Estetiğe Yaklaşımımızdaki Kuramsal Kopukluk - I


Giriş

Batı’da felsefe düşüncesinin eski Yunan’da başladığına dair yaygın bir kanaat vardır. Sokrat (M.Ö. 469 - 399), Eflâtun (M.Ö. 427 – 347) ve Aristo (M.Ö. 384 – 322) ile başlayan bu düşünce, pek çok bilgin, düşünür ve edebiyatçının yüzyıllarca süren katkılarıyla zenginleşerek devam etmiş ve on sekizinci yüzyıla kadar gelmiştir. Felsefe, bu uzun ömrü boyunca insan beyninin birçok çalışma alanını kendi bünyesinde bulundurmuştur. Tarih, edebiyat ve estetik bunların arasında akla ilk gelenlerdir.

On sekizinci yüzyılda Alexander Gottileb Baumgarten ( 1714 – 1762), estetiği, felsefeden Lâtince yazdığı iki ciltlik Aesthetica (1750 – 1758) adlı eseriyle ayırmıştır. Baumgarten bu kitabında sanat eseri ile güzellik konularındaki bilgileri hem daha ileri götürmüş, hem de az yukarıda da söylediğimiz gibi estetiği genel felsefeden ayırıp bağımsız bir disiplin durumuna getirmiştir. Ondan sonra gelen Immanuel Kant (1724 – 1804), Friedrich Wilhelm Schelling (1775 – 1854), Georg Wilhelm Friedrich Hegel (1770 - 1831), Nicolai Hartmann (1882 – 1950), Roman İngarden (1893 – 1970)  ve Martin Hedidegger ( 1889 – 1976) estetik alanında çalışmalarıyla öne çıkmış düşünürlerdir.

Bugün bağımsız bir felsefe disiplini olan estetik dört kavramı içeren bir bütünlüktür. Bu kavramları şöyle sıralayabiliriz: 1) Estetik süje/sanatçı, 2) estetik obje/ sanat eseri, 3) estetik değer/ sanat eserinin güzelliği, 4) estetik yargı/sanat eserinin yargılanması, değerlendirilmesi1. Buna göre bir şahsiyet, bir düşünce akımı, din, kültür veya uygarlığın estetiği demek, estetiğin bu temel kavramlarına dair metinlere dayalı görüşleri ve düşünceleri demektir. Kabul etmeliyiz ki estetiğin on sekizinci yüzyılda bağımsız bir felsefe disiplini olmaya başlamasından itibaren Batı’da onun bu temel problemlerini tek tek veya bir bütün halinde ele alan pek çok çalışma yapılmış ve bugün bu alanda büyük bir kuramsal birikim meydana gelmiştir. Daha da dikkat çekici olanı, Batılı uzman, estetikçi ve sanat tarihçilerinin iki yüzyıldan beri kendi dil, din, kültür ve uygarlık eserlerine dayalı olarak ürettikleri sanat, edebiyat ve estetik kuramlarını, dünyanın öteki kıtalarındaki ülkelerin akademik kurumları ve üniversiteleri vasıtasıyla genelleştirmeye ve bütün dünyaya yegâne kuramlar olarak yaymaya çalışmalarıdır.

Bizdeki Durum

İslâm dünyasında Abbâsî halifelerinden el- Me’mûn (öl. 833) zamanında başlayan düşünce ve felsefe hareketi, Meşşâiye, İşrâkiye ve Dehriye düşünce hareketlerini doğurduktan sonra, Selçuklular üzerinden ilerleyerek Osmanlı Türklerine geçmiştir.

Doğu dünyasının en özgün düşünce ve felsefe hareketi, Türk düşünce ve felsefesidir. Türk düşünce ve felsefesinin Araplar ve İranlılardan beslenmesi, onun bu kaynaklardan gelen düşünce akımlarıyla zamanla karıştırılmasına sebep olmuş ve özgün yanlarının gözlerden kaçmasına yol açmıştır. Medresede öğretim dilinin Arapça olması da bu karışıklığın doğmasını kuşkusuz kolaylaştırmıştır.

Türk düşüncesi, Türklerin İslâmiyet’i benimsemelerinden önce var olduğu gibi, İslâmiyet’i kabul etmelerinden sonra da zenginleşerek devam etmiştir. İslâmiyet’tin kabulünden sonraki yüzyıllarda Türk felsefesi hem akılcı, hem de tasavvuf çizgisinde gelişmiştir. Akılcı çizgide eserler veren iki Türk düşünürü Farabî (870 – 950) ve İbni Sina (980 – 1037)’nın felsefedeki gücünü kimse inkâr edemez. Tasavvuf çizgisinde felsefesini kuran Mevlâna ve Yunus Emre’nin Türklüğü de tartışmasız kabul edilen bir gerçektir. Bu Türk düşünürleri, “felsefenin başlıca konuları olan varlıkbilime, insanın değerine, bilgi kuramına ve ahlâksal özgürlük sorununa” eserlerinde geniş yer vermişlerdir2.   

Felsefe, Osmanlı Devleti’ndeki eğitim kurumlarının en üst kademesi olan medreselerin öğretim programlarında XVI. yüzyılın sonlarına kadar okutuluyordu. Kâtip Çelebi, Şemseddin Molla Fenarî, Kadızade-i Rumî, Hocazade Ali Kuşçu, Müeyyedzade Abdurrahman, Mîrim Çelebi, İbn Kemal, Kınalızade Ali Efendi’nin bu ilme dair eserleri olduğunu yazar. Ancak daha sonra bazı şeyhulislâmlar, din akidelerine muhalif olduğundan bahisle felsefe öğretimini yasaklamışlardır. Bununla beraber doğru düşünmenin yollarını, düzgün, güzel ve etkileyici konuşmanın kurallarını gösteren disiplinlerden biri olan belâgatın/retoriğin medresenin öğretim programında geniş bir şekilde yer aldığını biliyoruz. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, okutulan ders kitaplarından bazılarının adlarını bile vermiştir:

Bu kitaplar, “Belâgat (maânî, bedî, beyan) dan Sekkâkî’nin (vefatı: 626 H. = 1228 M.) Miftâhü’l - Ulûm isimli eseri ile bunun İbn Hâcib tarafından kaleme alınan Telhîsü’l – Miftâh isimli hulâsası ve hulâsaya Sadeddin Taftazânî tarafından yazılan Mutavvel Muhtasar isimlerindeki şerhler ve bu şerhlere Seyyid Şerîf Cürcânî ve Şemseddin Fenârî oğlu Hasan, Molla Hüsrev ve sairleri tarafından kaleme alınan şerh ve haşiyeler”dir3. Cahit Baltacı, medreseleri, A) umumi medreseler, B) ihtisas medreseleri olmak üzere ikiye ayırdıktan sonra umumi medreseleri altı alt gruba ayırır. Bunların ilk ikisinde Sadeddin Taftazânî’nin Mutavvel’i ile Şerh-i Miftah’ın okutulduğunu yazar4. Medreselerde yüzyıllarca okutulan bu kitaplar, kuşkusuz birer edebiyat eseri değildir. Az yukarıda da söylediğimiz gibi doğru düşünmenin kurallarını, düşünceleri düzgün, güzel ve etkileyici bir şekilde anlatmanın yollarını gösteren kuramsal kitaplardı. Medresede öğretim dilinin Arapça olmasının doğal bir sonucu olarak bunlar da Arapça asıllarından okutuluyordu. Bunların uygulamada, az yukarıda anlatılanların yanında, yararlı bir amacı daha vardı. O da Arapça’da fesahat ve belâgatın zirvesi kabul edilen Kur’an-ı Kerim’i doğru olarak anlamak ihtiyacına cevap vermeleriydi: “Bil ki bu bilgilerin faydası Kur’an’ın bir mucize ve harika olduğunu anlatmasıdır. Bu bilgiye en çok muhtaç olanlar tefsîr bilginleridir”5.  Buna göre bizdeki, sanat, edebiyat ve estetik kuramlarının kökü olan belâgat çalışmaları, Kur’an-ı Kerim’i ve peygamberimizin hadislerini doğru anlamak ve yorumlamak ihtiyacından doğmuş disiplinlerdir. Nitekim ilk belâgat kitapları, Arapçayı kelime ve cümle düzeyinde doğru kullanmanın yollarını gösterdikten sonra, mecazlara ve anlatımı sanat düzeyinde güzel kullanmanın yollarını metinlere dayalı olarak göstermeye geçerler.

 


1. Estetik bütünlüğün unsurlarının bu adlandırmaları İsmail Tunalı’ya aittir: Estetik, Remzi Kitabevi, İstanbul 1989, Estetik süje, s.23, Estetik obje, s. 47, Estetik değer, s. 131, Estetik yargı, s. 247.

2. İbrahim Agâh Çubukçu, Türk Düşünce Tarihinde Felsefe Hareketleri, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1991, s. IX.

3. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilatı, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1988, s. 21.

4 Cahit Baltacı, “Eğitim Sistemi”, Osmanlı Dünyayı Nasıl Yönetti?, İz Yayınları, İstanbul 2001, s. 248.

5. İbn-i Haldun, Mukaddime, Zikreden: Kâzım Yetiş, Talîm-i Edebiyat’ın Retorik ve Edebiyat Nazariyâtı Sahasında Getirdiği Yenilikler, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Ankara 1996, s. XXI.