Global Strateji


 

Henüz Doğu Bloku dağılmadan yapılmıştı son döneme ilişkin planlamalar... İki kutuplu dünyada, ikinci kutubun bir gün nasıl olsa dağılacağı üzerine bina edilmişti hesaplar... Aslında ufukta böyle bir şey de gözükmüyordu planlar yapılırken, ama her alternatife hazırlıklı olmak gerekiyordu. İlkini Birinci, İkincisini İkinci Dünya savaşında yapmışlardı bu planlamaların... Esasında plan tam bir başarı hikayesi idi... Bu öylesine bir başarı idi ki; ilkinde gelecek yüz yıl garanti edilmiş, yüz yıl sonrası için de fitne tohumları ekilmişti... Nasıl olsa büyüyüp serpilecek ve ele gelecekti bir gün... Öyle de oldu.

Osmanlı son dönemindeki bütün zaafiyetine rağmen bir denge unsuru idi. Hasta adam olarak nitelendirilse de, II. Abdülhamit hastanın ayağa kalkabileceği hususunda ümit vermişti. Osmanlı'nın Batıya eğitim için gönderdikleri başta olmak üzere neredeyse bütün toplum muhalif edilmişti kendisine... Sonunda o da pes etti ama hayatının hatasını yaptı... Zira ihanet içerisinde olmasa da gaflet içerisindeki genç subaylar, Koca Çınar'ı bozuk para gibi harcamıştı birkaç yılda... Bütün bunların hepsine de şahit oldu 1918'de hayata gözlerini yumana kadar... O kahrolmasın da kim kahrolsun… Göz hapsinde olduğu Selanik’ten bile apar-topar kaçırılmıştı Yunanın eline düşmemek için… Osmanlı'nın misyonunun sona ermesiyle birlikte bütün İslam dünyası öksüz, yetim bir şekilde esir edildi, köleleştirildi... Buna resmi tarihteki savların aksine Anadolu da dâhildir.

Sonra ikinci planlama hayata geçti. Zira dünyadaki güç dengesi değişmiş, esir toplumların başına 'valiler' yerleştirilmişti. Açıkçası; 1923'te Anadolu'da yapılan şey tekrar edilmişti bu toplumlar için... Anadolu için değişen şey Batı'nın şemsiyesinin altına daha bir kuvvetli girmekten başka bir şey değildi bu ikinci dönemde... Görünüşte halkın iradesi tecelli ediyordu, ama Sovyet tehdidi ülkeyi NATO şemsiyesi altına girmeye zorlamıştı. Gerçi biz de girme konusunda çok gönüllüydük zaten... AB filiz verir-vermez de kendimizi hala beklediğimiz-bekletildiğimiz kapının önünde buluverdik.

İkinci şekillenmede kutuplaşma daha da belirginleşmiş, nüfuz alanları Yalta'da kesinleşmişti. Bir de ihtilaflı bölgeler vardı tabii... Oralarda zaman zaman kanlı savaşlar çıktı... Kore ve Vietnam gibi... Dönemin birçok gayri meşru çocuğu vardı ama bu dönemdeki en dikkat çeken gayri meşru çocuk İsrail'di. Her iki kutubun da kutsalı idi İsrail… Zira Hitlerin elinden kurtarılan mazlumlar, aradan geçen 2000 küsur yıldan sonra vatan toprağına dönmüştü. Bir el ayası kadar da olsa vatan toprağında söz sahibi olmuşlardı. II. Abdülhamit zamanında planlanan strateji, Balfour Deklarasyonu çerçevelenmiş ve kadim topraklarda yeniden egemenlik tesis ettirilmişti. Hayal gibi gözüken Teodor Herzel'in kehaneti, o görmese de II. Abdülhamit’in hallinden tam kırk yıl sonra gerçek olmuştu.

Dedik ya; 'valiler atandı' diye... Valinin yetkisi en fazla otonomidir. Bununla da bir sonuç alınamaz. Öyle de oldu. İkinci Dünya Savaşının gayri meşru çocuğunun serpilip büyümesi gerekiyordu. Valiler buna direnemedi. Sahip olduğu topraklar hala el ayası kadardı, ama cürmü, cirminin her zaman üzerindeydi. Her karşı karşıya geldiklerinde vali ve adamlarına dayak attı ve topraklarına el koydu. İlk etapta sahip olamadığı kutsal topraklara da sahip oldu bir süre sonra... Otonom devletçiklerin bunlara razı olmaktan başka bir çaresi yoktu. Sonunda hepsi sıraya girerek imzayı bastılar. Bükemedikleri eli öpmüşlerdi.

İkinci dönemin otonom devletlerinin vali oldukları süreç içerisinde deşifre olunca, 1970'lerde planlanan strateji güncellenerek uygulamaya koyuldu. Zira dünya üçüncü kez şekilleniyor, yeni dünya düzeni kuruluyordu. Mevcut parçaların hazmı güç olduğundan daha küçük parçalara bölünmesi gerekiyordu. Artık Doğu Bloku diye de bir tehdit kalmadığından valilerin kendi başına buyruk hareket etmesi söz konusu olabilirdi. Bir taraftan sırtından sopayı eksik etmemek, bir taraftan da daha küçük lokmalara ayırmak gerekiyordu bölgeyi... Zira Kadim İsrail'in kadim topraklar üzerinde hâkimiyet tesisinin bir anda olması mümkün gözükmüyordu.

Hesabı alt-üst eden çeşitli başkaldırılar olsa da, geleneksel yöntemlerle bunların bertaraf edilmesi zor olmuyordu. Darbe ya da parti kapatmalar gibi... Ülke kendisine gelinceye kadar atı alan da Üsküdar’ı geçmiş oluyordu. İlk iş olarak bölgedeki dengeleri bozan İran'ın icabına baktılar. Saddam isimli laboratuvar canavarı ise bu iş için çok uygundu. Nitekim öylesine biten savaştan sonra arayı soğutmamak ve planın işleyebilmesi için daha kolay hazmedilecek küçük parçacıklar gerekliydi. Laboratuvar canavarı savaştan kısa bir süre sonra, ola ki İsrail için kullanması muhtemel silahları komşularına çevirdi. Böylece, oyun kuruculara alan açılmış oldu. Açılan alana yerleşen global güçler Irak’ı hem tehdit olmaktan çıkarmış hem de fiilen üçe bölmüştü.

Strateji 'Arap Baharı' adı altında diğer otonom devletlerde de hayata geçirildi. Çok sürmedi, hepsini denetimlerine aldılar. Kendisince bir güç olan Suriye ise diğer bir satranç alanı idi. Küçük de olsa bir tehdit idi İsrail için... Devre dışı bırakılması gerekiyordu. Irak'tan berbat ettiler ve artık bu ülkede hiç bir şey bir daha eskisi gibi olamayacak... İsrail elini sıcak sudan soğuk suya dokundurmadan bir tehdidi daha bertaraf etmişti. Üstelik fiilen bir kaç parçaya bölünmüş olarak... Kadim toprakların elde edilmesi için dev bir adım daha atılmıştı Suriye'de... Nasıl olsa bir gün bu parçacıklar 'bağımsız' oldukları illüzyonunu yaşayacaklar, her birinin hazmı kadim topraklardaki egemenliğin sağlanmasında çok daha az zahmetli ve maliyetli olacaktı...

Görüldüğü kadarıyla plan tıkır tıkır olmasa da işliyordu. Bölgedeki yeni otonom devletlerin oluşturulması Türkiye ve İran'ı da ilgilendiriyordu. İran'ı kapalı kapılar gerisinde ikna ederek doğrudan tehdit olmaktan çıkardılar. Görünüşe bakılırsa İran lehine bazı gelişmeler oldu. Aynen bizim Lozan gibi... Gerçek biraz daha farklıydı. Süreç İran'ın bütün kodlarıyla deşifre olması ile sonuçlandı. Zira ümmet diye bir derdinin olmadığını artık sıradan insanlar bile farketmişti. Irak göz göre göre İran'ın nüfuz alanına bırakılmış, Suriye'de fiilen taraf olmuş, Moskofuyla, Siyonistiyle aynı hedefe kilitlenmişti. Zira gelecekteki 'Büyük Savaş'ta daha güçlü olan Sünni dünya karşısında denge oluşturulması gerekiyordu. İran bu role gayet uyum sağlamış, etrafında etkinlik alanları oluşturmaya başlamıştı. Bahreyn’i, Katarı, Suudi Arabistan'ı tehdit ediyor, Yemen'de yönetimi değiştiriyor, Afganistan'a, Pakistan'a, Tacikistan'a kanca takıyor, bölgesel güç gösterisinde bulunuyordu. İsrail'in sızlanışları da fayda vermiyordu. Zira bu devlet kendisi için tehdit saysa da uzun vadeli global stratejiler İran’ın güçlenmesini gerektiriyordu.

Ve Türkiye... Çok çaba sarf ettiler, başarılı da oldular ama bu başarı Türkiye’yi tökezletmenin ötesine gidemedi. Mısır’ın elden çıkmasıyla kanadı kırılan Türkiye pes etmedi elbette… Zira dünyanın üçüncü kez şekillenmesinde hazırlıksız yakalansa da bir on yıl sonra genetik kodlarını tekrar keşfetti. Yıllarca terörle te’dip edilmeye çalışılan ülke güçlenmeye devam ediyordu. Bu çok can sıkıcı bir şeydi. Ne kadar uğraştıysalar da bölgesel savaşların bir parçası haline getiremediler. Çok ağır tahriklere maruz bırakıldı, ama her nedense sonuç alınamadı. Darbe tehdidi, parti kapatma davaları, bel altı vuruşlar, yolsuzluk iddiaları, mülteci krizi, DAEŞ’i YPG’si, FETÖ’sü, Gezi’si hiç birisi sonuç vermedi. Evet Türkiye’nin de planlarını bozdular ama, kendi planlarına da işlerlik kazandıramadılar.

Zor zaman için kullanacakları silahlarını gömdükleri yerden çıkartmaya karar verdiler. Zira hukuki-gayri hukuki bütün girişimler neredeyse 15 yıl olmasına rağmen sonuç vermemişti. Çok uzun ve planlı bir strateji 15 Temmuz gecesi icraata kondu. Anlaşılan başarılı olmasından emindiler ki; bu adımı attılar. Aslında başka çareleri de kalmamıştı. 40 yıllık plan 4 saatte tersine çevrilmiş 48 saatte de bertaraf edilmişti. Oyun fena şekilde bozuldu. Bir ay kendilerine de Türkiye’ye de gelemediler. Zira söyleyebilecekleri hiçbir şey yoktu. Suçüstü yakalanmışlardı.

La-Ğalibe İllallah karşılık bulmuş global stratejinin işleyişi derin bir yara almıştı. 40 gün sonraki özürler de açıklamalar da kimseyi tatmin etmedi. Bu sefer onlar bükemedikleri eli sıkmak zorunda kalmışlardı. Her şeyi sayılabilir, ölçülebilir ve silah gücünden ibaret zannedenler fena faka bastıklarını anladıklarında Türkiye artık yeni bir misyon üslenmişti. Öyle gözüküyor ki Allah, bir kez daha ümmeti birleştirme vazifesini samimiyet ve sabır timsali bu ülke insanına vermişti.