Erol Sayan: Bir müziği besteci ileri götürür.


Derin bilgisiyle mûsıkîmizin el değmemiş alanlarına getirdiği çalışmalar ile zekasını deha noktasında göstermiş olan Erol Sayan, tanbur enstrümanına olan hakimiyetiyle de otoritelerin haklı ilgisini görmüştür. Tanbura olan ilgisini sapını kesip denemeler yapacak kadar ileri götüren Sayan, bestecilik için operatörlük tanımını kullanıyor. İcracıların dışarıdan baktığını söyleyen Sayan; “Besteci, keser, açar, bakar. Onun için bestecinin nazariyat yazması lazım. İcracının değil. Bir müziği besteci ileri götürür. Dolayısıyla bestecinin çok bilgili, deneyimli ve yetenekli olması gerekir” diyor. 156’sı TRT repertuarında olmak üzere, değişik form ve makamlarda 300’ün üzerinde eserin sahibi olan, müziğimizin yaşayan efsanelerinden Erol Sayan ile sizler için sohbet ettik.

 

Nebahat Konu 

Doğum yeriniz Kastamonu’ydu değil mi?

İl olarak Kastamonu ama ilçe olarak Taşköprü. Babamın görevi nedeniyle Araç’ta doğmuşum. Babam Ziraat Bankasında müdür muavini idi. Esas nüfus kütüğü Taşköprü’de.

 

Sizde müzik bir aile geleneği miydi?

Hayır. Ailemizde öyle belirli bir müzik kültürü yok. Ama babam medresede İstanbul’da okurken Beyazıt camiinde çifte ezan okurlarmış ve sesinin de güzel olduğunu biliyorum.

 

O halde genlerinizden geliyor diyebiliriz.

Bilmiyorum. Onu zaten çözmek mümkün değil. Dünya bilim adamları yeteneği çözemiyorlar. Yetenek ayrı bir şey. Genlerle de geliyor veya başka türlü geliyor bilemiyoruz. Çünkü 4 yaşında Akdağmaden’de (babam oraya tayin olmuş) 1940 senesinde ben cama çıkarmışım yazın, 45 dakika bir şeyler söylermişim. Ev sahibimiz Meliha Hanım derdi ki rahmetli “Sen orda 45 dakika bir şeyler mırıldanırdın. Biz kadınlar dedikoduyu bırakır seni dinlerdik” Derdi. Orada müzik yok. Bellekte bir eser yok. Öyle bir ortamda o güzel melodileri ben nasıl yapıyordum acaba. Bunu bilim adamları bana çözsün bakalım.

 

İlk radyo ile ne zaman tanıştınız?

Radyo ile 1942 senesinde babam Akdağmadeni’nden, Samsun Havza’ya tayin olduğunda tanıştım. Havza’da iken, 6 lambalı bir Alman radyosu alındı. O eve geldiği zaman ben bayram ettim. Duvarda bir yuvası vardı. Oraya yerleştirdi babam. Radyo yüksekte olduğundan duvara sırtımı dayıyor, bir güzel dinliyor, kendimden geçiyordum. Yüzümdeki mimikleri “Bazen hüzünlü, bazen neşeli hal alıyordu yüzün” Diye annem anlatıyordu. Bu tabî Senfoni dinlerken de böyle. Beethoven dinlerken de böyle. Mesut Cemil’in yönettiği Tarihi Türk Müziği konserlerini dinlerken de mimiklerim değişiyormuş. Annem öyle söylerdi. İlkokula orada başladım. Daha sonra 9 yaşında duyduğum şarkıların 6 ortalı sarı deftere sözlerini yazdım. Bin 500 tane yazdığımı biliyorum.

 

İlk enstrümanınızı anneniz hediye etmişti galiba.

1943 yılında babam Havza’dan, Tosya’ya tayin oldu. Orada annem ilkokulun sonuna doğru bana kaval hediye etti. Madeni bir kaval. Üstü cicili bicili resimli kaval. Eve gittim. Evde bir odaya çekildim. “Hicran yine hicran mı bu aşkın sonu söyle”. Yarım saat sonra hüzzam şarkıyı çaldım orada.

 

Ortaokul yıllarında?

78 devirli taş plaklar evimizin karşısındaki kahvede çalıyor. Kahveci meraklıydı. Ortaokula gidiyoruz. Orada çalınan şarkıları Safiye Ayla, Müzeyyen Senar, Münir Nurettin Selçuk okuyor. Biz dinliyor, ezberliyoruz. Bu arada “Allah’ın Cenneti” isminde bir film geldi. Orada Sadettin Kaynak’ın eserleri var ve Münir Nurettin Selçuk okuyor. 3 defa gittik filmi seyretmeye. Bu arada şarkıları da ezberledik. Dertliyim ruhuma, Leyla gibi uzunca olan şarkıların hepsini ezberledik. Bu arada küçük bir şey anlatayım. Nasıl yaptık çözemem. Ramazandı. Biz teravihi kılardık. Yeni camide kılardık. Teravihten sonra ortaokul binası şehrin biraz dışında. Tosya’da, oraya giderdik. 600 metre şehrin dışında. 10-12 arkadaş giderdik. Gece sahura kadar 72 tane eser okurduk.

 

İlkokulu Tosya’da bitirdiniz. Ortaokul?

Tosya’da ilk açılan ortaokulunun mezunları biziz, Ortaokulu bitirdikten sonra Kastamonu’da Abdurrahman Paşa Lisesi var. Oraya gittim. Sağlık nedeniyle 2’nci sene oradan ayrıldım. Tasdikname aldım. Babamla da bazı şeyler oldu. Konservatuar istedim. Göndermedi, gönderemedi. Ben bir sene ara verdim tahsil hayatıma. Bir gün gazete de bir ilan gördüm. Ortaokul mezunlarına Endüstri Meslek Liselerine 2 sene özel tahsil imkânı açıldı. Burayı bitirenler Lise mezunu sayılıyor ve Yedek Subay hakkını kazanıyordu. Bu benim hoşuma gitti. Babam da Çankırı Ilgaz’da. Çankırı’da Sanat Okulu vardı. Orada sınava girdim ve kazandım. O okulu 1954 senesinde iyi bir derece ile bitirdim. Ondan sonra Ilgaz’da bağlama ile beraber kaval çalıyorum. Abimin bağlaması vardı. Abim evden gittiği zaman, bağlamasını çalıyordum.

 

Peki, tanbura nasıl başladınız?

 

Babam, Ankara’ya tayin oldu. Ankara’da müzik uğraşım merkezi var. Ulus’ta. Oraya gittik. 130 basamak çıkıyorsunuz. İlk gittim, çıktım yukarıya, kapıyı Atilla Özdemiroğlu açtı. 13-14 yaşındayım. İçeri girdik. Hoca var. Sait Çağlar hoca. Arkadaşlar var. Ben de oturdum. Divan sazı ile bir şeyler yapıyoruz. Saadettin Öktenay var rahmetli. Biraz sonra annesi ile bir kızcağız geldi. 9 yaşında. Muazzez Abacı. Lemi Atlı’nın rast şarkısını okuyacağım dedi. Güzelde okuyor. Ben orada fasılda kaval çaldım. Ben (Divan sazı) ve Saadettin Öktenay(Kanun) yarıştık. Longa, sirto derken, “Ya arkadaş, divan sazı ile ne kadar hızlı çalıyorsun” dedi. “Bunu tanburla çalsan böyle hızlı. Herkes hayran olur. Böyle bir tanbur yok Türkiye’de bu kadar hızlı çalan. Sana tanbur bulalım.” dedi. “Tamam, bul arkadaş” dedim. Gitti bir mûsıkî derneği varmış. Cebeci’de. Onun başkanından bir tanbur buldu. 125 TL, annem verdi parasını. O tanburu aldık. O gece Mûsıkî Sevenler Cemiyeti’ne geldim ve Sultaniyegâh taksim ettim.

 

Ankara radyosuna nasıl girdiniz? Onun bir hikâyesi var mı?

Radyoya girme meselesi, Laika Karabey biliyorsunuz Saadettin Arel’in en gerçek ve doğru talebesi. Laika Karabey’e bir mektup yazdım ve İstanbul’a geldim. Bana Mûsıkî mecmualarının o zamana kadar çıkanlarının tamamını bir paket halinde verdi. Verdiği bütün mûsıkî mecmualarındaki mûsıkî nazariyatı derslerini yedim yuttum. Gece sabahlara kadar onları okuyorum. Çünkü açlık var. Öğrenme şevkiyle yanıyorum. Hoca yok. Ben oradaki bütün her şeyi, büyük usuller dâhil, makam bilgilerini olsun, ana makamlar, şed makamlar, bileşik makamlar gibi. Bunların hepsini orda öğrendim. Kendi kendime. Hatta besteler yapmaya çalıştım. Bu şekilde bilerek muhammes usulü ile bir peşrevi solfej vurarak, solfej etmeye kadar, bunu yapacak durumda ben radyo imtihanına girdim. O zaman sınavda jüride. İsmail Baha Sürelsan vardı. Ruşen Kam’lar, Mesut Cemil’ler var. Muzaffer Sarısözen bile vardı Jüride. Orada sınavı kazandım. Muzaffer İlkâr rahmetli dedi ki. “Arkadaş sınavı kazandın ama henüz kadron yok. 6 ay ismin okunmayacak, parada vermeyeceğiz” dedi. “Peki” dedim. 6 ay sonra kadro çıktı. 1961 yılında tanbur kadrosunda görev yapmaya başladım.

 

Ondan öncesi memuriyetiniz vardı galiba

Ziraat Bankasında memur oldum. 1958 senesinde Topçu okulunda Polatlı’da Yedek Subay okulunu bitirdim. Oradan kura çektim. Erzurum’da bir sene kaldım. Fırtınalı bir gecede rüzgârlı bir şiiri kafamdan geçen melodileri, hiç enstrüman kullanmadan yazarak kendi kendime de büyük bir aşamaya girdim.

 

Notaya mı aldınız?

Tabi. Enstrüman yok. Kafamızdaki melodileri almak. Ben bayram ettim. İlk defa hayatımda böyle bir şey oldu. Hemen evde tanburla baktım. Doğru almışım. Ondan sonra bir daha enstrüman kullanmadım beste yaparken. Millet, köşe yazarları yazıyorlar ya. Alıyorum yazıyorum. Yeter ki şiir elimize yapışsın.

Bir besteci repertuarında 3500- 4000- 5000 eser varsa o zaman onun yaptığı eserler daima orijinal olur. Hiçbir zaman kendi kendini tekrar etmez.

Çok büyük bir yetenek sizde ki

Yetenek şart,  Resim içinde, şiir içinde yetenek şart. Mesela 1958 senesinde Erzurum’da Mustafa Erses bana bir kitap getirdi. ‘Yarabbi’ diye bir kitap ama sayfaları kopmuş. 60 sayfa ise 25 sayfa kalmış. Yırtık pırtık bir kitap. Ben de hala durur o. Samim Arıksoy yazıyor. İçini açtım baktım harika şiirleri var. ‘Beni reddetse de ağzın, bilirim özler için, ne kadar sızladı kalbim o yeşil gözler için’ gibi.  

 

Tabi sizi vurdu mu?

Vurulmayacak gibi değil ki. Hem aruz, hem anlaşılır Türkçe. Sonra çok da besteye uygun. Virgülleri yerinde. Hemen biz onu besteledik. Yaşar Özel’de yedek subay. Ona okuttum orada. O şekilde 23 sene Samim Arıksoy rahmetliyi aradım.

 

Buldunuz mu?

İstanbul’da buldum. Görüştük. O şiirler onundur. Samim Arıksoy. 23 sene aradığım. Bütün büyük şairler yaşıyordu o zaman. Bir besteci repertuarında 3500- 4000-5000 eser varsa o zaman onun yaptığı eserler daima orijinal olur. Hiçbir zaman kendi kendini tekrar etmez. Aksi halde kendini tekrar etmeye başlar.

Birinci kitabım 1978 senesinde ‘101 beste’ olarak çıktı. Cumhuriyet tarihinde ilk defa bir bestecinin 101 tane doğru notası, kitap halinde yayınlandı.

Kitap çalışmalarınızdan da bahsedebilir misiniz?

Birinci kitabım 1978 senesinde ‘101 beste’ olarak çıktı. Cumhuriyet tarihinde ilk defa bir bestecinin 101 tane doğru notası, kitap halinde yayınlandı. Ondan sonra ODTÜ Geliştirme Vakfı’nın yayını olarak “Müziğimize Dair” kitabı çıktı. Bu da benim bütün sempozyumlarda verdiğim bilgiler, makalelerden oluşun bir kitap. 45-50 senedir üzerinde çalıştığım kitap ise 2013 Nisan ayında boyut yayınlarından çıktı. ‘Ulusal Müziğimiz’ adı altında. Orada bestecilikten aklınıza ne geliyorsa bütün soruların cevaplarını bulacaksınız.

Peki, size 2003 yılında ODTÜ senatosu üstün hizmet ödülünü vermiş Neler hissettiniz biraz anlatabilir misiniz?

Takdir edilmek çok güzel bir şey. Böyle bir şey beklemiyordum. Sürpriz oldu. Gurur duydum. ODTÜ gibi bir üniversitenin senatosu bize üstün hizmet ödülü veriyor. Her sene 1 kişiye veriliyor bu ödül. Orada her sene ödül verildiği gün 22 dakikalık batı müziği konseri verilirmiş. Orkestra çağırılıyor. Orada 22 dakikalık konser. Herhangi bir klâsik batı müziğinden eser çalıyorlardı. Ben dedim ki, “biz bir konser verelim. Enstrümantal olsun” dedim. Rektör bey sağ olsun kabul ettiler ve bizim bu konservatuardan İTÜ’deki Türk müziği konservatuarından talebelerle, 22 dakikalık enstrümantal, çok sesli tabi konser verdik. Tam 22 dakika tutacak dediler nedense onu bilmiyorum. Tam 22 dakikada çocuklar çaldılar, bitirdiler. Batı müziği ihtiyacı duymadık dedi herkes.

 

Radyo dönemlerinde tanbur sazına sürat getirmek için tanburun sapını kesme olayınız var. Ondan da bahsedebilir miyiz?

Tanburun sapı kesilir mi yazık. Tanburun sapı kesilmez de. Biliyorsunuz bütün dünya 440 frekans titreşime la der. Bu zaman zaman değişir. 439 olur, 442 olur. Ortalama 440 frekans la sesi çıkar. Fakat biz de, biz bu 440 frekansa re diyoruz. Dolayısıyla,  bizim tanburun boş teli re oluyor. Halbuki la. Batının piyanoda la sesine bastığı zaman çıkan ses bizim tanburun boş teline bastığın zamanki sese eşdeğer oluyor. Ona göre akort ediyoruz. Türk müziği sol diyor. Batı müziği re diyor. Benim tanburun boş teli re ise, rast makamı sol de karar veriyor. Sol batı müziğinde re’ye eşit ise ben dedim, tamburun sapını sol’den kesersem ve onu sol’e çekersem o zaman boş tel re olur. Batı müziği ile aradaki karmaşayı kaldırmak için yapmıştım.

Ama düzgün bir tanburu yapmadık.  Tanbur eğri idi. Sapı eğri idi. Dolayısıyla onu sol perdeden kesince düzgün kısmı bize kaldı. Onu sol’e çekiyoruz. Yani re perdesine çekiyoruz. Biraz tiz oluyor. Dolayısıyla boş tel rast makamının karar perdesi oldu.

Maksat bu idi. Batı müziği ile aradaki o farkı kaldıralım diye. Onun üzerine çok duruyorum ben. La’ya la demek mecburiyeti var. Geç bile kaldık.

 

Sizin avantajınız Türk müziğinin piyanosu tanbura hâkim olmanız olabilir mi?

Öyle demeyin de bestecilik var ya bestecilik operatörlük yapar. İcracı dâhiliyecidir. Dışarıdan bakar. Besteci, keser, açar, bakar. Onun için bestecinin nazariyat yazması lazım. İcracının değil. Bir müziği besteci ileri götürür. Besteci rezilde eder, vezir de. Dolayısıyla bestecinin çok bilgili, deneyimli ve yetenekli bir kişi olması gerekir.

 


Erol Sayan Kimdir?

1936 yılında Kastamonu'nun Araç ilçesinde doğdu. Endüstri Meslek Lisesi'ni bitirdi. 1961 yılında Ankara Radyosunun sınavlarını tanbur sanatçısı sıfatıyla kazandı. Dr. Recai Özdil'den almış olduğu armoni bilgisini eserlerine uyguladı ve bu konuda derinlemesine araştırmalar yaptı. Hocası İsmail Baha Sürelsan'ın evindeki akademik müzik çalışmalarına katıldı. Müziğimizde çoksesliliğin, yine müziğimizde var olan "Niseb-i şerifeler" (şerefli oranlar) yoluyla geliştirilecek teknikle olabileceğini buldu ve geliştirdi.

1954'te başladığı müzik çalışmalarında edindiği bilgileri, 1964 yılına kadar Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu'ndaki öğrencilere teorik olarak verdi ve daha sonra temel bilgiler yanında koro çalışmalarını da sürdürdü.

1967'de Ankara'nın ilk, Türkiye'nin ikinci üniversite korosunu Orta Doğu Teknik Üniversitesinde kurdu. Konserlerinin yanı sıra bilgisayar eşliğinde Ulusal Müziğimizin perde ve frekans hesaplarıyla ilgili bilimsel çalışmalar yaptı. Ulusal Müziğimizin ses sistemi, makamların oluşmasında kullanılan elemanların ve makamların anlatımı, usûl şifresi, vuruşlarda disiplin ve perde adlarının kolay anlaşılır hale getirilmesi çalışmalarına bu yıllarda başlamıştır.

1983-84 eğitim yılında İTÜ Türk Müziği Konservatuarında repertuar dersleri vermek üzere göreve başladı 2002-2003 eğitim ders yılında ODTÜ'den aldığı davet üzerine, ODTÜ'de Türk Müziği dersleri vermeye başladı. 2003 yılında ODTÜ senatosu Erol Sayan’a üstün hizmet belgesi vermiştir.

10 Aralık 2018 tarihinde müzik dalında Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülüne layık görülmüştür.

Değişik formlarda 3OO'ün üzerinde, TRT repertuarında ise 156 eseri vardır. Çeşitli kurum ve kuruluşların düzenlediği beste yarışmalarında çok sayıda birincilik almış, 1985 yılında TRT'nin düzenlediği yarışmada "Ömrümüzün Baharı Birlikte Geçsin" adlı eseri ile birincilik kazanarak Asiavision şarkı yarışmasında ülkemizi temsil etmiştir. Dernek, fakülte ve üniversite korolarıyla 25O’nin üzerinde konser vermiştir.

Erol Sayan, evli ve iki çocuk babasıdır.