Huzursuzluğun Toplumsal Görünümleri Ve Nihilist Öykünmeler


Öğrencilik yıllarımda Dale Carnegie’nin “Üzüntüyü Bırak Yaşamaya Bak” isimli kitabı elime geçmiş ve bir çırpıda okumuştum. Kitabın o zamanlar bende müthiş bir özgüven etkisi yarattığını hatırlıyorum. Ancak sözkonusu yıllar daha henüz “kişisel gelişim, NLP ya da terapik” yayınların hayatımıza girmediği, işin doğrusu kültürel yapımızın bizi pek de onlara muhtaç etmediği bir dönemdi. Bir başka deyişle bireyci kapitalizmin anlam peşine düşmüş yalnız ve muzdarip bireyiyle henüz karşılaşmamıştık. Geçenlerde ise şehrin merkezine çöreklenmiş bir AVM’de kitabevinin önünden geçerken yüzlerce kişinin kitap imzalatmak için kuyruğa girdiğini gördüm. Doğrusunu söylemek gerekirse yazarın ismini ilk defa duymuştum; kitabını incelediğimde ise aklıma hemen Carnegie düştü. Carnegie Batı toplumunun yalnızlaşmış ve acı çeken bireyine moral verecek kitapları üretirken bizim yazarımızın da benzer bir şekilde ama daha kitsch bir dille aynı misyonu üstlendiği görülüyordu. Aradaki kuşak ve kültür farkını dikkate alsak bile bizdekinin içeriği herhangi bir edebî türe giremeyecek kadar sıradandı. Peki nedir daha ilk baskısında bile neredeyse yüzbinlerle yayınlanan bu kitaplara yönelik popüler ilginin sebebi?

Bu yazıda giderek bizde de popülerleşen kişisel gelişimci terapik dalganın sosyo-psikolojik sebeplerine dikkat çekmek ve özellikle umut teması üzerinde durmak istiyorum. Sözkonusu eğilim ilk aşamada genç ve orta yaş kuşakları içerse de aslında giderek geniş kültürü etkileyen bir tesellî ve sükûn, huzur ve güvenlik arayışıyla öne çıkıyor. Burada cevabını aradığımız soru çok açık; toplumsal huzursuzluk ve kolektif umutsuzluk ile maneviyatı güçlendirme, mustarip kalbi, örselenmiş ruhu ve zayıflamış ilişkileri iyileştirme eğilimleri arasında nasıl bir ilişki olabilir?

Bunun için belki de daha çok psikolojik boyutlara sahip görünen ümitsizlik ve huzursuzluk gibi durumların toplumsal görünümlerine özellikle odaklanmak gerekiyor. Bireysel düzeyde tanımlanan huzursuzluğun sosyolojik göstergelerle teşhis edilmesi kuşkusuz bazı zorluklar içermektedir. Bununla birlikte ancak kolektif mahiyeti ortaya konan bir huzursuzluk ve ümitsizliğin neye mal olduğunu daha iyi kavrayabiliriz. Günlük hayatın kolektif davranışlar ve eylemlerle açıklanması özel bir eğilimi yansıtır. Aslında genelleşmiş kavramlar ve örüntüler kişilerarası ilişkilerde sürekli tekrarlanan eylemlerle kalıplaşırlar. Buna karşın bireysel yaşantılarda yer bulan olaylar her durumda sosyal dünyanın izlerini taşır. Dolayısıyla yalnızca ‘toplum bireyi belirlemiyor, biz de bireysel tercihlerimiz ve eylemlerimizle toplumu inşa ediyoruz’.

Toplumsal katılım sadece ahlaki ve kültürel normlarda değil, müşterek semboller ve eylemlerle ortaya çıkan düşünsel ve duygusal boyutlarda da gerçekleşir. Genellikle milli his ve heyecanın kişisel hayatlara taşınan bütünleştirici dili gündelik hayatın akışına da yansımaktadır. Bu durumu psikolojik bir yaklaşımla açıklamak belki zor olabilir, ancak kişisel kaygı ya da umut düzeyleri ile toplumsal dünya arasında anlamlı bir etkileşimin olduğu da açıktır. Nitekim toplumsal ümitvârlığın, şevk ve heyecanların artarak kişisel hayatlara yansıdığı durumlarda bireysel kaygı ve endişelerin de azaldığı görülecektir.

Burada toplumsal dinamikleri ve dengeleri etkileyen bir durumdan söz ediyoruz. Açıkçası, olumlu yönüyle toplumsal iklimi bahara döndüren kolektif rüzgarların tersine dönme durumu da söz konusudur. Huzursuzluk kültürel dünyanın kalp atışlarında bir ritim bozukluğu olarak yüzeye çıkabilir. Kötü enerjiyle içe çöken bir moral şehrin kaldırımlarında, çarşı ve pazarında, günlük yaşamın bütün karşılaşmalarında asık ve karamsar bir yüzle karşılar sizi. O zaman koca bir şehir yüzünü ve ufkunu karartan bu ümitsizliğe neden düşer? Peki, insanın insana rağmen birlikte düştüğü yeis nedendir?

Ne mutlu ki bize insan olmuşuz,

İnsan sevgisini gerçek bilmişiz,

İnsanın dalında açıp gülmüşüz,

Muhabbet insana, insan olana.”

Ruhi Su

 

Nedir ümitsiz olma hali?

Huzursuzluk toplumsal düzeyden önce duygusal ve zihinsel bağlamda yaşanan öznel bir sürece işaret eder. Aslında tek tek bireylerde tezahür eden endişe ve huzursuzluk alametleri, bir yönüyle toplumsal gerilimler, çatışma ve krizlerin tekil öznelere yansımasıdır. Tersi de söz konusu olup bazen de insani ümitsizliğin suya düşen taşın halkaları gibi genişleyerek toplumsal bir patolojiye dönüşmesi mümkündür. Çoğu zaman eylemlerin arka planında duran ve dile getirilmeyen huzursuzluk, davranışlara sirayet eden kaygılarla kendini gösterir. Bu durum nihayetinde hızlı değişim dönemlerine özgü bir karmaşıklığın ya da “anomi”nin temsilidir.

Huzursuzlukla kıvam bulan ümitsizlik, tekil olarak insanın kendine ve çevresine ait iddialarından vazgeçip geri çekilmesidir. Psikolojik olarak olumsuz kabul edilen olay veya durumlara karşı hiçbir şey yapılamayacağına dair bir inançsızlığın ve yenilmişliğin öne çıkmasıdır. Toplumsal boyutta ise farklı şekillerde kendini gösteren bir teslimiyet halidir. Ümitsizlik bu bakımdan hayatın olduğu kadar kimliğin de edilgen hale dönüşmesinde baş amil olabilmektedir. İnanç her zaman umudu bir varoluşsal bir farklılık kodu olarak öne çıkarır, zira insan yeryüzünde bir ümidin izini sürmek için yaşar. İnsan bitkinliğin ve tükenmişliğin yıkıcı sonuçlarıyla iştigal etmemek adına sürekli olarak umut ipine sarılmak ister. İnsani varlığın özünde geleceğe atfedilen bir olumlu beklentidir bu.

“Asıl körlük umudun tükendiği bir dünyada yaşamaktı. Bizim elimizden gelebilecek tek mucize yaşamaya devam etmekti.”

 Jose Saramago (Körlük)

Huzursuzluk bazı durumlarda hayatın anlamı ve değeri üzerine yaşanan varoluşsal bir krizin ifadesidir. Bu durum, aslında bir karamsarlık ve yeis yerine bir bunalımdan çıkış için yaşanması gereken sancılanmayı da içerebilir. Kendisi olmak için önündeki engelleri kaldıramayan, bundan dolayı da acı çeken insanın trajik durumlarından birisidir umudun kaybolması.

Toplumsal huzursuzluğun göstergelerinden biri de insanlardaki manevi arayışlarla birlikte “kurtuluşçu” beklenti, inanç ve söylemlere yönelik eğilimlerde bir artışın ortaya çıkmasıdır. Endişe ve kaygı sarmalında ıstırap çeken bir ruh, ya aktif anlamda bir moral, dinginlik ve huzur arayışına ya da pasif olarak bir kurtarıcı beklentisine yönelir. 

Huzursuzluğun beslediği ümitsizlik toplumsal dünyada harekete geçirici bütün düşünsel ve duygusal motiflerin etkisizleşerek derin bir sessizliğe çekilmesiyle kendini gösterir. Kolektif sessizliğin, dirençsizlik ve bezginliğin kökeninde olumsuz ya da yanlış giden bir şeyleri değiştirebilme umudunun tükenmesi yer alır. İnsanların böyle bir ruh ikliminde her zamankinden daha fazla kabuğuna çekilme, duyarsızlaşma, ilgisizlik ve apathie (katılımsızlık) gibi tutumlara meylettikleri görülür.

Bir ses arıyorum
Yeni bir şarkı için
Çocukların ilk sözcüğü gibi umutla,
Sevinçle duyulacak bir ses,
Çünkü umutsuzluk yasaktır
Don vuran ağaç sürgün verecek,
Kaya çatlayacak, tohum yeşerecektir.

Sennur Sezer

Ancak toplumsal sarkacın umutsuzluk rüzgarında yaşanan gerilim, kolektif heyecanı ve umudu diriltmeye yönelik bir bilinci de tetikler. Huzursuzluktan çıkma ve diriltici bütünleşme niyetinin olması her ne kadar sosyal bir bilince işaret etse de değiştirebilme imkânı daha çok sosyolojik vasatla ilgilidir. Toplumsal gruplar bunu bireysel düzeyde olmasa bile bir araya gelerek sivil toplum bağlamında denerler. Sivil irade umudun bireylerarası bir enerjiye dönüşmesiyle güçlenir. Ancak sivil toplumun enerjisi de tüketimci neoliberal piyasa kültüründe çok direnç gösteremez. Peki huzursuzluğun toplumsal görünümleri ile tüketimci hayat anlayışı arasında bir ilişki kurulabilir mi? Bir başka deyişle giderek kendilik kontrolünü kaybeden insanın bu süreçte tüketime gömülmesi bir tükenmişlik alameti midir? Aslında tüketim arzusu ile kendinden kaçma arasında bir telafi bağı dile getirilse de tüketici kültürün içimizde ve etrafımızda yaratılan boşluklarla ilgili bir yönü de vardır. Yoksa bu tüketim çılgınlığını başka nasıl açıklayabiliriz ki?

Diğer taraftan zamanımıza özgü hakikatin konumundaki izafileşmeyle huzursuzluk arasındaki ilişkiye de dikkat çekilmiştir. Hakikatin kendini savunma araçları giderek zayıflarsa ve çoğalan yeni hakikatlerden dolayı bir tereddüt ortaya çıkarsa, insanlarda ister istemez ‘iddiasız bir dünya ve gelecek tasavvuru’ sorunu başlar. İnsanın hayat mücadelesinde maddi hedeflerle kuşatılarak bir rutinleşme girdabına düşmesi daha çok anlam kaybı ve huzursuzluğu besler. Öte yandan başka anlam sistemlerine hayat hakkı tanımayan hakikat tekelciliği ise moral bir yorgunluğa yol açabilmektedir. İşin doğrusu insanoğlu modernlikle birlikte bu tekelciliğin uzun süre insani varoluşu kilitleyen örnekleriyle başetmek zorunda kalmıştır. Bugün çoğul hakikatler çağında gibi görünüyoruz, lakin hayatı kuşatan yeni hakikatlerin tekelciliği bir yana pek çok müslüman toplumda veya kültürde ideolojik hakikatler hayatı dar ediyor ve farklılıkları zenginlik olarak görmüyor. Öte taraftan, Tanrıyı ve cenneti tekeline alarak değişimi bir ifrat ve hatta inkâr gibi gören totaliter eğilimler ise daha çok ümitsizliği besliyor. Aynen Charles Dickens’ın “iki şehrin hikayesi” romanının başlangıç sayfasında oldu gibi:

“Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, bilgelik çağıydı, ahmaklık çağıydı, inanç devriydi, inançsızlık devriydi, aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, umudun baharıydı, umutsuzluğun kışıydı; her şey önümüzdeydi, önümüzde hiçbir şey yoktu; ya hepimiz doğrudan cennete ya da tersine gidiyorduk... Kısaca, devir şimdiki devre o kadar benziyordu ...”

Modern zamanlar ya da uygarlığın yeni versiyonları, yanıltıcı ve aldatıcı kavramlar eşliğinde çoğu kez bir ‘kiniklik’ ve ümitsizlik durumu oluşturabilmektedir. Postmodern dönemin modernliğe ilişkin yaraları sarıcı yeni kavramları ise belki de engellenmiş bireyselliğe rağmen kendi kozalarında ve özgür yaşama vehmiyle ayrı bir ümitsizlik yaratmaktadır.

Modern zamanların büyük inanç krizlerinden biri de dinsel alanda at koşturan yeni nihilistik savrulmalardır. Bu nihilizme ad bulmak o kadar kolay olmamakla birlikte, krizin daha çok dindarlığın toplumsal tecrübelerindeki bir güven kriziyle ifade edilen somut bir yönü de bulunmaktadır. Son birkaç yıldır Türkiye’de muhafazakâr çevrelerde ilgi bulan deizmle ilgili tartışmalar bu durumun tipik bir yansımasıdır. Gösterişçi dindarlığın muhalif söyleminden hızla uzaklaşması, İslami dünya tasavvurundaki gerçekçi boyutun giderek öne çıkması bu ümitsizlikle karışık nihilizmin bir yansımasıdır. Bugün tüketimci seküler ahlakın krizine karşılık dini alanda da buna tekabül eden sarsıntıları okumak mümkün. Zira tüketimci neoliberal kodlar dini anlam ve iddiaları da ciddi ölçüde değişime zorluyor. Burada özellikle İslami tüketim eğilimlerini yeni dindar burjuva sınıfıyla tevil etmek ise adeta bir moda haline gelmiştir. Bir başka deyişle kamusal alandaki modern dinsel görünürlüğün artışı, onu temsil eden orta sınıf müslümanlıkla ilişkilendirilmektedir. Ancak burada işaret edilmesi gereken bir sosyo-psikolojik durum daha kendini gösteriyor; tüketimin keşfedilmesi ile huzursuzluk ve umut yorgunluğu arasında bir illiyet var mıdır?

Kolektif huzursuzluk görünümlerinden biri de ileri durumlarda bulaşıcı bir özellik taşıyan kaçış eğilimidir. Kaçış mekânsal boyutta kişinin yaşadığı alanı terk etmesiyle, bedensel anlamda ise intiharla izhar edilir. Burada zorunlu bir göçle gündeme gelen hareketlilik, insanın ait olduğu çevreyi, şehri ve coğrafyayı terk ederek yeni yaşamlara yelken açmasını ifade eder. Bir başka deyişle göç artık anlamlı bir hayatın ve bir geleceğin inşası için insanın önceki aidiyetlerinden uzaklaşmasıdır.

"Nerede olursam olayım / Gökyüzü benimdir / Pencere, fikir, hava, aşk, yeryüzü benimdir / Ne önemi var / Bazen büyürse / Gurbetin mantarları" (Sohrab Sepehri) diyen şairi haklı çıkarırcasına bazen ruhen bazense bedenen göç edilen topraklar geleceğe ekilen umutların devşirileceği dünyadır. Geride ümidin kesildiği bir hayatın anıları, gelecekte ise hayallerin yeşerttiği bir tutunma mücadelesi vardır artık. Huzursuzluk insanı bir bakıma hayati özelliği olan mekânsal bir devinime zorlar. Bir başka deyişle tebdili mekân eyleyerek tükenen ümitlerin başka topraklarda izini sürmektir. Ancak insan bir terk anlamında göç etme iradesini kolayca ortaya koyamaz. Fiziki hareketliliğin imkân bulamadığı durumlarda ise yaşanan zihinsel kopuşun işaretleri gündelik dile yansır. İçsel dünyada derinleşen kopup gitme ve terk söylemi kişiyi aidiyetinden olmasa bile geleceğinden uzaklaştırmaktadır. Kişi kendini zihinsel bakımdan ait göremediği bir dünyanın değerleri, kültürü ve hafızasından da gurbete düşer. 

Huzursuzluk ve ümitsizlik durumunun en çok hasar verdiği ve firar ettiği değer ise “vatan”dır. Yersiz-yurtsuz için vatansızlık acı veren bir şey olmaktan çıkar. Kendini ait hissetmekten koptuğu bir dünya ile arasına giren mekânsal ve fiziksel mesafenin o an önemi yoktur. Dolayısıyla geçmiş saydığı mekâna özlemi de yoktur. Beyin göçü diye tanımlanan şeyin daha güzel, mutlu ve müreffeh bir gelecek için yerini yurdunu terk etmek olduğu biliniyor. Ancak terk-i diyar edilen yerle göç edilen mekân arasındaki tek yönlü geçiş eylemi itici gücünü ümitsizlikten, çekici gücünü ise hayalleri süsleyen ümitlerden almaktadır. Göç, umudun tükenmediğini ancak hayallerin mekânsal bir değişimi zorladığını gösterir. Böylelikle geride kalan sadece bir yer değil, aynı zamanda üstü kapanmaya çalışılan bir geçmiştir. Huzursuzluk kaçışı tetiklemekte, ümitvârlık ise hareketi teşvik etmektedir.

Öte yandan yaşamdan vazgeçme olarak intihar, her bakımdan çaresizliğin ve tükenmişliğin bir sonucu gibidir. Durkheim modern toplumun ve sosyolojinin başlangıç döneminde intiharın aslında fazlasıyla toplumsal bir hadise olduğunu gösterdi. Yaşamak, insani hayatın ilk ve en değerli hakkı, ancak o aynı zamanda ontolojik bir yükümlülük. Bu yüzden dini tasavvurda yaşam hakkının ve sorumluluğunun ortadan kaldırılması aynı zamanda insanlığın bütününe yöneltilmiş bir saldırı olarak tanımlanır. Modern tasavvur ise bedeni ve hayatı önce disipline ederek sonra da özgürlük bağlamında bir öz-disipline bırakarak sömürmeye devam ediyor. Öz-disiplin durumu insanı geleneksel bağlılıklarından boşaltarak bir belirsizliğin ortasında bırakıyor. İntiharın anomik olanı, toplumsal havsalayı, kolektif ruhu bir belirsizlik ortamında daha çok yakalıyor. İntihar bugün artık sosyal medyanın gücüyle çok daha geniş bir kitleye en etkili, şaşırtıcı ve acı verici bir mesaj vermenin aracı haline dönüşüyor.

Sosyal ağlarda bir hashtag ya da kamuoyu malzemesi olarak intihar, toplumsal vicdanı, dini, kültürel ve siyasi boyutları içinde harekete geçirmenin veya hesaplaşmanın bir nesnesi haline dönüşebilmektedir. Ancak tam da kolektif vicdanda derin bir yara açtığı için sosyal bir intiharın başkalarını da içine çeken bulaşıcı bir patolojiye dönüşmesi an meselesidir. Bir başka deyişle bugünün kolektifleşerek etkisini artıran sosyal intiharı toplumsal bir olgu olmaktan öte içinde agresif bir bulaşıcılık içerebilmektedir.

İntihar adeta performatik bir ölüm gibi artık herhangi bir sebebe indirgenmeksizin her an karşımıza çıkabilecek bir son gibi algılanmaktadır. İntiharın bu çeşidindeki ümitsizlik faktörünün sosyal politikalarla bertaraf edilmesi, sosyal ve manevi desteklerin aynı kanallar üzerinden yaygınlaştırılmasının planları yapılmalıdır. İnsani dayanışma ve desteğin yeni formları için toplumsal kaynakların seferber edilmesi gerekmektedir. Burada sadece manevi önlemlerin yeterli olmayacağını hatırlatmaya gerek yok, zira ümitsizliğin yapısal kaynakları arasında adaletsizliklerin ve toplumsal mağduriyetlerin derin hasarları yalnızca din ve maneviyatla kapanmaz. “Komşusu açken tok yatmanın” sorgulanan dini muhtevasında sosyal bir anlam içkin değil midir? Esasen bu yapısal dengesizlikler ve adaletsizlikler yaygınlığı ne düzeyde olursa olsun giderek arttığı söylenen deizm tartışmalarını da nihilizm eğilimlerini de ilgilendiren bir boyuttur. Deizm İslami bir nihilizmin parodisi olarak ümitsizliğin dindar ruhlardaki ürkek bir yansıması olabilir mi? İnanç krizleri ile sosyal huzursuzluklar arasında doğrudan bir ilişki olduğu artık apaçık görünüyor. Buna göre tüketimin zedelediği seküler bireyci yaşamda kurumsal geleneksel inanç sistemlerininde kendilerini yenilemekten başka çaresi de görünmüyor. 

Evet, her bakımdan çok yorgunuz, derdimize mihmandar bir şifaya muhtacız ve hep yeniden başlamak için geç kalmış yanılgısına teslim oluyoruz. Oysa iyileşmek için geç değil, zira umut her daim var diyor kelam-ı ilahi..

“İnsan çıtır ekmeği ısırdığında / Kırıklar dolar kucağına / İşte orası umudun tarlasıdır” (Didem Madak) diyor şiirler dizelerinde, çiçekler kendi dillerinde... Tüm çiçeklerin kuruyup yeşermek için baharı beklediği zamanlarda, soğuk havaya ve zor şartlara rağmen güzel çiçeklerini vermeye devam eden Nergis, kendi lisanıyla işitmek isteyenlere dediği gibi: “Umut karın ortasında bile çiçek açabilmektir. Beni düşün, bu kara kışta bile buram buram salarım kokumu etrafa da kendini Cennet’te zannedersin. Kolay mı sanırsın senin evinden çıkamadığın ayazda benim hayatın karşısında dik durmamı? İnan hiç değil. Üstelik yapraklarım bu kadar ince ve çiçeklerim bu kadar narinken”…

Ölümler, kaybolmalar, yaralar, ayrılıklar, geç kalışlar, erken varışlar ve özlemler susturuyorsa insanı, yine sesinin çıkmasını sağlayacak; yaşamaya, köklerini sağlamlaştırmaya neden olacak direnci ve umudu olacaktır. N. Mısri’nin dediği gibi, “bizim dermanımız yine derdimizden başkası değil.”

Pencereyi açın gökyüzü ve kuşlar girsin içeri. Unutmayın, Allah kırık bir dalın yükünü kimseye taşıtmaz.


(Makaleyi okuyarak düzeltmelerle katkıda bulunan Sevda Sezer Gülle’ye teşekkür ediyorum)

Yeni yorum ekle

CAPTCHA
Bu soru otomatik veri girişi yapan yazılımsal robotları engellemek ve sizin insan olduğunuzu anlamak için sorulmaktadır.
Resimli CAPTCHA