Libya Bugüne Nasıl Geldi?


Göçebe Devleti

İspanya’nın güneyinde kurulup ve günümüzde izlerine Fas ve Tunus’ta rastladığımız muhteşem Endülüs medeniyetinden Libya hiç nasibini almamıştır dense mübalağa olmaz. Libya’da aslında büyük sahrada yaşayan birkaç Arap kabilesinden başka bir unsur yok. Osmanlılar zamanında Trablusgarp’ın Haçlı seferlerine karşı Müslümanlığını Turgut Reis korumuştur. Bugün hâlâ ayakta duran Kale’nin içinde Turgut Reis’in camisi ve hamamı hizmet vermektedir. Libya coğrafyasında Araplardan veya daha eski medeniyetlerden kalan çok az izler vardır. Küçük bile olsa akarsuları olmayan ve sürekli çölleşme sorunu ile boğuşan bir ülkedir Libya.

Yakın çağlarda esas Libya’yı yıllarca idare eden hem bir sülale hem de bir tarikat olan Sunusiler olmuştur. Sunusiler de aslında Libyalı olmayıp Hicaz kökenli bir Arap ailesidir.  Ahmet Şerif Sunusi, samimi bir Osmanlı tebaası idi. 1912 Balkan Savaşlarından önce bu toprakları İtalyanlara karşı, başlarında Enver Paşa, Mustafa Kemal Paşa ve Kuşçubaşı Eşref olmak üzere bir avuç Türk askeri savunmuştur. Balkan Savaşları kızışınca Padişah Abdülhamit, paşaları İstanbul’a çağırmasıyla mücadele Kuzey Afrika’da son bulmuştur[1]. Zaten o yıl da Osmanlı Devleti İtalyanlarla Uşi Anlaşmasını imzalamıştır. Osmanlı zayıflamaya başlayınca, Ahmet Şerif’in kardeşi Muhammed İdris İtalyanlarla anlaşarak hem krallığı ele geçirmiş hem de sırtını Osmanlıya dönmüştür. Bu dönemde Libyalı nüfusunun çoğu kabilelerden oluşup daha çok sahrada; az sayıda seçkin nüfus ise sahil şeridindekiler Trablusgarp ve Bingazi gibi şehirlerde yaşıyordu. 1923’te kabileler arası anlaşmazlıklarda Sunusiler arabuluculuk yapamamışlar belki de yapmak istememişler; onların arasında var olan sorunlar, krallığın yönetme işini kolaylaştırmış, çünkü yönetimden hiç pay istememişlerdir. Birinci Dünya Savaşından sonra İtalya’nın diktatörü Mussolini Libya’ya on binlerce askeri sevk ederek belli başlı şehirleri işgal etmiştir. Bu işgal hamiyetperver Libyalıları harekete geçirmiş ve Bingazi taraflarında Çöl Aslanı Ömer Muhtar’ın isyanına sebep olmuştur. Ne var ki Ömer Muhtar 1931’de yakalanmış ve taraftarlarının önünde dar ağacına asılmıştır.

Mussolini üç defa Libya’yı ziyaret ederek şeriat vaadi verir, cami ve tekkeleri gezer, halkın gönlünü almaya çalışır. Bu arada Muhammed Sunusi, Mısır’da sürgünde yaşıyor ve İngilizlerden destek görüyordu. İkinci Dünya Savaşı’nda İtalya yenilince 1951 yılında Kral Libya’ya döner, ancak 1969 yılında genç subay Kaddafi, Mısır devlet başkanı Nasır’dan da destek görerek kansız bir darbeyle iktidarı ele geçirir. Kaddafi daha ilk demecinde petrolün millileşmesi gerektiğini vurgulayarak esas kavga sebebinin petrol olduğunu vurgular. Yani Osmanlıdan sonra Libya, esen siyasal rüzgarların etkisinde kalarak devlet olabilme vasfını kazanamamıştır. Ezcümle Libya’nın devlet olma yolunda, Ömer Muhtar’ın başkaldırışından maada kayda değer bir ilerlemesi olmamıştır.

 

Göçebelerden Devlet Olmaz

Libya halkının tamamı Arap, Müslüman, Sünni ve Maliki mezhebine mensuptur. Yani mutlak homojen bir toplum. Ancak 15-20 kabileden oluşan bu toplum farklı bölge ve şehirlere yerleşmiş olup buralarda habitatlar oluşturmuşlardır. Başka bir kabileden bir kişinin bu bölgelere girmesi ancak bir sebeple olabilir. Kabileler arası kız alıp verme dahi bir kararı gerektirir. Tespitlerimize göre bu aşiretlerin en önemlileri Urfali, Kadafle, Mücariha, Terhune, Zinate, Tavarik, Ubeydat, Baraisa, Hasiye, Ureybat, Beragite, Karagla, Murabitin vs. Her ne kadar bugün için hepsi Arap görünseler de ama hepsinin kökeni Arap olmayabilir. Mesela Urfeli, Karagle (Karakollar) ve Tavariklerin aslen Arap olma ihtimalleri düşüktür. Sunusiler büyük şehirlerde aristokrat bir tabaka oluşturarak devleti tek elden ve sadece şehirlerde yönetmeyi tercih etmişlerdi. Kabileler, Müslüman olmakla beraber, gelenekleri dindarlıklarının önünde yer alan birer sosyal topluluk olarak tanımlanabilir. Bu da İbni Haldun’un yüzyıllar önce yaptığı tespiti doğrular niteliktedir.

1969 yılında Kaddafi yönetimi ele geçirince etrafında farklı kabilelerden askeri eğitim görmüş bir avuç subaydan yararlanmıştır. Bu subaylardan birisi de Hafter’dir. Kaddafi, akıl babası olan Nasır’dan istifade ederek bir taraftan ülkeye hakim olmaya çalışır, diğer taraftan da kendine has bir ideoloji oluşturmak ister. Kaddafi anti kapitalist ve anti emperyalist, ılımlı sosyalist, İslam’la yoğurulmuş milliyetçi bir politika izlemeye başlar. Bu köklü fakat cazip değişiklik, kabilelerin hoşuna gidecek yeniliktedir; kısa sürede benimsenir. Netice itibarıyla kısa zamanda kazanç var kayıp yoktur. Gelecek hesabı yapılmamıştır.

 

Kaddafi Diktatör müydü?

Kaddafi bu karma ve karmaşık ideolojisi ışığında önce Sunusilerden kalan oligarşi ve aristokrasiyi bertaraf etti. Bir süre sonra Yeşil Kitapçığında topladığı görüşlerine göre kendisini bir rehber veya ‘Lider Kardeş’ olarak ilan etti. Petrolü millileştirdi, bütün Avrupa kökenli danışmanları sınır dışı etti ve en önemlisi devletin adını değiştirdi. Libya’nın adı artık: Büyük Libya Arap Sosyalist Halk Cemahiriyesi olmuştu. Nasır öldükten sonra Kaddafi, Arap Birliği fikrini savunarak onun yerine geçmeye çalıştı. O yıllarda çok yönlü ve aktif bir siyaset izledi. Sovyetler Birliği’ne yanaştı ve bütün silahlarını Sovyetlerden aldı. 1980’li yılların başlarında Afrika Birliği Başkanlığını yürüttü ve fakir Afrika ülkelerine çok yardım gönderdi. 

Yeşil Kitap’a göre ülkeyi Halk Komiteleri yönetir, komiteler de her yerdedir. Bu komiteler piramit şeklinde örgütlenir ve en üstünde Kaddafi rehber olarak bulunur. Vali, bakan veya başbakan gibi unvanlar yoktu; onun yerine bu komitelerin seçtikleri kişiler mevcuttu. Bu görevlere atanan kişilere de düzeyine göre Genel Sekreter (El-Eminülam) unvanı verilirdi. Kaddafi’nin bu nevi şahsına münhasır sistemi getirmesinde bir kaç amacı vardı. İlki oligarşiyi yıkmak ve aristokratları tasfiye etmekti. İkinci hedefi kabilelerin sempatisini çekerek çöldeki Arap’ı yönetime ortak ederek sistem içine almaktı. Kimine göre de Kaddafi Narsist ve hatta manyaklığa varacak derecede megaloman birisi idi. Bu iddialar tartışılabilir. Ancak garip davranışlı, sıra dışı, kimi zaman tutarlı ve kimi zaman da tutarsız olabilen ilginç kişilikli bir insandı denilebilir. Mahalli olmakla beraber kimi zaman giydiği farklı kıyafetler, çadırda misafir kabul etmesi, uluslararası toplantılarda otel bahçesine çadır kurup orada kalması, dış ülkelerde deveye binmesi ve buna benzer davranışları dikkat çekici idi.

Kaddafi’nin getirdiği sistem muhalefeti kabul etmediği için bir diktatörlük kabul edilebilir. Muhalefeti kabul etmemesinin gerekçesi de tuhaftı: ¨Muhalefet Halk Komitelerinin içinde olur¨! Cahil kabileleri aslında bir türlü yönetime ortak etmek onları memnun etmek için yeterliydi. Bu politikayı Libya’da Mussolini de uygulamıştı. Nitekim Kaddafi’ye göre toprak kullananın, ev oturanın, araba sürenin, üniversite öğrencinindir vs. Kaddafi’ye göre en adil düzen İslam Sosyalizminden geçer; ücret ve maaş kapitalizmin enstrümanlarıdır; kâr ve faiz aynı adrese çıkar. Her yerde kurulan Halk Komiteleri her şeyin maliki olabilirlerdi. Tek bir şey bu sistemin dışında tutulmuştu: Petrol!

Kaddafi, devrimin ilk yıllarında çok insanın yurdu terk etmesine göz yumdu. Libya’da kalanları da görevden uzaklaştırdı. Başkaldıranları ise ağır cezalandırdı. Saddam veya Hafız Esed kadar zalimdi denilemez ama kurduğu sistem, oligarşinin yerine bir nevi anarşiyi getirmişti. Anarşinin ipleri de Kaddafi’nin taraftarı olan Devrim Komitelerinin elinde idi. Yani diktatörlük düşük bir dozda var olmakla beraber, aydın insan müşteki ama çölden şehre yerleşen kabileler memnun idi.

Kaddafi İslam’ı dünyaya tanıtma ve yayma misyonunu da üstlenmeye çalışmıştır. Bu uğurda milyarlarca dolar harcamıştır. Bir çok ülkede kurulan İslam’a Çağrı Cemiyetleri aslında birer Arapça öğretme merkezleriydi. Yani İslam’ı yayma şemsiyesi altında aslında Arap dilini öğretme projesiydi. Özellikle Afrika ülkelerinde Müslümanların çoğunlukta yaşadıkları yerlerde bu merkezler ciddi faaliyetler göstermiştir. Bu meyanda Kaddafi’nin İslam’a belki de en büyük ve emsalsiz hizmeti, başrolünü Anthony Quinn’in oynadığı Çağrı filmi olmuştur denebilir. Gerçekten de bugüne kadar hâlâ İslam’ı bütün ulviliği ile tanıtabilen bu seviyede bir film çevrilmemiştir.

 

Yapay Üretimli Ekonomi

Yabancıları kovup, petrolü millileştirdikten sonra oluk oluk ülkeye akan dolarları, Kaddafi’nin kurduğu sistem maaş olarak değil, mal olarak halka dağıttı. Amaç: ¨Lider Kardeş” vatandaşlarına sahip çıkıyor imajını vermekti. Mal ithal etmek sadece devletin elinde idi. Üretim yine Halk Komitelerinin elindeydi ama üretilen her şey ithalata bağımlı idi. Pazarlama sadece devletin tekeline verilmişti. Bol bol ithal edilen kaliteli yabancı ürünler, ithal fiyatının çok altında halka devletin (Kaddafi’nin) ulufesi olarak yok pahasına satılıyordu. Mesela 30 Dolara ithal edilen bir İtalyan ayakkabı vatandaşa sadece beş dolara satılıyordu. Devlet halktan vergi alamazdı çünkü ¨bütün servet zaten halkındır¨. Hizmet sektörü bir üretim sektörü olarak kabul edilmiyordu; mesela bir ara bütün berber dükkanları kapatılmıştı. Bankaların görevleri sadece maaşları dağıtmak idi. Petrolden elde edilen gelirle büyük inşaat projeleri, dev konut siteleri, yollar ve köprüler yaptırılıyordu. Ancak inşaatlar henüz bitmeden halk bu evlere sahiplenebiliyorlardı. Dev firmaların hepsi yabancı ve elemanları da yabancılardı. Libyalı bu durum karşısında ya memur olabiliyor ya da işsiz kalıyordu. Adına Büyük Nehir Projesi verdikleri yatırım 50 yıllık olarak planlanmıştı ama 15 yılda proje iflas etti. Bilindiği gibi Libya’da akarsu yoktur. Büyük Sahra Çölünün ortasından yeraltı sularını çekerek kuzeye taşıyıp içme ve sulamada kullanılması planlandı ve milyarlarca dolar bu projeye harcandı. Ancak kısa sürede çöldeki yeraltı suları bitince proje ortada kaldı.  Kısacası mali ve iktisadi politika tamamen bir anarşizmdi. Hizmet sektörü üretimden kabul edilmeyince bu sektörün zaruri (mesela belediye) hizmetlerini yabancılar yürütürdü. Ülkenin her tarafı çöp yığınları ile doluydu.

Tarımsal üretime müstesna bir yer verilmekle beraber, tarımsal üretim hem pahalı hem de verimsizdi. Çünkü göçebe bir halkın tarımsal üretim tecrübesi yok denecek kadar azdı. Yerli üretim hem kalitesiz hem de pazarlanması zordu. Çünkü ülke büyük, şehir nüfusu az ve dağınıktı. Ayrıca taşıma sektörü devletin elinde olması gerekiyordu. Onun için piyasada çifte fiyat oluşurdu. Mesela ithal et, yerli etin yarısı bazen üçte bir fiyatına satılabilirdi.

 

İlk Değerlendirme

Kaddafi’nin yürürlüğe koyduğu ucube ¨Halk Yönetimi¨ sistemi her ne kadar anti emperyalist ve anti kapitalist özellikleri olsa da hem başarılı olmadı hem de vatandaşı sadece bir süre için mutlu edebildi. Çünkü sürdürülebilir bir tarafı yoktu. Mesela Libya’da hizmet sektörü gerçekten yerlerde sürünürken, petrolden akan paraların Nikaragua’daki direnişçilere gitmesi, Kuzey Amerika Kızılderililerin her yıl kongrelerinin mali yönden desteklenmesi, Afrika’nın lideri olmak (!) için birçok fakir Afrika ülkelerine yardım gönderilmesi Libya insanında bir bıkkınlığa ve isyana yol açmıştır. Halk Komiteleri ile idare edilen ve 40 yıl süren sözde bir Halk İktidarının bir fiyasko olduğu anlaşıldı ve sistemin daha iyiye değil daha kötüye gideceği kesinlik kazandı. Kaddafi’nin, ülkenin gücünü zorlayan büyüklükte, adeta dünyanın sırf ilgisini çekmek için yürüttüğü faaliyetler, yeni yeni oluşan Libya aydınını ciddi manada rahatsız etmiş ve isyana sürüklemişti. Üstüne üstük Arap Baharı da esince hem Kaddafi gitti hem de Halk Komiteleri saman alevi gibi uçuşup küle döndü.

Kısacası Libya Osmanlıdan sonra hiç toparlanamadı, varlık gösteremedi, devlet olma yolunda sağlıklı adımlar atamadı ve bugünkü merhaleye kadar geldi. Libya, ister İtalya’nın bir mandası olarak, ister krallık olarak ister cumhuriyet olarak bir yaz-boz tahtasına dönüşmüş durumdadır.

Bir sonraki yazımızda Kaddafi’nin yarım asra yaklaşan yönetimi sırasında işlediği siyasi ve sosyal hatalar ele alınacaktır. Son yazımızda ise Kaddafi’den sonraki Libya’nın sosyal kültürel ve siyasi yapısı tahlil edilecek; General Hafter’in Kaddafi dönemindeki ve bugünkü rolü ve perde arkasında cereyan eden olayları anlatıp tahlil edeceğiz.  

 


[1] Cemal Kutay, Trablusgarp’ta Bir Avuç Kahraman, Tarih Yayınları, İstanbul, 1963