İman ve Hayat İçin Güvenin Anlamı


İnsan sudan, kandan, etten ve kemikten biçimlendirilip sinirlerle örülüp ardından duygularla yoğrulurken, onun için çok güvenilir bir yer seçilmiştir: Ana rahmi. Böylece o, güveni, güvenmeyi ve güvende olmayı hayatının başında öğrenmiştir. Bu dünyaya geldiğinde güvenin sadece bir duygu değil aynı zamanda bir ihtiyaç olduğunu öğrenecek, hayat boyu bu duygu ve ihtiyacı iliklerine kadar hissedecektir. Kısa zamanda bazı şeylerin güvenilmez olduğunu kavrayacaktır. Sığınacağı, korunacağı, varlığını devam ettireceği bu ihtiyacı, ömrünün ilerleyen çağlarında farklılık gösterse de hiçbir zaman ortadan kalkmayacağını da görecektir.

Bu dünya geçici bir mekandır, fakat geçiciliğin aksine güvenlik, anlamlı ve yaşanabilir bir dünyanın, sürdürülebilir bir hayatın olmazsa olmazıdır. Geçici hayatın ardından gelecek olan ahiret yurdu, hem ebedidir hem de iman edenlerin kesin güvende kalacakları bir yurttur (dâru’s-selâm). İnsan böylesi güvenli bir hayatı ve selamet yurdunu bu dünyada kurmayı daima hayal etmiştir. Ancak şartlar bu hayalin az bir kısmının gerçekleşmesine müsaade etmiştir. Büyük hayalinin önündeki ıslah olmaz engellerden birisi bizzat insan(lar)ın kendisidir.

İnsanın hayat silsilesinde dünyaya gözlerini açmadan önceki ve dünyaya gözlerini kapattıktan sonraki evreleri bir yana, asıl üzerinde çok düşünüp emek vermemiz gereken dünya hayatındaki güvenliktir. İnsan en fazla mücadeleyi dünya hayatındaki güvenliği için verir, vermelidir. Onun aklı burayı alır, gönlü burada mutluluk ve huzur arar, iradesi burada harekete geçer, gücü sadece burada ve buraya yetebilir. İnsanların birbiriyle tanışıp bilişen fertler olarak iyi bir hal üzere ve bir arada yaşamasını takdir eden Yüce Allah’tır. Esasında Allah’ın gönderdiği din, insanların birlikte yaşamasının teminatıdır, çekişmeleri önleyerek fertler arasında güveni yerleştirmeyi hedefler. Demek ki güven, birlikte yaşayabilmenin esaslarından birisidir. Yine dinin nihai hedefi, dünyada Allah’ın razı olduğu bir hayatın yaşanması, buna eşlik eden insan canının, onurunun ve kazançlarının korunmasıdır. Müslümanlar bu hedefi dinin, canın, aklın, neslin ve malın korunması şeklinde kavramlaştırmıştır. Buna Allah’ın yarattığı ve insana emanet ettiği tabiatın ve hayvanatın hakkının tanınması, hayatlarının korunması da dahildir. Şayet bunlar yerine getiriliyorsa, güven toplumunun gerçekleşmesi yolunda en büyük mesafe katedilmiş demektir. Daha ötesi arayış, insanın tatminsizliği ve aç gözlülüğünün tezahürü sayılır.

Güveni, bir arada yaşayanların elbirliği ile inşa etmeleri gerekir. Güvenin zıddı olan korku duygusu da bazen ihtiyaçtır. Her ikisi de sığınma ile karara bağlanır. Sığınma ise zayıf tarafın güçlü olana gitmesidir. İnsanın Allah’a, yönetilenin yönetene, mahkumun hakime, işçinin patrona, öğrencinin hocaya gitmesi gibi.

Kur’an’ın geniş söz dünyasına göz gezdirdiğimizde insan-güven-toplum ilişkisini anlatan birçok kelime ile karşılaşırız. İman, mü’min, tevekkül, vekîl, velî, İslâm, silm-müslim, sulh, ıslâh, sâlih, sıdk, sâdık, tâ‘at, ittibâ, ‘adl, vüdd, mevedde, rahmet, birr-hasene vs. (Bakara 177, 197, 237; Mâide 2, 8; Enâm 151-153; Hac 30-32; Müminûn 1-11; Hucurât 13). Güven ve barış ortamının doğmasına ve yaşamasına katkı veren bazı nitelikler ise şunlardır: Rahmet, afv-mağfiret (bağışlamak, affetmek), yardım etmek, ahde vefa, sekîne vs. Güven ve güven toplumunun mana ve ruhunu işaret eden bu konulara ilişkin ayetleri tahlil ettiğimizde, kulların Allah ile ilişkisinin mana ve ruhunu aydınlattığını görürüz. Bu mana ve ruh ile inşa edilen düşünce ve davranışlar, mümin kişinin vasfı, davranış melekesi (ahlâkı) haline gelir, yerine göre iman, ibadet, hukuk gibi başka alanları da ilgilendirir ve oralara sirayet eder, böylece insanlarla ilişkilere yansır. Tam bu sırada güven toplumunun esası olan emniyet, itimat, esenlik, barış, bağlılık ve dayanışma nitelikli davranışlara dönüşür. Bu gibi bireysel davranışların, toplumdaki bütün fertler arasında yaygınlaşması halinde doğal olarak bir güven ortamının oluşumuna sebep olurlar. Hem din hem dünya hayatı bunlarla kaim ve daim olur.

‘Her şey zıddı ile kaimdir’ özdeyişini ‘her şey zıddı ile bilinir’ şeklinde okuyacak olursak, güvenin zıddı ve güven ortamını bozan tutum ve davranışları daha iyi anlayabiliriz. Bu bağlamda hiyânet, ihânet, aldatmak, düşmanlık beslemek (adâvet), zulüm, kendini hiçbir şeye muhtaç görmemek ve kendine aşırı güvenmek (istiğnâ, istikbâr, tekebbür), haddini aşmak (ta‘addi, bağy), kural ve kanun tanımamak (tuğyân), sosyal barışı bozarak toplumu karmaşa ve çıkmaza sürüklemek (fitne, fesâd, fısk, tefrika, nifâk, münâfık), benlik, kendisinin ve soyunun gururunu yükseltmek (fahr, hamiyye), sertlik, kabalık ve öfke (ğalîza, ğayz, gadab), buğz, iftira en belirgin olumsuz davranışlardır (Nisâ 14; Mâide 87; Arâf 33; Enfâl 25, 73; Müminûn 7; Şûrâ 27; Alak 6-7).

Kur’an mü’mine şunu öğretir: Allah, bütün evrenin Rabbidir; varlığı yaratan, idare eden, daima diri, her şeye gücü yeten, her şeyi bilen, ibadete yegâne layık O’dur; yaratılmışlardan yücedir, canlıların yaşamı için gerekenleri O yaratır; evrenin gidişatını düzenler, insan yaşamını daima kontrol eder, her zaman insana en yakın ve en büyük destektir, insanın eceli onun bilgisindedir; O, seven, bağışlayan, merhamet eden, hak edene sevap ve azap verendir, kullarına karşı adildir, insanlar iman ve amel bakımından sadece O’na karşı sorumludur, bu dünyanın sonunu getirecek de öte dünyada yegâne söz sahibi de O’dur. O’ndan başka bu sıfatlara sahip bir ilah yoktur ve O hiçbir şeye benzemez (Fâtiha 1-3; Mâide 98; Tevbe 116; Nahl 51; Zâriyât 50-51). Lâ ilâhe illâ Allâh ifadesi, bütün bu söylenenlerin tek cümlelik özetidir. Haşr suresinin 23. ayetinde Yüce Allah kendisini Mü’min diye vasfediyor. Bu demek ki O, emniyet ve esenlik veren, huzur veren, tereddütleri kaldırarak, korkanların korkularını gidererek güven sağlayandır (Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, VII,4872). Müminin, böyle bir ilahı tanıması O’na candan ve güvenle bağlanmasına, duygularının tatmin olmasına sebep olur (İ. R. Faruki, Tevhid, 1987, 14-15, 39). İman, Allah’a inanarak O’nun emniyeti altına girme manasına da gelir. Mü’min, Allah’ın emniyeti, garantisi altına girmiş kimsedir. İbrahim (as) Allah’ın yüceliğini anlattıktan sonra müşriklere can alıcı soruyu sorar: ‘Söyleyin bakayım! Böyle bir Allah’a iman eden mi güvendedir, yoksa sizin gibi, ne idüğü belirsiz ilahlara inanan mı?’ Cevap yine Allah’tandır ve Kur’an’ın en net ifadeleri arasında yer almıştır: “İman edenler ve imanlarına şirk bulaştırmayanlar var ya! İşte güven onlarındır ve onlar doğru yolda olanlardır.” (Enâm 81-82).

Yine Kur’an mümine şunu öğretir: Şayet sen Allah gibi yüce bir varlığa inanıyorsan, tek ve en gerçek korku merciin odur. Onun dışındaki korkular geçicidir, onların belli bir sınırı vardır. Çünkü korkunun kaynağı, kendi kudret kapasitesi oranında korku verir. İman, müminin asıl dost (velî), güven merkezi (tevekkül) ve yardımcısının Allah olduğu fikrini aşılar, sadece aşılamaz öğretir de (Bakara 150, 197; Âl-i İmran 102; Müminûn 57).

Tevekkülün zıddı tekebbür, istiğna ve ümidi kesmedir. Tekebbür, istiğna, kişinin Allah’a muhtaç olmadığı, kendi kendisine yeteceği düşüncesini; ümidi kesme ise varlığın Allah’ın iradesi ile devam ettiğine güveni yitirmesidir. Şu ayetlerdeki tasviri bir göz önüne alalım: “Hayır! İnsan kendini yeterli gördüğü için mutlaka azgınlık eder.”, “İnsan, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?”, “Allah, onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da kesinlikle bilir. O, büyüklük taslayanları hiç sevmez.” (Alak 6-7; Beled 5; Nahl 23). İstiğna ve tekebbür, nefsin, duyguların ve aklın kabarmış hali iken ümidi kesme, imanın ve duyguların çökmüş hali demektir: “Her kim Allah'ın kendisine dünyada ve ahirette yardım etmeyeceğini düşünüyorsa, hemen tavana bir ip çeksin, sonra kendini assın da bir baksın; başvurduğu (bu yöntem), öfkelendiği şeyi giderecek mi?”, “İnsan, menfaatine olacak iyiliği istemekten usanmaz. Başına bir kötülük gelince umutsuzluğa düşer, yıkılır.” (Hac 15; Fussilet 49; Ankebut 23). Bu yüzden Allah müminlere, kendisinden ümit kesmemeleri  uyarısı yapar (Zümer 53). İstiğna ve tekebbür, bütün çağların onulmaz hastalığıdır, Allah’a bağlılıktan alıkoyar ve toplumu ifsad eder. İfsad olan toplumda can güvenliğinin ve insanların birbirine güvenin temelden sarsıldığında şüphe yoktur.

Müminde daima güven duygusu ve dinginlik bulunur. Çünkü inancı, ona, Allah’ın desteği, gözetimi ve himayesinde olduğu hissini aşılar. Bütün hal ve hareketlerinde rızasını umarak O’na yönelir. Bu güçlü duygu ile Allah’ın, kendisinin yanında ve yardımında olduğuna kani olur. Ona güven ve sükûnet kazandıran da budur. Güven ve sükûnet insanın dünyevi kaygı ve korkuları yüreğinden silkip atmasını sağlar. O ölümden, fakirlikten, elde ettiklerini kaybetmekten, musibetlerden korkmaz; kaybettiklerine üzülmez. Çünkü onun imanı Allah’ın her şeyi dilediği, takdir ve idare ettiğini ona fısıldar. İşte bunlara güvenli bir hayat vaadi vardır: “Erkek veya kadın, kim mü'min olarak salih amel işlerse, elbette ona hoş bir hayat yaşatacağız ve mükâfatlarını yapmakta olduklarının en güzeli ile vereceğiz.” (Nahl 97).

Böyle bir iman sahibi ikinci olarak kendisine güvenir. İman kuvvetli bir şekilde Allah’a güven aşılarken içe dönük olarak da kişiye güçlü bir güvenin gelmesine sebep olur. Kişinin özgüveni Rabbi karşısında haddini bilme, hemcinsleri karşısında duygu ve yetenekleri ile sağlam duruşu demektir. Böyle bir imanı isteyen Allah, adeta insana şu mesajı vermektedir: Bana ve kendine güven. Bir adım daha ileri gittiğimizde imanın, insan-Allah ilişkisinin dışında insan-insan ilişkisine etkisini görürüz. Allah’a ve kendine güvenen mümin, başkalarına güven verir, onlar da ona güvenir. Güven toplumunun temelinde, işte buradan doğan karşılıklı güven yatar.

Ahirete imanın da güven ve iç huzuru sağlayan bir etkisi vardır. İnsanın yaptıklarını dizginleyen en büyük engel ‘kaybetme’ duygusudur. Eğer bu böyle olmasaydı onu dizginleyen hiçbir şey olmayacaktı. Onun en büyük kaybı ölümdür. Kur’an ise ölümün bir kaybetme değil bilakis kazanma olduğunu hatırlatır, bu duyguyu güvene dönüştürmek ister. Dönüşmeyi öyle bir hale getirir ki, müminde ölüme güvenmek kadar güçlü başka bir güven duygusu kalmaz. Bu güven kazanıldığı zaman ölüm bir engel olmaktan çıkar. İnsan yapacaklarını da bu düşüncenin verdiği psikolojik rahatlık ve destek ile daha içten, düzenli ve eksiksiz yapmaya gayret eder.