bakımından çok olmayı anlatır. Bu hükmü tersinden düşünecek olursak, kişiyi ya da kişileri, dinin dışına çıkarmak, çıkaracak tutum benimsemek büyük bir felakettir. Büyük imam Ebu Hanife’nin genel bir ilkesinden bahsedilir: “Bu kapıdan girene, bu kapıdan çıkmadıkça, sen Müslüman değilsin denilemez.” Yani Lâ ilâhe illâllâh kapısından giren, bunu reddetmedikçe, dinden çıkacak herhangi bir gerçek eylemde bulunmadığı müddetçe o kişi İslam’ın dışına atılamaz. Bugünkü Müslümanların problemlerinden birisi, işte bu kapıyı, yani dinden çıkarma kapısını kolayca açmalarıdır. Daha çok İslam, dinin olması gereken hal ve şekliyle yaşanmasıdır; ama aynı zamanda sayısal bakımdan daha çok Müslüman’ın da olması lazım. Bugün din siyasetimizi de bunun üzerine konumlandırmamız lazımdır. Eğer gelecekte bir varlık göstermek, iyi bir halde devam etmek istiyorsak, İslam’ın daha çok görünür, daha çok yaşanır olması, Müslümanların sayısının çoğalması hedeflenmelidir.

İslami bilimlerde umûm-husûs (nasların genel hitapları ve özel hitapları) diye bir tabir kullanılmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de muamelatla ilgili hükümlerin çoğunlukla, genel prensipler olarak beyan edildiğini, özele az inildiğini görürüz. Bir kişiye veya olaya özel hitap eden bir ayetten hüküm çıkarılırken veya bir mesaj elde edilmeye çalışılırken ‘hitabın hususiliği hükmün umumiliğine mani değildir (hitabın özel oluşu hükmün genel oluşuna engel değildir)’ kuralı işletilir. Özetle şu demektir: Bir kişinin yaşadığı olay üzerine inmiş olan bir ayetten bütün müslümanları bağlayan bir kural çıkarılabilir. Ben bu kuralı, naslardan hüküm çıkarmanın dışında sosyal durumumuzla ilgili yani Müslümanların hem ümmet yapılanması hem de mezhep yapılanması için kullanmak istiyorum. Burada umûm dediğim şey İslam’dır. İslam çatısı altında, esas itibarıyla bütün mezhebî, grup, tarikat vs. yapılanmalarının hangisi olursa olsun, tamamı bu çatı altında değerlendirilir. Bizim yapacağımız şey umûmi yapının korunmasıdır. Ne yazık ki, büyük çoğunluğumuz umûm yapıyı esas almıyoruz; husûsi yapıyı, yani bulunmuş olduğumuz mezhep, cemaat, tarikat, parti, hangi yapıysa onu önceliyoruz. Sanki her şart ve ortamda esas o, umum o imiş gibi davranıyoruz. İşte büyük bir sorun. Şüphesiz, ‘mezheplerin hiçbir değeri yoktur, mezhep bizim için önemli değildir’ demek istemiyorum. Bilakis mezheplerin ve diğer yapılanmaların umûm olan dinin altında yer aldığını, bunların tamamının İslam çatısı altındaki büyük müslüman kitleyi (ümmet) oluşturduğunu belirtmek istiyorum.

Dar çerçeveli bakmanın bir yansıması da kimi kesimlerin kendini ya da içinde bulunduğu yapılanmayı mutlak doğru ve mutlak kurtulanlar kabul etme sorunudur. Bazı guruplar ve cemaatler, kendilerini mutlak manada dinin temsilcisi kabul ediyor, hatta tek kurtuluş yolu olarak kendilerini takdim ediyor, öbürlerinin kendilerine uyması gerektiğini düşünüyorlar. Bu problemimizin altından kalkmamız biraz zor olacaktır. Bunu nasıl başaracağımıza çok kafa yormamız gerekecek. Böylesi tavır sergileyenlerin ve bu zihniyete sahip olanların Müslüman olduklarında şüphe yoktur, onların Müslümanlık hassasiyetlerini de anlıyoruz. Fakat sorun, kendi yaşadığı ‘dindarlık’ biçimini asıl din, diğerlerini ise hatalı zannetmesidir. Esasında bu tutum, İslam dininin mensubu olmak ile İslam dininin sahibi olmak arasındaki kalın çizgiye dikkat etmeme hastalığının bir neticesidir. İslam’a göre dinin sahibi Allah’tır. Kur’an’da dînullâh (Âl-i İmrân 3/89, Nur 24/2, Nasr 110/2) ifadesiyle din sadece Allah ismine isnad edilmiştir. Allah’a inanan müminlerin her biri İslam’ın mensubudur. Bu kertede bir guruba üye kimselerin, bulundukları yapıyı mutlak görmeleri bir noktaya kadar mazur görülebilir, zira ancak o kadarını biliyorlar. Lakin bu işin önderliğini yapan, önde giden, hele hele imam veya reis konumundaki kimselerin şunu kesinlikle deklare etmese lazım: “Biz büyük çatının altında bir alt gurubuz, hepimiz biriz ve her birimiz dinin aslına ve asaletine riayet etmeliyiz.”

Eskiden de Müslüman ulema, mezheplerin önündeki imamlar ve önderler, kendi bulundukları grupları veya mezhepleri ön planda tutuyorlardı. Ancak onlar hiçbir zaman kendilerinin mutlak değer, mutlak merci olduğunu söylemediler. Sonrakilerin onlardan farkı işte bu noktadadır. Geçmişten kopmanın getirmiş olduğu sorunlardan birisi işte budur. Büyük imamlar Ebu Hanife, Şafi, Malik’ten bu tarafa doğru gelin, hiç birisinin kendisinin mutlak bir ilim mercii olduğunu, mutlak anlamda İslam’ı temsil ettiğini söylediğini ben hatırlamıyorum. Şimdiki nevzuhur durumda kendisine mutlak merci pozisyonu çizenlerin bu cesareti hayret vericidir, yanlıştır.

Dinî problemlerimizin bir başkası, tâli meselelerin asli meseleler gibi görülmesidir. Talî-aslî meseleler ayrımını yapıyorum, çünkü böyle bir anlayış İslam düşüncesinde baştan beri benimsenmiştir. Dinin üzerine kurulduğu vazgeçilmez iki inanç, tevhid ve meâd (ahiret)tir. Bunlarla ilgili, iç tartışmalar yapılabilir ama bunların inkârı, bunlar hakkındaki bir şüphe dinin yıkılması anlamına gelir. Başlangıçtan beri Müslümanlar bunu böyle kabul etmiştir. Nübüvvet, kitaplar, melekler ve kader, esas itibarıyla bu iki esasa racidir. İbadetlerde de asli meseleler vardır; beş vakit namaz, oruç, zekât, hac bunlar asli farzlardır. Bu sayılanların dışındakiler tâli ya da ferî meselelerdir. Örneğin, beş vakit namaz asli, kuşluk namazı ferî bir meseledir. ‘Kuşluk namazı kılmazsanız günah işlemiş olursunuz’ gibi bir şey söylenemez.

Şöyle bir göz gezdirdim, son zamanlarda acaba din ile ilgili en çok neyi tartışıyoruz diye. İşte bir kaçı: Kabir azabı, miraç, şefaat, mehdi-mesih, insanın yaratılışı nasıl gerçekleşti vs. Bunlar dinin asli meseleleri değildir, ama bizim ‘kavgamız’ şu sıralar bunlar üzerinden yürüyor. Birisi çıkıyor, ‘kabir azabını sen kabul etmiyor musun?’ diye soruyor. Cevap ‘evet’ ise tamamdır; ‘hayır’ ya da farklı bir düşünce ileri sürmek ise artık sonu gelmez tartışma başlar, ‘hayır’ cevabı sizi dinden, imandan çıktığınız hükmüne kadar götürebilir. Böyle bir şeyi kabul edemeyiz. Bizim dinî tartışma adabımız da kayboldu, kaynaklara ve hükümlere dayalı tartışma usulümüz de. ‘Bunların temel kaynaklarda yeri var mıdır, varsa nasıldır, nereye kadar gitmiştir?’ ve daha birçok soruyu adam akıllı tartışamıyoruz bile.

Temel naslara dayanmayan şefaat, kabir azabı, miraç gibi konularda hakkında farklı telakkisi olan hiçbir kimse dinden çıkmakla itham edilmemelidir. Ama “akîmu’s-salâte” ayet-i kerimesi namaz hakkında açık bir nastır. İşte bu hakikati kimse inkâr edemez, namazın sübutunu kimse reddedemez. Sonuç olarak tâli meseleler üzerinde konuşabilirsiniz; kabul edersiniz, kabul etmezsiniz, bunlarla ne din kurulur ne de din yıkılır. Bunlar önemlidir, ancak bunlar dinin asli unsuru yerine geçmez, bunlar üzerinden din ikame edilmez. Kısaca bunları kabul ya da reddetmekle din kurulmaz ya da yıkılmaz. Öyle zannediyorum ki bunlara dair farklı kanaat ve inançlar bir yere kadar ayrı olsa da nihayetinde bir yerde buluşabiliriz, kesinlikle ortak nokta bulunamaz hususlar değildir. Yeter ki, talî-aslî dengesini iyi kavrayalım.

İşaret etmek istediğimiz bir diğer sorun, dinî kaynaklar hakkındaki indirgemeci yaklaşımdır. Bu yaklaşım, son iki yüzyıldır büyük bir problem olarak karşımızdadır. Bundan maksadımız, dini Kur’an’a indirme; Peygambere/sünnete indirme; geleneğe, örfe, hurafeye indirme; imamlara, hocaya, şeyhe indirmedir. ‘Kaynaklara indirgeme’, İslam’ı sadece Kur'an’la kurmak ve sadece onunla yetinmek isteyenler ya da onu sadece hadislerle kurmak ve sadece onlarla yaşamak isteyenlerin yaptığı şeydir. Bu yaklaşım, tek ayak üzerine yürümeye benzer. Böyle bir yaşam, hilkat garibesi ortaya çıkarır. Dini yaşamayı geleneğe, örfe, hurafeye indirgeme daha vahim sonuçlar doğurur; yani ayetleri hadisleri de bırakın, İslam’ın dışında bir din ikame etmeye çalışmak tamamen farklı bir olgunun peşine koşmaktır. Günümüzde farklı bir indirgeme şekli de dini yaşantıda indirgemeciliktir. İslam’ı sadece inanca, sadece amele veya sadece ahlaka ve iyi hale indirgiyorlar. İşte bunlar hep dine tek taraflı yaklaşımdır.

Güncel tartışmalar hakkında hassas bir ayrıma işaret etmeden geçemeyeceğim. O da dinî yaşantı ile dinî düşüncenin birbirinden ayrılmasıdır. Mesela, son zamanlarda akademik kesimler arasında Adem’in (as) yaratılması, neslinin çoğalması meselesi çokça konuşuluyor. Sorular çok: Adem evrilerek mi yaratıldı, insan evrilerek mi yaratılmış, Kur'an’da evrim var mı, varsa nasıl oluyor, Adem’nin çocukları nasıl bir biriyle evlenebilir? Bu meseleler anlamsız değil, tartışılıp konuşulabilir, fakat bunlar hakkında söylenenlerin ilmi çalışma neticesinde ulaşılan kanaatler olduğu ve itikadi bir değer taşımadığının bilinmesi lazımdır. Aksi taktirde fatura Kur’an’a veya İslam’a çıkarılıyor. Hemen belirtelim ki, bu konularda söylenenler dinî düşüncenin bir parçası, bir tarih düşüncesi. Kur'an’da bu konulara dair çok fazla bilgi yok. Adem’in zürriyetinin nasıl çoğaldığına dair söylenenler, bir yorum, bir teori, bir düşüncedir. Bunları kanıtlayacak ne Kur'an’da ne hadiste açık bir bilgi var. Bazı kitaplarımızda, ‘farklı batında doğan kız ile erkek evlendi’ğine dair bilgiler bulunmaktadır. Lakin tam olarak nelerin olup bittiğini bilmiyoruz. Dolayısıyla, ‘Adem’in çocukları birbiriyle evlenerek çoğaldı’ deyince, ‘haram işlemişler böyle şey olur mu’ diye itirazlar yükseliyor. Adem ve çocukları ile ilgili ayetlerde ifade edilen şeyin aslı şudur: Allah diyor ki, ben yarattım, siz de yaratıldınız. Bu kadar. Meseleyi bu şekilde kavramak, bir Müslümanın dindarlığı açısından en kestirme ve en faydalı yoldur. Yaratılmanın nasıl gerçekleştiği, insanlık tarihinin sıfır noktasındaki tarihsel bir hadisedir, hakkında konuşulanlar ise büyük oranda teoriden ibarettir. Bugün şeriattaki kurallar üzerinden Adem’in çocuklarının evlenme meselesine bakılırsa içinden çıkılamayacaktır. Hasılı, dinî yaşantıyı, itikat ve ibadeti, ilim işlerinden ve yorumdan ayırmak gereklidir.

Son olarak dinin tabiatına dair şu kısa açıklamayı yapacağım: İslam dini sade ve net bir yapıya sahiptir. İslam sadedir, inananlarından çok fazla bir şey istememektedir; dolayısıyla o her çağda ve her mekanda hem anlaşılır hem de uygulanabilir. Kişinin neye inanacağı ve neleri yapması, neleri yapmaması gerektiği çok nettir. Yapılacaklar yerine getirildiği zaman, kişi dindar olur. Son zamanlarda dindarlığın bütün alanlara yayılmaya, her tutum ve davranışın dindarlıktan sayılmaya çalışıldığını görüyoruz. Abartılar ve aşırılıklar yerine, İslam’ın insanlardan ne istediğini ve neyi yaşaması gerektiğini öğretmek, bildirmektir.

Buraya kadar özetle anlattığımız her bir sorunun ayrıntılı bir şekilde incelenmesi, konuşulması gerekir. Biz sadece dinin sunumu ve dini tutumlarla ilgili güncel sorunlara bir giriş yapmış olduk.


Yıldızlar Kayarken 

Türkiye’de Kur’an çalışmalarına ve tefsir ilmine emek vermiş hocalar ve alimlerden ikisi geçtiğimiz günlere dâr-ı bekâya irtihal etti. Dr. Emin Işık (1936-1.8.2019), kitap ve makaleden çok Kur’an kıraatine sayısız öğrenciler yetiştirerek hizmet etmiş bir emektardı. Hafız Emin hoca, konuştuğu Türkçe’yle İstanbul edebinin, Kur’an kıaatiyle İstanbul tilavetinin timsaliydi. Celal Yıldırım (1932-2.8.2019) ise çağımızın tefsir külliyatına İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri’ni yazarak katılmıştır. Temel amacı ise çağının özellikle genç kuşaklarına güncel dil Kur’an’ı anlatmaktır. O sessiz ama derinden giden bir çalışmanın üstadıdır. Diğer eserleri bir yana tefsiri, son iki yüzyıllık tefsir anlayışının neredeyse bütün niteliklerini ve unsurlarını barındıran 14 ciltlik bir kitaptır. Her iki hocamıza Allah’tan rahmet diliyorum.

Yeni yorum ekle

CAPTCHA
Bu soru otomatik veri girişi yapan yazılımsal robotları engellemek ve sizin insan olduğunuzu anlamak için sorulmaktadır.
Resimli CAPTCHA