Kimse kızmasın, hâlimizi yazdım..
Bilimsel bir metni okuyan aydın/düşünür/yazar a
Bilimsel bir metni okuyan aydın/düşünür/yazar a
Unutmayalım ki 15 Temmuz felaketi, kendi insanın üzerine ateş açma talimatını sorgulamadan yerine getiren askerler yüzünden gerçekleşti. Emir, ister apokaliptik bir kültün muhteris liderinden, ister gözünü karartmış darbeci bir komutandan, ister koltuğunu ne pahasına olursa olsun bırakmak istemeyen bir siyasetçiden gelsin, askerliği bir uzmanlık alanı olarak seçmiş kişilerin “hayır” diyebilmek için kendilerini her şeyin üstünde bağlı hissedecekleri bazı “yüksek değerlere” ihtiyaçları var.
Toplumsal ve siyasal düzenlerin yalnızca büyük sorunlar yüzünden değil, aynı zamanda tarihçilerin 'kriz' dedikleri endişe fırtınaları nedeniyle yıkıldıklarını dikkate almamız lazım. Din, bilim ve ekonomi alanında verilen sözler boşa çıktıkça siyaset giderek daha fazla zorlanmaktadır. Haklı gerekçelerle, toplumun şimdiye dek görmediği bir refah seviyesine eriştiği dile getiriliyor. Bunu araştırmalar da doğruluyor. Ancak insanlar gelecekten endişe duyduklarını artık saklamıyorlar. Politikacılar, o endişeleri azaltmaya çalışırken bilmeden yoğunlaştırıyor. Bugün içine düştüğümüz bu ikilem hem toplumu yoruyor hem siyaseti geriyor. Ve muhtemelen o ikilemden kurtulmak hiçte kolay olmayacak!
İdeoloji, küresel sisteme karşı bir milleti temayüz ettirecek en önemli koşullardan biri sayılabilir. Burada tabii ki ödünç, kopya ideolojileri kast ediyor olamayız. Her halükarda geçmişin yanlışlarıyla tarihi tekerrür ettirmeyecek bir akla ve uyanıklığa sahip olarak hareket etmemiz lazım. Bu toprakların ruhu ve değerleriyle buluşabilmiş, evrensel bir öze ve iddiaya sahip, tarihsel gerçekliğe muvafık bir ideoloji, bizim bugün muhtaç olduğumuz “gelecek ufku ve tasavvuru”dur.
Kolayca kopyalanabilir -ve dolayısıyla kolayca ulaşılabilir- olmak metinlere gösterilen özen ve saygının altını oymaya başladı. Düşünürlerin ömürlerini verdikleri külliyatlarını, sözlükleri, ansiklopedileri, insanlığın tüm yazılı entelektüel birikimini dakikalar içinde kopyalayıvermek işten bile sayılmıyor artık. Bugün sıradan bir bilgisayarın hafızasında bir hayat müddetince okunsa bitirilemeyecek on binlerce eseri saklamak mümkün. Orwell’in 1984’te anlattığı, bilgiye erişimin neredeyse tamamen sınırlandığı distopya gerçekleşmedi ama bugün Huxley’in “cesur yeni dünyasında” yaşıyoruz denilebilir. İnsanların sonsuz bir veri denizinde boğulduğu, iyiyi kötüyü, kaliteliyi kalitesizi, faydalıyı faydasızı ayırdedemedikleri bir dünya bu. Kopyala yapıştır kolaylığı entelektüel hırsızlığın kapısını da ardına kadar açtı. Bir bilgi okyanusundan bir fincan su alıp az öteye boşaltmanın hükmü nedir? Kopyalana kopyalana sıradanlaşmış, değersizleşmiş, anlamsızlaşmış, tepeleme yığılmış bilgilerden irfan damıtmak mümkün müdür?
Kapitalizm küçük insanları sever, küçük insan psikolojisiyle dünyayı kendinin gül bahçesi kılmak ister. Bu psikoloji kendisini aşarak faziletin basamaklarını tırmandığı takdirde kapitalizmin tekerine çomak sokmak işten bile değildir. Zira merhamet ve sevgi kapitalizmin en büyük düşmanlarıdır. Efendiler o yüzden bu düşmana yüz vermek istemezler. Düşmana düşman diyemez ama ona bütünüyle kucak açamazlar. Merhametin ve sevginin hakim olduğu yerde efendiler efendiliğini yapamazlar. Küçük insan psikolojisinden her zaman mutludurlar. Zihinsel bütünlüğün görkemi ve önemi buradadır. Bütünlük temel değerlerin belirleyiciliğiyle kaim ve koşulludur. Aksi halde küçük insanın zihin dünyasındaki eklektik yapıyla örtüşme halinde bir tarz-ı hayata boyun eğmeye başlarız: faziletin değil, kurtların dünyasına.
Bugün artık şehirleri aylaklar gibi dolaşmıyoruz. Bir zamanlar flanörlerin gözbebeği olan yerler, müzeler, pasajlar, kütüphaneler birer 'City'e dönüştüler. Tüketim toplumunun rüzgarına kapıldılar. Şehir hayatını gözlemleyerek keşfetmek ve tanzim etmek peşine düşen yeni 'Flanör'ler türedi zamanla. Onları; bir bakıyorsunuz Tüyap Kitap Fuarı'nda, bir bakıyorsunuz İstanbul Sinema Günleri'nde, bir bakıyorsunuz Boğaziçi Koşusu'nda görüyorsunuz...Avrupa'da da durum farklı değil. Eksiği yok, fazlası var! Street Day, Love Parade, City Fest olarak sürüp gidiyor bu silsile... Flaneur yerine Passerby kullanılması, müzik ve sanat festivalleri ile spor etkinliklerinin düzenlenmesi olayın yönünü - gerek biçim gerek içerek olarak - tamamen değiştirmiş gözüküyor. Kısaca, flanör için şimdiden başka bir isim aranılsa yeridir.
Bugün artık Leningrad yok. Havari Aziz Petrus adeta mitolojik bir karakter olarak 2000 sene öncesinde unutuldu sanılırken 21. Asrın önemli bir şehrinin isminde yaşamaya devam ediyor. Peyami Safa, “Objektif 8: 20. Asır Avrupa ve Biz” başlıklı kitapta toplanan makalelerinden birisinde şunu söylüyor:
"İnsanın mezar karşısındaki acılarına korkularına ve sorularına cevap ve teselli koşturamayan ideolojilerin dine hücumları nafiledir. İlim de bu sorulara kendisinin veremediği cevabı veren dinlere saygı gösterecektir. İnsanın sorulara beklediği cevap, elbette, bir maymunun fezadaki seyahatinden daha önemli ve aceledir."
Cemaatte herkes her işe koşulurken (ne iş olsa yaparız ağabey) cemiyette yoğun bir uzmanlaşma beklentisi söz konusu olacaktır. Bu da cemiyette insanların “meslekleri” üzerinden tanımlanması neticesini doğuracaktır. Köyde, “ağanın oğlu olmak”, “asker arkadaşı olmak”, “çok kuvvetli olmak” gibi “özellikler” önemliyken şehirde insanı kıymetli yapan ancak “bir konunun uzmanı olmak” olacaktır. Tönnies Gemeinschaft ve Gesellschaft’ı birbirlerini dışlayan kavramlar olarak kurguladığı için eleştiriliyor ama en azından Almanya’da işler büyük ölçüde onun öngördüğü çerçevede ilerlemiş görünüyor. İşte bu yüzden Alman’ların yeni tanıştıkları kişiye sordukları ilk sorulardan birisi “Was sind Sie von Beruf?” oluyor. İşte bu yüzden Alman televizyonlarında görünen hemen herkesin adının yanında mutlaka mesleği yazılıyor. Peki, biz neden yeni tanıştığımız kişinin hemen mesleğini, uzmanlığını değil de memleketini, akrabalarını -hatta çaktırmadan sorabiliyorsak ırkını, mezhebini- soruyoruz?
Türkiye'de erkeklerin kadın algısı, hayal ile gerçek arasında gider gelir. Türkiye'de herşey değişir; değişmeyen birşey yoktur: Ekonomik şartlar değişir. Siyasal ortam değişir. Toplumsal hayat değişir. Her iktidar ile birlikte doğru-yanlış değişir. Bu süreçte tabii erkekler de değişmiştir ama kadınların değişmesine kimse razı değildir. Bu gerçek yüzyıllar boyu değişmez; önümüzdeki yüzyılda da değişme ihtimali pek azdır. Yüzyıllardır aynı kaderi Almanya'da yabancılar paylaşıyor. Tarım toplumundan sanayi toplumuna, sanayi toplumundan iletişim toplumuna geçilmiştir, hatta postmodern veya posthistory çağa eriştiğimiz söylenmektedir ama ne Türkiye'de 'kadın'ın ne de Almanya'da 'yabancı'nın konumu değişir. Hep aynı kalır. Acaba bu benzerlik nereden kaynaklanmaktadır?