Kültürel Birikimimiz ve Anadolu Rönesansı'nın Kodları


 

İnsan evreni tanımlama ve tanımada, en değerli varlığı olan aklı sayesinde, diğer varlıklardan ayrılarak, evrenin şifrelerini çözmede kendisini sorumlu hisseder. Belki de,  bu farklılığıyla akıl almaz gelişmelere kapı aralar. Tüm insanlarda ortak düşünsel hareket noktaları olduğu gibi, yaşadığı yer ve zamana uygun olarak da, yöresel ve etnik düşünce tarzları geliştirebilir.

Dünya düşünce tarihinin gelişimi hakkında, birçok düşünür kendi yorumunu katarak fikirler beyan etmiştir. İran’ın önemli bir düşünürü olan Ali Şeriati, medeniyet tarihinde milletlerin devamlı “bu dünya ile öbür dünya’’ arasında gidip geldiğini söyler. Şeriati’ye göre, örneğin kendini dünyaya kaptırdığı anda Çinlilere Lao Tse gelmiş, dikkatleri öbür dünyaya çekmiş, ardından Konfüçyüs gelmiş, Çinlileri tekrar bu dünyaya yönlendirmiştir. Buda ve Mahavira’da Hintlilerin dikkatini öbür dünyaya yönlendirmiştir. Yine, Yunanlılarda Platon gerçeği  göklerde ararken, Aristo gelerek insanlara yeri işaret etmiştir. Antik Çağ ve Ortaçağ Yunan filozofları, dünyayı sırf akılla kavramaya kalkınca tecrübe ve deney ihmal edilmiş, Yunan medeniyeti bir teorik felsefe medeniyeti olarak kalmıştır. İlahi dinlerdeki peygamberlerden sonraki gelişmelere baktığımızda da, durumun aynı olduğunu görüyoruz. Hz. Musa’nın dünyevi karakteri daha öne çıkmış, İsrailoğulları bu karakteri iyice çığırından çıkararak, Begoviç’in dediği gibi, dünya görüşlerini tümüyle “bu dünyacılık’’ üzerine kurmuşlardır. Hz. İsa buna tepki olarak uhrevi karakteri öne çıkarmış, ondan sonra da Hristiyanların işi çığırından çıkararak bütünüyle öbür dünyacı bir ruhbanlık peşinde koşmuşlardır. En son Hz. Muhammed (aleyhisselam) gelmiş dengeyi yeniden kurmuştur. Begoviç’e göre Hz. Muhammed, Musa ile İsa’nın, dünyevi ile uhrevi karakterlerinin, kısaca doğu ile batı arasında İslam’ın dengeli duruşunun adıdır.

Hz. Muhammed’den sonra medeniyetler, dalgalanma içine girmişler, Şeriati’nin gel-git hareketi dediği durumu,  yaşamaya devam etmişlerdir. İslam ümmeti Cabiri’nin tabiriyle, Müslümanlar rasyonele değil, irrasyonele veya hermetik atıl akla, Hasan Hanefi’nin tabiriyle antropolojiye değil, teolojiye, metafiziğe yönelmiştir. Yine M. İkbal’e göre de İslam’ın ortaya çıkması, aslında akıl ve tecrübe çağının başlaması anlamına gelmekteydi. Çünkü bir yönüyle risalet, kendi kendini feshetmişti.  İslam’dan önceki eski dünya, tüm kültürler ve dinler, yeniden ve beklenmedik anda gelecek, haberler veya kurtarıcılar beklentisi içindeydi. Arap coğrafyasında ortaya çıkan İslam, bu beklentileri sona erdirerek, artık insanın kendisi, aklı ve tecrübesiyle, tabiatla baş başa kaldığını ilan etti. Bu, dikkatli bakıldığında bilimin de doğuşu anlamına geliyordu. Ne yazık ki, İslam’a inananlar uzun bir dönem aralığında, (bazıları bunu bin yıl olarak ifade ederler)  Kur’an’ın akıl ve tecrübe çağrısını bir kenara bırakarak Yunan ve Hint’in eski zihniyetlerinin etkisi altında kaldılar. Müslümanlar metafizik ve teolojiye kendilerini kaptırarak, keşfedilmesi gereken, ilgilenilmesi gereken, dünyayı ihmal ederken, gerçek amaçlarından uzaklaştılar.  Fırsat elden kaçtı. İslam’ın temellerini attığı akılla, tecrübeyle baş başa kalma çağı Doğu’da değil, modern Batı’da ortaya çıktı. Nasıl ki İslam’ın yükselişi, dengeleme,  ortaya çekme hareketi ile mümkün olmuşsa, çöküşü de doğuya kayma hareketi ile olmuştur. Modern batının yükselişi ise, insanlığın zihnini, bu dünyaya yeniden yönlendirebilme başarısıdır. Ne yazık ki, modern batı yükselişi bunu yaparken, uhrevi olanı tümden ihmal etmiştir. Tabiatı yaratıcısından kopararak, yaratıcısız bir tabiat kurgulamıştır. İfade etmek gerekirse, yüksek bir sesle Tanrı’nın ölümü ilan edilerek tabiat kutsaldan soyutlanmış, göğün ötesinde tanrısal bir gücün olmadığı söylenmiştir.  Ortaya çıkan tablo, Ali Şeriati’nin  okumasına göre, Tanrısız dünyaya dönüş, ahireti gündemden çıkarma gayretidir. Belki de, yapılması gereken Hz. Muhammed’in metodunu kullanmakla, yani,  orta yerde durma ve varlığı dünyasıyla, ahiretiyle toptan kucaklama hareketidir. Bilge Cumhurbaşkanı Begoviç’in dediği gibi, Doğu ile Batı arasında, Musa ile İsa arasında Hz. Muhammed’de durma hareketi,  yine İkbal’in okumasıyla da, akıl ile dünyayı fethetme, aşk ile imkânsızlığa taarruz hareketi.

‘Doğu ile Batı Arasında İslam’ kitabında anlatıldığı üzere, insanoğlu Âdem’den beri iki şey üretmiştir ve üretmeye devam etmektedir. Bunlar kült ve alettir. Kült, kültür dediğimiz şeydir. Bütün soyut ve manevi değerler; din, sanat, ahlak, siyaset, felsefe, şiir, edebiyat, bilgi vs. Buna bir medeniyetin ‘kültürü’ denilmektedir. Alet üretmek ise, insanoğlunun ürettiği bütün somut-maddi alet ve edevat, yani teknoloji anlamındadır. Örneğin,  ilk insanın avlanmak için ağaç dalından mızrak yapması alet üretmektir. Mızrak üzerine şiir yazması ise kültürdür. Demek ki, Begoviç’e göre medeniyet, kültür ve alet üretebilme kabiliyeti demektir. Kültür alanında ilerleme dairesel iken, alet üretmede ilerleme doğrusal olmaktadır. İnsanlar bir kültür alanı olan ahlakta ileri geri hareket ederken, bir alet üretme alanı olan teknolojide sürekli ileriye giderler. Her üretilen yeni ve hızlı alet eskisini geride bırakır. Birisi kültür, bilim, siyaset, ideoloji, felsefe, hukuk, din, sanat olurken, diğeri teknoloji olmaktadır.

Begoviç’in tahliline M. İkbal’le devam edelim. İkbal’e göre  geçen bin yılda medeniyetimiz ‘tecrübi’ ilimlere yönelmemiştir. Yunan düşüncesinin teorik-felsefi ve Hint’in de ruhçu etkisi altında kalmıştır. Oysa alet üretmek için tabiata yönelerek,  oradaki ilahi aklı taklid etmek gerekmektedir. Biz de kült kendini tekrar ederken, onlarda alete dönüşmüştür. Bunun sebebi Cabiri’ye göre, Batı’daki çatışmanın ana ekseninin din-bilim olmasına karşılık bizde siyaset olmasıdır. Batı’da kilise-bilim çatışması olurken, bizde Sünni-Şii çatışması oluyordu. Bu çatışma, ne yazık ki, halen de devam etmektedir.  Batı’da bilim, özellikle Avrupa Rönesans’ının katkısıyla, kilisenin inşa ettiği bir evren görüşünü yıkarak zafere ulaştı. Bizde ise böyle bir doğma olmamasına rağmen, bu sefer de tüm değerler, saltanat kavgası etrafında dönüyor, ona göre biçim kazanıyordu. O nedenle hamisiz kalan bilimcilerin giderek sayıları azaldı. Buna rağmen, orda burada görülen şahsi başarılar, bilimsel birikimi aktarma noktasında,  Endülüs üzerinden can simidi gibi Avrupa’daki kilise karşıtlarının imdadına yetişti.

Özellikle Türk’lerine İslam’ı kabulünden sonra, ilahi kitabı ve varlığı doğru okuma sayesinde dikey çıkış yakalayan medeniyetimiz, sonraları bu çıkışını devam ettiremeyerek, yapılanları tekrarlamaya, yerinde saymaya başlamıştır. Türkistan’da var olan hür düşünce, Ebu Hanife’nin din ve dünya yorumlarını kendi anlayışına uygun bulmuş, Maturidi gibi içlerinden çıkan bir düşünce adamıyla bunu desteklemiş olmasına rağmen, Eşarilik ve Selefilik gibi daha radikal yorumlar karşısında, siyasi sebeplerden dolayı etkisiz kaldığından, bütün enerjisini gökten gelen haberin somut tarafına biraz ilgisiz kalırken, soyut boyutlarını anlama üzerine daha fazla yoğunlaşmıştır. Yaratıcının insanlara yol göstermek için dünyaya bir kitab gönderdiğinin farkındalığını yakalayan bu akıl, genel bir dünyevi bilimsel gayretin ötesinde metafizik uğraşıların çekiciliğine takılarak ilahi parmağın işaret ettiği yerle değil de, ilahi parmağın kendisiyle meşgul olmaya başlamıştı.  O ilahi parmakla işaret edilen yön ise, İbni Rüşd’ün inayet ve ihtira delillerinde olduğu gibi insan ve tabiattı. Biz ise özellikle son asırlarda daha ziyade fizikötesi kavramlara  yoğunlaşarak zengin bir tasavvufi kültür ürettik. Müslüman akıl tabiatı çıplak gözle değil, birtakım soyut kavramlar aracılığıyla görmeye başladı. Tüm bu nedenlerle belki son beş yüz yıl ilk dönemki Müslüman aklının tersine tüm evreni kucaklamaktan uzaklaşarak, tasavvufi yorumların egemen olduğu anlayışa teslim oldu.

Yukarıdaki tahlillerden hareketle şöyle bir tespitte bulunabiliriz. Son dönemde, Doğu Medeniyeti ağırlıklı olarak ‘kült’, yani din, felsefe, ilim, fıkıh, siyaset, ahlak, belağat, hadis, tefsir üretmiştir. Çünkü sonuçta bunlar da dünyevi kültürlerdir. Fakat doğu medeniyeti ‘teknoloji’ üretmede aynı başarıya ulaşamamıştır. Birinde ilerlemiş, diğerinde geri kalmıştır. İbni Haldun’a göre nakli ilimlere dalınmış, akli ilimler ihmal edilmiştir. Böylece dünyevi olarak ortaya koyduğumuz bilim, insanlar arası ilişkileri düzenleyen fıkıh kültürü ve insanları kontrol altında tutan siyaset ve askerlik sanatı olmuştur. Geldiğimiz noktada ortaya çıkan kültür,  ilahi kaynaklardan esinlenerek objenin maddesel dönüşümlerini keşfeden bir keşif değil, metafiziktir. Ve yine birikimlerimizde üzerinde durulan  temel obje, teknolojik gelişmeyle sonuçlanacak çıplak ‘tabiat’ değildir. Bu nedenle medeniyetimiz, yeni bilgiler ve teknolojiler üreten modern Batı ile karşılaşınca, elindeki eski teknolojiyle ona karşı gelememiştir. Üretilen nakli ilimler kültürü de bu noktada eksik kalmıştır.  

Her ne kadar Hegel, medeniyetleri sınıflandırırken sayılarını yirmi dörde kadar çıkartır, bazılarını eledikten sonra, onları  sekize indirmiş olsa bile, yapılan araştırmalar neticesinde, insanlık tarihi boyunca medeniyet yükselişlerinin, güneşin hareketi istikametinde, doğudan batıya doğru hareket ettiği tarihen sabittir; Çin, Hint, İran, İslam, Avrupa ve  Amerika. Gelinen noktada insanlık, yeni bir medeniyet, yeni bir anlayış gerçekleştirmek maksadıyla, ya farklı gezegen ya da uzay çalışmalarına ağırlık vererek, o gezegen merkezli çalışacak, yada yeni baştan, yani Çin’den  başlayarak yeni bir tura daha çıkacaktır. Bize göre tüm bu alternatiflerin yerine, yeni medeniyetin, bütün insanlık tarihinin birikimlerinden faydalanarak  ‘küresel senteze’ gitmesi daha kolaydır. Bununla yeni medeniyet, yaşanılan insanlık tecrübesinin harmanlandığı yerden yükselecektir. Buna en yakın duran medeniyet havzası coğrafi, sosyolojik ve antropolojik olduğu kadar, felsefi olarak da ‘ortayı’ temsil eden Orta Doğu bölgesidir. Bunun da en derinlemesine incelendiği, manevi miras olarak değerlendirildiği Bölge Anadolu’dur. Bugünkü dünyanın tarihsel geçmişini oluşturan üç medeniyet havzası; Doğu( Çin, Hint, Rus), İslam (Arap, Türk, Fars) ve Batı (Avrupa-Amerika)   dünyanın dengesini kuracak üçlü sacayağıdır. Nasıl ki bir ülkede, sistemin oturması için, toplumsal kesimlerin eşit derecede sisteme katılması gerekiyorsa, dünya barışının sağlanması için de, kadim medeniyet havzalarının eşit derecede sistemde söz sahibi olabilmesi gerekmektedir. Bunlardan birisinin tek yanlı hegemonya girişimi, dengeyi sürekli olarak bozacak, yeni sorunlar çıkaracaktır. Bütün dünyada yaşanan sorunların temelinde, söz konusu dünya dengesinin kurulamaması yatmaktadır. Hatta öyle ki, İslam coğrafyası  dünyanın orta yerinde atıl bir kütle olarak durmakta, dünya sisteminden tamamen dışlanmaktadır. Şu halde İslam dünyası öncelikle silkinip kalkarak, varlığını ifade etmeye, yeni yüzyılda her alanda kararlı olarak yükselişe geçmeye, teknoloji  üretmeye, yenilenmeye, canlanmaya mecburdur. Bu sebeble de geçmiş bin yılda yapılanları doğru analiz ederek, kendini geliştirmeli ve dünyanın çözüm bekleyen şifrelerini açmaya yönelmelidir.

Geldiğimiz noktada, Doğu, İslam ve Batı medeniyetlerinin kültürel zenginliğini, bilim havuzunda barındıran Anadolu birikimi, ciddi bir kararlılıkla Anadolu Rönesans’ını başlatmaya aday olmalıdır. Yine gelinen noktada, siyasi gücü arkasına alabilme imkânını yakalamış bilim dünyası, bu fırsatı yeni gelişmelere dönüştürme gayreti içerisine girerek, hak ettiği teknolojik ilerlemelere imzasını atmalıdır.