Kaderi Aynı Olan İki Şehir: Kerkük ve Tebriz


Son yarım asır zarfında Irak Türklerinin atlattığı bâdireler inanılır gibi değil. 1920'lerden itibaren tedricen artan asimilasyon, siyasî baskı, sürgün ve istibdat, 1980'den sonra kanlı eylemler dönüşmüştür. 1980'de patlak veren İran savaşı ise, var olan derde katmerlisini katmış, "birkaç gün sürmez" dedikleri savaş, tam sekiz yıl devam etmiştir. 1988'de savaştan bezgin düşen halk, daha derin bir nefes almadan körfez macerasına sokulmuş; o gün-bugün iflah olmamış ve belini doğrultamamıştır. Bu otuz beş yılda Irak Türklerinin başından geçen hâdiseler macera filmlerini aratmayacak kadar dolu ve ilginçtir. Amerikalıların eline geçse, bir filme pekâlâ konu olabilir. Böyle bir hâdisenin de şâhidi benim. Anlatayım...

Sene 1987'nin kışı. Irak Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği'nin Ankara Şubesini, duyarlı ve dinamik bir genç ekiple yürütmekteyiz. Savaş dolayısıyla, farklı milliyetlerden insanlar Irak ve İran'dan akın akın Türkiye'ye iltica etmektedir. Bâzı Iraklılar İran'a kaçıp oradan Türkiye'ye iltica ederken, bâzı İranlılar da Kuzey Irak'a kaçıp oradan Türkiye'ye sığınmaktadırlar. Bizler de, prensip olarak sadece Irak Türklerine mensup mültecilerin işlerine bakıyor ve ilgili resmî mercilerde muamelelerini tâkip ediyoruz. Mültecilerin işleriyle ilgili bir de üç kişilik komisyon kurmuştuk. Bir gün komisyon üyelerinden biri, Türkmen bir genci bana göndererek onu dinlememi rica etti. Bu genç, "bana yardımcı olacaksanız, Tebrizli arkadaşım Ali Ekber'e de yardımcı olun" diye adeta yalvardı. İkisini de aldım içeri ve Ali Ekber'e, Ankara'da Azerbaycanlıların da faaliyet gösterdiği bir dernekleri olduğunu ve oraya gitmesi gerektiğini anlattım. Delikanlı hiç itiraz etmedi ve kaderine razı olmuş gibi boynu bükük durmayı tercih etti. Adı Hüseyin olan Kerküklü ise yarı kızgın yarı çaresiz bir tavırda lafa karıştı.

- Ben Ali Ekber'le kader birliği yaptım, Tebriz'de beni bir ay evinde sakladı ve misafir etti, kaldı ki Türkiye’de ona yardımcı olacağıma söz de verdim. Benim işimi yapmayın ama ne olur onun işini yapın, beni bu arkadaşım karşısında mahcup etmeyin. Size hikayemizi anlatırsam siz de bana hak vereceksiniz.

Merak ettim; birbiriyle kıyasıya savaşan bu iki ülkenin insanları arasındaki "kader birliği" acaba nasıl olabilirdi? Azerbaycanlılara karşı bir zaafımızın, düşkünlüğümüzün ve aşırı muhabbetimizin olduğu doğrudur, ama konulan prensipleri de katı bir şekilde uygulamak zorundaydık. Her şeye rağmen hikâyelerini dinlemeye karar verdim. Kerküklü Hüseyin'e "anlat bakalım" dedik.

Hüseyin, 1986'da Irak ordusunda askerliğini yaparken, birliği Basra bölgesine taşınır ve kısa bir süre sonra da İran topraklarına girer. İran'ın Kuzistan bölgesinde kara harbi, yaz aylarının kavurucu ve rutubetli sıcağına rağmen bütün şiddetiyle ve acımasızca devam ediyor. Düz bir ovada iki ülkenin askerleri kocaman bir "hiç" uğruna göğüs göğse çarpışıyor. Toz-duman altında feleğini şaşıran Hüseyin, şaşkın ve biçare bir biçimde canını korumaya çalışıyor. Birden sırtına bir namlunun dayandığını hisseder. Ecel terleri dökmeye başlayan Hüseyin, esir alınmıştır. Silahını yere atar; ellerini kaldırır ve İran ordularının olduğu cihete doğru yürümeye başlar. Onu esir alanı, dönüp görmeye bile cesaret edemez. Bu arada sesi, kulakları sağır edecek derecede yüksek bir uçak, alçalarak muharebe meydanına ateş kusmaya başlar. Her iki asker de birden yüksek bir kayanın dibine sığınırlar. O arada can derdine düşen Hüseyin kendi kendine mırıldanır:

- "Vay nene ne belama çattım".

İranlı asker kulağını kabartır ve Hüseyin'e sorar:

- Sen ne dedin?

Hüseyin yarı sevinçli yarı şaşkın:

- Sen Türkmence konuştun!

İranlı daha heyecanlı bir sesle:

- Sen de Azerice danıştın!

Durum anlaşılmıştır; İranlı asker bir Azeri’dir. Fakat ne Hüseyin İran’daki, ne de Azeri asker Irak’taki Türk varlığından haberdardır. Hüseyin hemen Türkçe konuşmaya başlar ve savaşa, isteksiz olduğu halde nasıl katıldığını ve Kerkük’te Türklere nasıl zulüm yapıldığını acele acele anlatmaya çalışır. Adı Ali Ekber olan Azeri de Tebriz’deki durumun bundan farklı olmadığını ima eder. O anda, Hüseyin esir pozisyonunda olduğu için yalvarmaya başlar:

- Ne olur, beni serbest bırak, zaten esir düşmeseydim hemen izin alıp, Kerkük’e dönecek ve oradan da Türkiye’ye kaçacaktım.

Ali Ekber merakla sorar:

-Türkiye’de tanıdığın var mı?

- Derneğimiz var. Onlar bana yardımcı olur.

- Doğrusu ben de kaçmak istiyorum. Ama Türkiye’de ne tanıdığım, ne de kaçmaya cesaretim var.

- Pekiyi, gel bir işbirliği yapalım.

- Nasıl?

- Sen beni İran topraklarından Türkiye’ye sok. Ben de senin Türkiye’deki işlerini halletmeye çalışırım.

- Bu kolay değil, ama düşüneyim. Şimdi kalk, ellerini başına koy ve önümden yürü.

Bir süre yürümeye devam ettikten sonra Ali Ekber kararını verir ve tekrar konuyu açma ihtiyacı hisseder:

- Teklifini kabul ediyorum. Fakat, önümüzde çok tehlikeler var. Bu düz ovayı sağ-salim geçebilirsek Kirmanşah’a varırız. Ondan sonra dağlık bölge var, orada Kürtler bize yardımcı olurlar.

Binbir zorluktan sonra Kirmanşah’a varırlar. Oradan da biraz dağ yolu biraz da kara yolunu kullanarak bir ayda Tebriz’e yetişirler. Bu maceralı ve çetin yolculuk bir ay sürer. Tebriz’de Ali Ekber, Hüseyin’i evinde saklar ve onu bir misafir gibi ağırlar. Ali Ekber’in annesi Hüseyin’e oğlu gibi bakar ve komşularından da bu misafiri saklar. Bu arada Hüseyin tamamen parasız kalmış, bütün masraflarını Ali Ekber karşılamaktadır. Türkiye’ye giden yük kamyonlarını takip etmeye başlarlar. Nihayet bir Türk şoförle anlaşırlar ve yine mihnetli ve meşakkatli bir yolculuktan sonra canlarını Başkale’ye atarlar. Hüseyin, Irak Türkleri Derneği’nin Hakkari’deki adresini temin eder ve birlikte derneğin ofisine giderek kendilerini emniyete alırlar. Derneğimizin irtibat elemanı Hüseyin’in muamelesini bize intikal ettirir ama Ali Ekber’in durumuna karışmaz.

Usanmadan takip ettiğim bu serüveni dinlerken, esir Türk insanının ne dehşetli badirelerden geçmekte olduğunu tahayyül ediyordum. Birbirinin millî varlığından bile bihaber bu iki insanı, kaderleri bir araya getirmiş ve birbirlerine verdikleri sözlere hiç ihanet etmeden hedeflerine varmışlardı. Ne kadar muhteşem! Eşine pek az rastlanan bu “Türk kader birliği”ne destek vermemek mümkün değildi. Neticede Ali Ekber’e de yardımcı olduk, ikisi de kısa sürede Türkiye’de ikametlerini aldılar.

Bu hikayenin en anlamlı tarafı bundan sonra başlıyor. Yıllar sonra 1995’te Aydınlar Ocağı İstanbul Atatürk Kültür Merkezi’nde Irak Türkleri ile ilgili bir panel düzenlemiş, panele beni de davet etmişlerdi. Çıkışta iki kişi bana yaklaştığını gördüm. Tebrik edeceklerini düşündüm. Bizi tanıdınız mı ağabey diye sordular. Doğrusu tanıyamamıştım. Ama kendilerini tanıtır-tanıtmaz hemen onları hatırlamıştım. Evet bunlar Kerküklü Hüseyin ile Tebrizli Ali Ekber idi. İstanbul’da ne yaptıklarını sordum; hâlâ birlikteymişler. Laleli’de bir iş yerinde çalışıyorlarmış ve aynı evde kalıyorlarmış. Bu mutlu haberi duyduğumda çok duygulanmış ve onlara sarılmıştım.

Bu kıssayı yıllar yılı belleğimde sakladım. Çok kişiye anlattım. Durmadan da anlatmaya devam ediyorum. Belki de bir gün bu hikâye çağdaş bir Türk efsanesi olur.