İki Asır Evvel, İki Asır Sonra - 1


Doksanlı yıllarda, bilgi çağının habercisi ve küresel devrimin en önemli aracı olan İnternet hızla dünyamızı sarıverdi.

Sosyal ilişkilerimizden, iletişim yöntemlerimize, eğitim sistemimizden hukuk anlayışımıza kadar bildiğimiz ne varsa alt üst edecek bu gelişmeden, devletin etkilenmemesi diye bir şey söz konusu olamazdı.

Bilgi toplumu devrimine bigâne kalamazdık. Bilgiye erişim tarihte hiç olmadığı kadar kolaylaşmış ve ucuzlamışken teknolojik atılımımızı yapmamız şarttı.

Devlet adamlarımız derhal işe koyuldular.

“E-Dönüşüm Türkiye Projesi”, 2000’li yılların başında hazırlanan Acil Eylem Planı’nda kendine yer buldu. Söz konusu projenin koordinasyonu, izlenmesi, değerlendirilmesi ve yönlendirilmesi ile ilgili olarak DPT Müsteşarlığı görevlendirildi. 27 Şubat 2003 tarihinde yayımlanan Başbakanlık Genelgesi ile e-Dönüşüm Türkiye Projesi’nin amaçları, kurumsal yapısı ve uygulama esasları belirlendi.

e-Dönüşüm Türkiye Projesi’nin koordinasyonunu yürütmek, kamu kurumlarının bilgi ve iletişim teknolojisi yatırımları arasında eşgüdüm sağlamak ve bilgi toplumu olma yolunda atılması gereken adımlara ilişkin “Bilgi Toplumu Stratejisi ve Eylem Planını” belirlemek üzere 2003 yılı Mart ayında DPT bünyesinde Bilgi Toplumu Dairesi (BTD) kuruldu.

Bu kez geç kalmayacak, doğru zamanda doğru hamlelerle gelişmiş dünyayı yakalayacaktık.

***

Ahmet Hamdi Tanpınar, Tanzimat devriyle beraber asırlardır uç uca eklenen zincirin koptuğunu, “devam ve bütünlük fikrini” kaybettiğimizi söyler. Her ne kadar bu, acı bir hakikat olarak karşımızda dursa da 2000’li yıllarda canlı şahitliğini yaptığımız bu girişimlerin mahiyetini hakkıyla kavramanın yolu, biraz da o kopan halkaları incelemekten, Devlet-i Âliyye’nin son asrında yaşananları öğrenmekten geçiyor.

Yaklaşık 200 sene önce de buna çok benzer bir hava vardı ülkemizde.

Osmanlı devletinin yöneticileri de tıpkı 2000’li yılların yöneticileri gibi değişen dünyaya ayak uydurmak için atılması gereken adımları, içilmesi mecburi acı ilaçları, hayata geçirilmesi zorunlu olan reformları tartışıyorlardı.

Ordularımız modern batı orduları karşısında üstünlüklerini artık kaybetmişlerdi. Koca imparatorluk girdiği savaşları kaybetmeye ve yavaş yavaş küçülmeye başlamıştı. Problemi derhal tespit etmek ve çözmek gerekiyordu.

Dünyanın süper gücü, eski parlak günlerine dönmek mümkün olmasa bile en azından ayakta kalmanın yollarını arıyordu.

Askeri sahada bize karşı üstünlüklerini çok acı tecrübelerle öğrendiğimiz Avrupa ülkelerinden öğrenip hayatımıza katmamız gereken çok şey vardı.

16. yüzyıl Avrupa’sında düzenli ordunun en iyi örneği sayılan, 17. asırda bile Avusturya - Almanya'ya karşı niteliksel üstünlüğünü sürdüren “Osmanlı Kapıkulu Ocakları” eski parlak günlerinden çok uzaktı.

18. yüzyılda Avusturya'da ve sonraları Rusya'da düzenli ordular kurulmuştu ama bunun olabilmesi için bu ülkeler sanayilerini geliştirmiş, merkezi maliye teşkilatını kurmuş, teknik eğitim veren askeri okullar açmış ve askeri cerrah yetiştirebilecek tıp okulları kurmuşlardı.

Her şeyden önce eğitim sistemimizin ıslahı şarttı.

Matematik, tıp ve mühendislik dallarında medrese dışı bir eğitim düzeni getirmek şart görünüyordu.

19. yüzyıl ıslahatçıları oldukça radikal ve bütüncül bir yol izlediklerinden, ordunun reformunu, eğitimin, maliyenin ve tüm idari sistemin yeniden düzenlenmesiyle paralel olarak ele alıyorlardı.

2000’li yılların “reformatörleri” de geniş kapsamlı bir reform planladılar.

E-Dönüşüm temelde iki ana gayeye hizmet edecekti: Bir yanda bürokrasinin azaltılması, resmi işlemlerin kolaylaştırılması ve hızlandırılması sağlanırken, öte yanda seksen milyona yaklaşan nüfusu tek merkezden idare etmeyi kolaylaştıracak ve politika yapımını kolaylaştıracak şekilde, sağlıklı veriler merkezde toplanacaktı.

Ama ne yazık ki meselenin diğer yapısal reformlarla ilişkisi ve insan kaynağı boyutu yeterince önemsenmemişti.

Tüm mevzuatın yeni teknolojilerle kurulacak sistemlere uygun hale getirilmek üzere elden geçirilmesi ve bu teknolojilerin üreticlerinin ve kullanıcılarının eğitilmesi gerekiyordu.

İki asrı aşkın süredir en temel sorunumuz olan “kaht-ı rical”, yani yetişmiş insan kaynağının eksikliği sorunu belki biliniyordu ama bu problemi çözecek adımlar atılamadı.

Yaklaşık iki asır evvel, III. Selim devrinde kurulan Kara harp okulu (Mühendishane-i Berri-i Humayun) Avusturya örneğine göre düzenlenmişti. Bu okullarda eğitim için Almanca, Fransızca gibi dillerin öğrenilmesi ve Avrupalı öğretmenlerin getirilmesi zorunluluğu doğmuştu. Yabancı öğretmen getirme konusunda isteksiz ve tedirgin olan İkinci Mahmud, Müslüman öğretmen getirtmek için Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa'ya başvurmuştu. 21. Asrın siyasileri ve bürokratları İkinci Mahmud’un aldığı cevabı hatırlasalardı, muhtemelen e-dönüşüm eylem planlarının en önemli ayağını nitelikli insan kaynağı yetiştirmek olarak tadil ederlerdi. İkinci Mahmud’a aldığı cevapta şöyle deniliyordu:

“Müslümanların arasında henüz modern askerlik ve fenden anlayan bulunmamaktadır.”

Peki 2000'li yılların reformcuları aynı soruları sormuşlar mıydı? Sordularsa ne cevap almışlardı? "Müslümanlar arasında" çok sayıda, birbirlerinden farklı ve her biri devasa boyutlara erişecek bilişim sistemlerini kurgulayıp inşa edebilecek ve sonrasında devamlılığını sağlayabilecek seviyede, "bilişimden anlayan" bulunmakta mıydı? 

Bu konuyu incelemeye inşallah devam edeceğiz…