İran Gezisinden Geriye Kalan


 

11-19 Kasım 2019 tarihleri arasında Hayri Kırbaşoğlu, Abdülaziz Bayındır, Caner Taslaman, Muhammed Nur Doğan, Hasan Kanaatlı ve bendenizden oluşan bir gurup bilim insanı, el-Mustafa Üniversitesi’nin davetlisi olarak İran’a gittik. Gezi boyunca el-Mustafa Üniversitesi, Müessesetü’l-Hikmet, Bâkıru’l-Ulûm Üniversitesi, Tahran Ü. İslami Bilgi ve Düşünce Fakültesi ve Dünya Ehli Beyt Cemiyeti gibi kurumlarda tebliğler sunduk, İranlı bilim adamları tebliğlerin müzakerelerini yaptı, ayrıca kendi zaviyelerinden konulara ilişkin fikirlerini beyan ettiler, İranlı meslektaşlarımızla çeşitli konularda fikir teatisinde bulunduk, müzakereler ve fikri münakaşalar yaptık. Bazen sert tartışmalar oldu, ancak medenice, karşılıklı güzel dileklerle ayrıldık. İran’da çok etkin ve saygın yeri olan Ayetullah vasfını haiz birkaç alimi de kendi eğitim-araştırma merkezlerinde ziyaret ettik, görüş alış-verişinde bulunduk. Kum, Tahran ve İsfahan’da müzeleri, tarihi anıtları, mimari yapıları, doğal güzellikleri temaşa ettik.

Her gün biri tebliğ ve onun müzakeresinden oluşan en az iki toplantı yapıldı. İlk gün benim tebliğim vardı. Sonraki günlerde sırayla A. Bayındır kitap ve hikmet teorisini açıkladı; H. Kırbaşoğlu, beklenen İslam medeniyetinin başarıya ulaşabilmesi için enine boyuna tahlil edilmesi gereken 7 meseleyi anlattı; C. Taslaman bilgiye ulaşmanın ve etkileşimin son derece kolaylaştığı çağımızda İslam’ın temel direklerinde buluşmaktan, onlar üzerinde durmaktan başka çıkar yol olmadığı, diğer mevzuların ön plana çıkarılmaması gerektiği üzerinde durdu; H. Kanaatlı din etrafında müslümanların sorunlarına yönelik bazı değerlendirme ve eleştiriler yaptı; M. N. Doğan, Kur’an’ın anlattığı din kavramını çerçeveleyen 72 maddeyi özetledi.

Kendi açımdan bu ziyaretin etkisi ve değerine ilişkin bazı tespitlerimi sunmak isterim.

Her ülkenin barındırdığı tarihi, kültürel, ilmi değerler kendine özgüdür; onların yerinde görülmesi, bilinmesi ve tanınması paha biçilemez kazanımlardır. Türk-İslam tarihi açısından İran, Özbekistan, Kazakistan, Türkmenistan gibi coğrafyalar hangi zaviyeden bakarsanız bakın, size mutlaka değerli bilgi ve belgeler takdim eder. Buralar İslam tarihinin, kültürünün, biliminin ve medeniyetinin yapıldığı yerlerdir. İran’a ilk defa gittim. Tarihe ve kültür-sanata merakım var, İran da bunların hazinesi. Şimdiye kadar bu ülke hakkında bir hayli okumalar yaptım, hakkında çok şey biliyorum; ayrıca çalışma alanım gereği başta eski Horasan bölgesi olmak üzere bugünkü İran topraklarında yaşamış Sünni ve Şii müfessirler ve eserleri hakkında araştırmalarım var. Şia mezhebine mensup müfessirlerin yazdığı tefsirleri sürekli okuyoruz, ama tefsiri doğrudan Şii ulemasının ağzından dinlemek, ne düşündüklerini kendilerinden duymak, gelinen noktayı anlamak bakımından son derece öğreticidir. İran ve Türkiye komşu ülkeler, ticaretleri var, turistik ilişkileri iyi, hatta evlilik yoluyla kurulan akrabalıklar oldukça fazla. İki ülke arasında bazı siyasi sorunlar olsa da zaman zaman politik gerilimler yaşansa da bunlar, işaret ettiğimiz ilişkilere ve ilim alış verişine engel değildir. Ben bilimin, düşünce ve sanatın evrensel olduğuna inanırım, ilim evrenseldir siyaset yerel. Dolayısıyla ilim ve fikir ehli siyasetin ötesine geçmeli, halklara ve siyasete yardımcı olacak, fikir verecek ve belki yol gösterecek bir konumu temsil etmelidir.

Diğer hocalarımızın anlattıklarının detaylarına girmeden konuşmacısı olduğum ilk oturumdan kısaca bahsetmek isterim. Ben Kur’an’ın Medine yıllarındaki nüzul sürecinde meydana gelen gelişme ve değişmeleri, olaylar ve onlara eşlik eden ayetler üzerinden anlatmaya çalıştım. Tebliğimi değerlendiren Mahmud Musavî, müslümanların ameli ve nazari sorunlarına ve bunların çözümüne yönelik fikirlere odaklanmamızın önemine işaret ederek sunumda dile getirilen fikirlerin bunlara yardımcı olabileceğini belirtti. Ona göre Kur’an su-i istimal edilebilir, nasıl ki geçmişte Hz. Ali’ye karşı Kur’an kullanılarak kıyam edildiyse başka yerlerde ve zamanlarda da böyle şeyler yapılabilir. Düşünce alanında Kur’an’a denk hiçbir şey yoktur, o düşüncemiz için asli kaynağımızdır. Aklaniyete gelince onsuz düşünce olmaz, akılla Kur’an bilgilerini artırabiliriz; tedebbür, tefekkür ve tezekkürle ilgili ayetler aslında akılla bilgileri artırmaya teşviktir. Bir diğer bilgi kaynağımız sünnettir, yani sünnet-i nebi ve sünnet-i Ehl-i beyt-i tahirattır. Dini metinlere bakışımız imanımızı etkiler, bunda akıl oldukça etkindir. Kur’an nazari, mantıki, ameli, irfani ve temsili aklaniyeti anlatır, müslümanların sahip olması gereken de budur.

Gerek tebliğlerin müzakeresi ve gerekse diğer toplantılarda İran uleması ile müzakarelerden aydınlığa çıkan şeyi şöylece özetleyebilirim: İslam’ın iki temel kaynağının Kur’an ve sünnet olduğunda hem fikiriz, ancak onlar sünneti, sünnet-i nebi ve sünnet-i Ehl-i beyt-i tahirat diye ikiye ayırmaktalar. Bir diğer nokta Şiî ulema Ehl-i beyt, mehdinin geleceği, imametin vucübiyeti ve imamların masumiyeti konularında tavizsizdir, mezhebin temel kaynaklarına bağlıdır. Siyasi bakımdan İslam devrimine bağlılar ancak devrimin başında konulan çizgi ve hedeften sapmalar meydana geldiğini gizli açık şikayetlerle dile getiriyorlar. Şii alimler, hüccetullahlar veya ayetullahlar hoşgörülü, ağırbaşlı ve sükuneti muhafaza etme gayretindeler. Bazen sert tartışmalar olsa, Şii öğretiden taviz vermeden savunmalarına itiraz etsek, söylediklerini reddetsek bile gayet sakin ve olgunlukla karşıladılar.

İran’da tefsir

Geçmişte Rey, Şiraz, İsfahan, Kum ve diğer şehirlerde yetişen pek çok alimin bir kısmı müfessirdi. Hangi cenahta bulunursa bulunsun üretilen ilim İslam ilim-fikir havuzuna dolmaktaydı. Bugün de bütün imkanlarıyla bu ortaklığı sürdürmeliyiz. Fikirden korkmamak lazımdır, her ne olursa olsun sonunda salim akıllar doğruyu bulacaktır. Çünkü Müslümanların Kur’an gibi bir kaynakları ve Rasulullah gibi bir önderleri vardır. “Bu Kur’an en doğru yola götürür.” ayeti (17 İsrâ 9) bu fikrimin kaynağıdır. Bugün de İslam aleminde tefsir çalışmaları hızla yol almaya devam etmektedir. Tefsirde yeni yönelişler yeni arayışlar vardır, İranlı ilim camiası da kendine özgü nitelikleriye bu arayışların bir cenahını oluşturur. Diğerleri bir yana bu cenahta üç tür tefsir yöneliminin bulunduğunu gözledim. Birincisi ve en yaygın olanı geleneksel kaynaklara ve mezhebin metoduna bağlı yapılan tefsir; ikincisi Kur’an’ı Kur’an’la açıklamaya ağırlık veren tefsir; üçüncüsü de çağın problemlerini Kur’an merkezli çözmeye yönelen konulu tefsir diyebileceğimiz çalışmalardır. Bunlara meal ve Kur’an diline ait çalışmaları da ilave edelim. Bu arada çağımızda artan ve çeşitlenen Kur’an ve tefsir çalışmalarının bir kısmının ilmi ciddiyetten ve akademik tarafsızlıktan yoksunluğuna İran’daki çalışmalarda da rastlanmaktadır.

Sadece Kur’an

Günümüzde hız kazanan bir sorun dinin sadece tek kaynağa indirgeyen, yerli yersiz mezhepleri dışlayan anlayıştır. Bunun gezi dolayımında sık sık gündeme gelen şekli ise Kur’an’ın, İslam’ın tek kaynağı olarak görülmesiydi. Gerek Türkiyeli dostlarımızdan gerekse İranlılardan bu çabada olanlar vardır, toplantılarda da bu görüşte olanlar zaman zaman bu anlayışlarını özellikle dile getirdiler. Şimdilik şu kadarını söyleyelim ki, dinin asli kaynağının Kur’an olduğunda şüphe yoktur. Fakat İslam peygamberi bir dindir ve peygambersiz İslam kabul edilemez. Öte yandan sadece Kur’an’ diyen anlayış, Kur’an’ı indiği tarihi, beşeri ve coğrafi bağlamdan soyutlayarak anlamaya çalışmaktadır; bir kısmı da Kur’an’ın bugün inmiş gibi görmektedir. Böylece müslümanların Peygamber, sahabe ve sonraki ulemanın anladığı üzerine bina ettiği İslam’ı tek kişinin yani kendisinin yorumladığı İslam’a dönüştürmeye çalışmaktadır. Bunlar eski anlama ve tefsir yöntemindeki bütün bilgileri reddederek kendilerini karar veren, hakim ve hükmeden yerine koymaktadırlar. Uydurma olduğu ve işe yaramadığı gerekçesiyle her türlü rivayeti ve dahi tefsirleri reddediyorlar, işlerine yaradığı ve işin içinden çıkabilmek için -doğruluğunu kabul etmek zorunda kaldıkları- lügati, tarihi bilgileri, bazı hadisleri ve bağlamı kullanıyorlar.

Dini düşünce ve yaşamda Ayetullah hakimiyeti

İran’da halkın dindarlığı, dini soru-sorunlarını öncelikle ulema yani Ayetullahlar karşılıyor. Onların halkın üzerindeki etkisi yüksek, bağımsız düşünce kuruluşu gibiler, yerine göre idari makamları, yerine göre halkı uyarıyor, tenkit ediyorlar. Kendi içtihatlarıyla hükümler verebiliyorlar, ayrıca kendisine ait medresede dersler vererek varlığını devam ettiriyorlar. Kendisini takip edenlerden gelen humus, zekat, sadaka, infak gibi yüksek gelirlere sahipler ve bunu başta eğitim olmak üzere hayır hasenata harcıyorlar. Ayetullahların devletin ve halkın nezdinde yeri çok büyük, bunu hak edebilmek için sıkı ve güçlü bir eğitimden geçerek, uzun yıllar dersler vererek, kitaplar yazarak, ilmini ve düşüncesini ortaya koyarak kendini ispat ediyorlar. Bir Ayetullah’ın bilhassa müçtehit olduktan sonra sözleri mutlak kabul görüyor.

Ziyaret ettiklerimiz içinde Cevâdî Âmulî, farklı bir duruşa sahipti. 86 yaşında, üzerinden sükunet, tevazu ve vakar akıyor. Kısa bir tanışmadan sonra Türkiye heyetinden sormak istedikleri soruları olup olmadığını sordu. Her birimiz sırayla sorular sordu. O da tamamına cevap sadedinde ağır ağır ve tebessümünü yüzünden eksik etmeden konuştu: ‘Peygamberimiz alemşumul geldi. Peygamber insanlara yüzünü tam çevirerek konuşurdu. Müddessir suresine göre bugün onun muhatabı yedi milyar insanın hepsidir. Bu surede üç defa ‘beşer’ iki kez de ‘Allah’ kelimesi geçer. Allah, Kur’an’a ve Hz. Muhammed’e itiraz edenlere cevap vermiş, onun bütün insanlığa elçi geldiğini bildirmiştir. Bizim de iki görevimiz var. Birisi aleme geniş bakalım, evrensel düşünelim; ikincisi yedi milyarın hepsinin muhatabımız olduğunu bilelim, ona göre davranalım. Yüce Allah “Bütün dinlere üstün gelsin diye elçisini hidayetle ve hak din ile göndermiştir.” (Fetih suresi 28). Onun için ne İranca ne de Türk fikriyle düşünüp dünyaya konuşabiliriz. Kısaca hem evrensel düşünüp hem dünyayı muhatap almalıyız.’ Kendisine ‘İnzâl’ ve ‘tenzil’ arasındaki fark soruldu cevabı güzel bir temsille verdi: Yağmur indirmek, ya yukarıda ya da aşağıda olur, ortası olmaz. Kur’an ise gökten yere uzanmış ip gibidir, bir tarafı yukarıda bir tarafı aşağıdadır; başı, ortası ve altı var. Farsça’da ‘İpi atmakla ipi asmak arasında fark vardır’ diye bir söz söylenir. İşte Kur’an’ın inmesi ipi asmak gibidir. Âmulî, ölüm felsefesine de girdi, şu cümlesini kaydedeyim: “Biz ölümü öldürüyoruz.” Son nasihati de şuydu: Kalıcı ilmi, yani tevhid, nübüvvet, mead ve velayet ilimlerini öğrenelim. İlim malın kadardır, Kur’an’ı bilen Kur’an kadardır. Din ilmini üniversitelerde yayın; din ilmi sadece tefsir, hadis değildir; üniversiteler dindar olmalı, halbuki şu an ilmin cesedi okutulmakta. Molla Sadra, “İnsan yaşlandıkça neden bütün güçleri zayıflar?” diye sorar. Çünkü artık bir cesede dönüşmektedir. Âmulî’nin, yaklaşık yirmi dakikalık konuşması etkileyiciydi. O ana kadar İranlı hocalardan dinlediklerimizden tamamen farklı bir gündem, kendi düşünce dünyasından taşan özgün fikirler, yorumlar, misaller ve şiirlerle, gerçekten alim-filozof birisiydi ve fazlasıyla saygıyı hakediyordu. Kendisine yapılan itirazvari açıklamaları bile sükunetle dinledi ve tebessümle cevapladı. Onun yanından, bütün alim ve düşünürlerimizin böyle olgun ve dolgun olmasını dileyerek ayrıldık.

Bazı intibalar

Gördüğüm kadarıyla İran siyaseti ve ideolojisi dört şey üstüne oturuyor: İslam devrimi, İran-Irak savaşının tesiri, Amerika’nın başını çektiği ambargo, İsrail’in Filistin’i işgali. Bunları çok canlı tutuyorlar, varlık gerekçesi yapmışlar adeta. Bunların getirmiş olduğu ekonomik, siyasi ve toplumsal sorunlar sürekli konuşuluyor. Ancak dini düşünce, siyaset ve sosyal hayatta asıl motive gücü Ehl-i beyt sevgisi, imamet ve Mehdi beklentisi üzerine inşa edilmiş Şii akide, müslümanların birliği (tevhid), Şii-Sünni ayrılmazlığı. Nereye giderseniz, kiminle İslami mevzuları tartışırsanız tartışın, mesele dönüp dolaşıp buralara gelmektedir. Tahran Üniversitesi’nde kıldığımız Cuma namazında hutbenin büyük kısmını bu mevzular oluşturuyordu. Tabi ambargonun izleri her yerde hissediliyor, bu zalimce tavrı dünyanın çoktan bırakması gerek ancak hesaplar hiç de öyle değil. Öte yandan siyasi, sosyal vs. açıdan İran kendi yağıyla kavrulurken ve belki bir zaman daha kavrulmayı göze almışken, özellikle siyaset, ticaret, kültür ve sanatta dış dünyaya daha fazla açılmanın sancılarını taşıyor. Kırk yıllık ambargoya dayanmanın zorluğu her haliyle gözlenmekte. Son günlerde benzine yapılan yüksek zamlar halkın dayanma gücünü fazlasıyla zorlamakta. İran’ın eski psikolojisinden sıyrılarak geleceğe gözünü dikmesi lazımdır; işin aslına bakılırsa insanlarla konuştukça, böyle bir eğilimin arttığı anlaşılıyor.

Geleceğe bakmak

Sonuçta iki taraflı ilim meclisinde bazı dini, ilmi ve fikri farklılıklarımızı daha iyi görme şansımız oldu. Bir kez daha anlaşıldı ki, sorunlarımızı ve meselelerimizi teşhis ve tedavide öncelikle kimseyi suçlamadan, bir suçlu aramadan gayet olgun ve sakin davranmalı, irademizi bu yönde işletmeliyiz. İkincisi müslümanların bir birlerine din tebliğini, din öğretmeyi hatta yer yer yapıldığı gibi din dikte etmeyi bırakması gerekir. Şayet din götürülecek kesimler varsa o da dışardakiler, yani ötekilerdir. Müslümanları ötekileştirmenin ya da öteki görerek davranmanın kimseye bir yararı yoktur. Bırakın farklı mezhepleri aynı mezhep içinde bile değişik fikirlere ya da bakışlara tahammül gösteremeyenler eksik olmamaktadır. Bu tür dışlayıcılıktan şiddetle kaçınmanın lüzumunu her aklı başında insan bilir; yapılacak şeyin müslüman nesilleri dinin içinde tutmanın, onları içeri almanın mücadelesine odaklanmak gereğini de. On gün boyunca gündemden düşmeyen bir mevzu da müslümanların vahdetiydi. Bu konuda müslümanların çok konuştuğu ama fiilen gerçekleşmesi için pek istekli davranılmadığı, irade gösterilmediği de muhakkak. Bize göre vahdet, sadece din birliği değildir, aynı dine mensup olanların inanç ve duygu birliğini gerçekleştirmeleridir. Böyle bir ortam sağlanabilirse, verimli bilimsel, fikri, sanatsal ve teknik alış-verişler yapılabilir.

Gezi boyunca her buluşmamızda en çok dile getirilen taleplerden birisi, bu tür toplantıların tekrar etmesi, benzerlerinin Türkiye’de de yapılmasıydı. Bunu özlemle bekliyoruz.

Yorumlar

Ayse kandemir kullanıcısının resmi
Ayse kandemir   -   01 Ocak 2020

Ismail hocam 6yazınızı okudum. Islam akeminin ic ve dis problemlerine yakin ve uzak bakislardan yaptiginiz tesbit ve teshisleriniz bencede cok isabetli olmus. İnsallah bu tür calismalar giderek artar. Çözüme yonelik umit verici calismalar oldugu dusuncesindeyim.

Ömer Aslan  kullanıcısının resmi
Ömer Aslan   -   02 Ocak 2020

İsmail Hocam, ne kadar güzel, güzel olduğu kadar da Ümmet-i Muhammed'in birlikteliği adına çok önemli bir rihle yapmanızdan dolayı sizleri ve yol arkadaşlarınızı kutluyorum.
Bundan daha da önemlisi gezi notlarınızı olumlu, yapıcı, birleştirici ve bilimsel bir üslupla ele almanızdan büyük bir heyecan duyduğumu ifade etmek istiyorum.
Yazınızdan hareketle bu ilmî seyahatinizi; tarihin derinliklerinden bugüne bir takım zahiri görüntüler ve yüzeysel değerlendirmelerle Şiî-Sünnî vs. ayrıştırmalar yapılarak Ümmetin vahdetinin dinamitlendiği oluşumların önüne geçmede bir ümit hareketi olmasını ümit ediyorum.
Teşekkürler. Selamlar. V

Ömer Aslan  kullanıcısının resmi
Ömer Aslan   -   02 Ocak 2020

İsmail Hocam, ne kadar güzel, güzel olduğu kadar da Ümmet-i Muhammed'in birlikteliği adına çok önemli bir rihle yapmanızdan dolayı sizleri ve yol arkadaşlarınızı kutluyorum.
Bundan daha da önemlisi gezi notlarınızı olumlu, yapıcı, birleştirici ve bilimsel bir üslupla ele almanızdan büyük bir heyecan duyduğumu ifade etmek istiyorum.
Yazınızdan hareketle bu ilmî seyahatinizi; tarihin derinliklerinden bugüne bir takım zahiri görüntüler ve yüzeysel değerlendirmelerle Şiî-Sünnî vs. ayrıştırmalar yapılarak Ümmetin vahdetinin dinamitlendiği oluşumların önüne geçmede bir ümit hareketi olmasını ümit ediyorum.
Teşekkürler. Selamlar. V

ADEM ASALIOĞLU- kullanıcısının resmi
ADEM ASALIOĞLU-   -   06 Ocak 2020

İsmail hocam güzel bir gezi yaptığınız anlaşılıyor. Heyetdeki hocaların hepsi birbirinden değerli. Daha da önemlisi İran'daki bilim adamlarıyla teşriki mesai yapılması ve onlarla ortak noktalarda buluşulabilmesidir. Türk üniversitelerinin belki de yapması gereken önemli etkinliklerinden birisi de budur. Her üniversite yurt dışı imkanlarını değerlendirmeli, her akademisyen Türkiye'ye dışarıdan bakma fırsatını bulmalıdır. İrandaki Filozof kişi ne güzel söylemiş: 'Kısaca hem evrensel düşünüp hem dünyayı muhatap almalıyız'

Yeni yorum ekle

CAPTCHA
Bu soru otomatik veri girişi yapan yazılımsal robotları engellemek ve sizin insan olduğunuzu anlamak için sorulmaktadır.
Resimli CAPTCHA