1915'ten Günümüze Türkiye'de Ermeni Olmak: Ohannes Kılıçdağı İle Bir Röportaj

02 Mayıs 2026

Hasan Karademir: 
Sizce 1915’te yaşananlar, Cumhuriyete giden süreçte bir gereklilik miydi? Siz bu süreci nasıl okuyorsunuz?

Ohannes Kılıçdağı: 
Genel olarak tarihe baktığımızda, yani bugün durduğumuz noktadan geriye doğru baktığımızda soykırımı o süreç zinciri içerisinde bir halka olarak düşünmemek lazım. Soykırım, uzun vadeli ve kısa vadeli sebeplerin bir araya gelmesiyle oluşmuş, ortaya çıkmış bir haldir. Türk ulus-devletinin kültürel, sosyal, demografik ve siyasal zeminini hazırlamış olsa da o amaçla düşünülmüş bir şey değildi. 

Ermeni soykırımının toplumsal ve siyasal zemini vardı ve yaklaşık bu zemin, 50-60 sene öncesine dayanıyor… I. Dünya Savaşı'nın başlaması gibi daha kısa vadeli sebepler olmasaydı, soykırım “o an” gerçekleşmezdi.

 

Hasan Karademir: 
Tehcirin temel motivasyonu ve amacı nedir ve neden özellikle Ermeniler?

Ohannes Kılıçdağı: 
Olayın temel motivasyonu, “Ermeni Sorunu” denen sorundan kurtulmaktı. “Ermeni Sorunu” denen olgu, aslında 1850'lerden başlar ve 1870'lerde uluslararası bir nitelik kazanır. 93 Harbi'nden sonra imzalanan anlaşmalarla uluslararası bir boyut kazanır ve Osmanlı İmparatorluğu için hem iç hem dış bir baskı unsuru haline gelir. Bir takım reformların yapılmasıyla, Ermenilerin uzun vadeli şikayetlerinin -ki bunların içerisinde kendilerinin can, mal ve ırz güvenliğinin olmaması vardır- olmasından dolayı devletin içerisinde iç-dış baskı unsuru haline gelir. 

Ermeni Meselesinden kurtulmak isteyen dönemin İttihatçı hükümetiyse, bu meseleden sonsuza kadar kurtulmak için; bu meseleyi tamamen kapatmak için şartlardan da yararlanarak böyle bir işe girişmişlerdir. İlk önce bir ‘yoklama’ yöntemiyle bu işi ilerlettiler ve bu işin sonunda Talat Paşa'ya atfedilen sözde denildiği gibi soykırım ve tehcir yoluyla “Ermeni Meselesini halledilmiştir.

Bu soru bağlamında şunu da söylemek gerekiyor. Tehcir kararının verildiği ilk haftalarda-aylarda vilayetlere, 'Müslüman olanların tehcire tâbii tutulmayacağına' dair bir emir gönderiliyor. Fakat bir müddet sonra bundan vazgeçiliyor çünkü gayet anlaşılabilir bir şekilde birçok Ermeni yerini yurdunu terk edip yürütülmektense, Müslüman olmayı tercih ediyor. Ama bu sayının artışı çok fazla olunca merkezi hükümet bu karardan vazgeçiyor ve 'Müslüman da olsalar, gönderilecekler!' emri veriliyor. Dolayısıyla buradaki amaçlardan biri “Müslümanlaştırmak” değil, Ermeni Sorunu dedikleri sorundan kurtulmak... Bunun da 'Ermenilerden kurtulmak' ile olacağını düşünüyorlar ve düşüncelerinin gereğini yerine getiriyorlar. Bir noktadan sonra herkes Müslüman olsa bile onlar için amaç hasıl olmayacağından dolayı (savaş sonrası tekrar Hristiyanlığa dönebilirler şüphesi ile) esas motivasyon, Ermenileri ortadan kaldırmakla beraber Ermeni sorununu da ortadan kaldırmak. 

 

Hasan Karademir: 
Yaşananların somut/soyut kanıtları nelerdir ve nerededir?

Ohannes Kılıçdağı: 
Bu konuda sözlü tarih/tanıklık kanıtları, çok yüksek hacimde var. University of California'da soykırımdan sağ kalan Ermeniler ile yapılan röportajlar mevcuttur. Çeşitli yerli ve yabancı hatıratlar mevcuttur. Osmanlı devlet adamlarının hatıratları (Naim Efendi), çeşitli devlet arşivleri mevcuttur. Bunlar bilinmeyen şeyler değildir, üzerine epey çalışmalar yapılmıştır… “Toplu mezar” iddiaları mesela sıkça söylenen iddialardan biridir. Bir defa şunu bilmek gerekiyor. Ermeni soykırımında kullanılan öldürme yolu, yürütmektir… Uzun yollar boyunca, dağ-tepe demeden yürütme ve buralarda baskınlar yapma, soygun, katliam ve tecavüz etmektir. Bir diğer kısmı ise Ermeniler Suriye'de çeşitli kamplara vardıktan sonra kamplarda ölen ve öldürülenler mevcut. (Suriye'deki kamplara gidip oradaki kalıntıları belgeleyen ve fotoğraflarını çeken insanlar mevcuttur.) Özellikle Doğu'ya gittiğinizde Ermenilerin nerede öldürüldüğü; hangi kuyuya-derin vadilere atıldığı kuşaktan kuşağa ve ağızdan ağıza aktarılan verilerdir. Bugün belgenin varlığı, hatıratların-fotoğrafların varlığı bir kanıt olarak algılanıyor ancak bu meselede “varlığın olmayışı da bir kanıttır.” 

1915'ten evvel hemen hemen o günkü Osmanlı İmparatorluğu'nun (Arap ve Güney vilayetlerinde daha azdır), her vilayet ve kentinde az veya çok olmak üzere bir Ermeni nüfusu var. Tekirdağ'dan Konya'ya, Erzurum'dan İzmir'e, Trabzon'dan Antakya'ya bu nüfus mevcut… Bu büyük coğrafyanın her kentinde, vilayetinde bir Ermeni topluluğu yaşıyordu, bugünse aynı şeyleri söylememiz mümkün değil.  (esamesi okunmuyor.)  Dolayısıyla her zaman varlık veya sadece varlık değil, yokluk da bir kanıttır. 

 

Hasan Karademir: 
Mustafa Kemal'in bu olaya yaklaşımı nedir ve bir söylemi mevcut mu?

Ohannes Kılıçdağı: 
Literatürdeki bilgiye göre 1920'lerin başında Ankara Hükümeti kurulup bir mücadele verildiği dönemde (soykırım diye bir tabir olmadığından ötürü) bir “fezahat” (utanç verici) olduğunu söylemiştir. Bu söylemdeki temel motivasyon, Ankara Hükümetinin temel başarısını sağlamak olduğundan dolayı söylemlerinde belirli tavizler verip; kaybı azaltmak veya kazancı arttırmak olarak görülebilir. Bu yaklaşımı da olumlu bir sonucu vermeyince, askeri başarılarının artmasıyla beraber Atatürk'te o pozisyondan uzaklaşıyor ve daha katı bir görüş benimsiyor. Özellikle Cumhuriyet kurulup işgal-harp dönemi sona erdikten sonra Atatürk ve Türk hükümeti, külli bir inkar safhasına geçiyor. 


Hasan Karademir: 
Cumhuriyet’in ilkeleri ve sunduğu vaatler, Ermeniler tarafından nasıl tecrübe edildi?

Ohannes Kılıçdağı: 
Çok güzel bir soru… Çünkü şöyle bir genel anlayış mevcuttur: “Bu iş, Osmanlı’nın işiydi; Cumhuriyet herkes için yeni bir sayfaydı, yeni bir başlangıç” gibi düşünüldü veya sunuldu. Ancak Ermeniler ve diğer Müslüman olmayan azınlıklar için aslında değişen bir şey olmadı. Ki şöyle bir şeyi de göz ardı edemeyiz: Cumhuriyeti kuran kadrolara baktığımızda (Atatürk olmayabilir belki ama erken cumhuriyette), Ermeni Soykırımının uygulanmasında bir çeşit rol-görev almış ve yapmış insanlardan oluştuğunu görüyorsunuz büyük ölçüde... Dolayısıyla bunlar aynı insanlar, aynı adamlar ve bu insanlar aynı zihniyeti sürdürdüler. O sebepten dolayı Cumhuriyetin Ermeniler için bir güvenlik ortamı sağladığını söyleyemeyiz. Kimliklerini, kültürlerini yaşayacakları; nüfus olarak artacakları bir imkan sağlamadı. Tam tersine cumhuriyet yönetiminin amaçlarından biri de Ermenilerin ve diğer Müslüman olmayan toplulukları mümkün olduğunca “temizlemek” ve sayılarını azaltmak yönünde oldu. (Varlık Vergisi, 6-7 Eylül, 20 kura askerlik, vakıfların durumu gibi birçok politika aracı, bu doğrultuda kullanıldı ve bu politik tercihler, cumhuriyetin kendi amaç ve istekleri açısından doğru da oldu... Bugün Türkiye'de bu -kadim- grupların toplam sayısı 100.000'i bulmaz.) Özellikle şunun altını çizmek gerekir. 1927 Nüfus Sayımı'na göre Ermenilerin Türkiye'deki nüfusu yaklaşık 64.745 ila 77.443 arasında tespit edilmiştir ve hala 8-10 şehirde 1.000-1.500 arası bir Ermeni nüfusu mevcut. (Tabii bu veriler, 1915 öncesiyle kıyas bile kabul etmez.) Tabii Ermeniler, kendi haline bırakılıp üzerlerine bir baskı kurulmasaydı, zaman içinde gelişip çoğalabilirdi ancak Cumhuriyet yönetimi, buna da izin vermedi ve Anadolu'daki Ermenileri, İstanbul'a toplama politikası güttü ve bunun neticesiyle 50-60'lı yıllara geldiğimizde, Anadolu'daki Ermenilerin varlığı, parmakla sayılacak kadardı. Bugün de nitekim öyledir… Dolayısıyla cumhuriyette, bahsedildiği veya umutlanıldığı gibi bir milat söz konusu değil, olmadı. 

 

Hasan Karademir: 
Cumhuriyetin kurulmasıyla beraber Tek Partili dönemde doğrudan Ermenilere yönelik bir yaptırım oldu mu?

Ohannes Kılıçdağı: 
Özellikle sadece Ermenileri hedefleyen değil, onlarla beraber diğer gayrimüslim toplulukları da hedefleyen '20 Kura Askerlik' gibi... Mesela nedir '20 Kura Askerlik?' 20 yaşından 40 yaşına kadar askerliğini yapmış dahi olsa tüm gayrimüslimlerin askerlikten ziyade işgücü olarak zorla çalıştırıldığı kanunlar ve diğer saydığımız kanunlar gibi, gayrimüslim cemaat vakıflarının mallarına el koyulması, Anadolu halkına günlük baskı ve okulların kapatılması yahut kullanım dışı hale getirilmesi gibi şeyler mevcut. Ermenilerin çocuklarını gönderebilecekleri okulları yok, kiliseler yok (sadece evlerinde ibadet edebiliyorlar.) dolayısıyla bütün bu baskı unsurlarını topladığınızda, Cumhuriyette de demografik azalma devam etmekte. 

 

Hasan Karademir: 
Türkiye'de bu konu üzerinde çok uzun süren bir sessizlik oldu. Bu sessizliği nasıl okumalıyız, tekrardan bu konunun tartışılmasındaki amaç nedir?

Ohannes Kılıçdağı: 
Zaten Türkiye'de bu mevzu, cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte kapatılıyor ve bir sorun olmaktan çıkıyor. Ülke içerisinde bu sorunu dillendirip, arkasından gidebilecek, hesabını sorabilecek kimse kalmıyor ve kalan Ermeniler de hayatlarına devam etme yolculuğunda 'can derdindeler, mal derdindeler.' Zaten korkuyla yaşadıkları için öyle bir güçleri de mevcut değil. Onların haricinde ve soykırımdan ziyade, öyle bir Milli Eğitim politikası mevcut ki, bırakın soykırımı; Ermenilerin Anadolu'daki varlığından habersiz kuşaklar yetişiyor ki Ermenilerin Anadolu'daki bilinen ilk yazılı atfı, MÖ 6. yüzyıla dayanmaktadır. Öyle bir halkın ‘Anadolu'ya Sovyetlerden sonra gelmiş olduğunu düşünen' nesilleri yetişiyor bu ülkede. Dolayısıyla buradaki kuşaklar, (bırakın soykırımı) “Ermeni nedir, bu topraklarda yaşamış mıdır, Anadolu'da var mıdır/yok mudur?” gibi sorularından habersiz yetişen kuşaklar... Dolayısıyla Türkiye'de bu konuda bir “iç sessizlik” olması gayet anlaşılır. Ermeni Sorunu'nun tekrardan gündeme getirilmesi, (1965) Ermeni soykırımının 50. yılı sebebiyle Türkiye'de çok sınırlı sayıda insanın duymasıyla başlar. Sonrasında -malûm- ASALA'nın cinayetleri ve diplomat saldırıları ile birlikte, çeşitli ülkelerdeki soykırımı tanıma tasarıları ile devam eder. Ermeni Soykırımı'nı Türkiye'nin gündemine sokan şeyler, dış etkenlerdir. 

 

Hasan Karademir: 
12 Eylül cuntası ve sonrasındaki ASALA gibi bir takım faaliyetler, Ermenileri nasıl etkilemiştir?

Ohannes Kılıçdağı: 
Öncelikle 12 Eylül için konuşacak olursak zaten bütün ülke için yıkım, baskı ve zulüm getirmiştir. Ermeniler de buradan paylarını almışlardır ancak Ermeni oldukları için nüfuslarına göre daha fazla almışlardır. Tabii, Türkiye çok büyük zulümler gördü ancak Ermeniler, nüfusu itibariyle daha büyük zulümler gördü. 12 Eylül'de tutuklanan Ermenilerin ifadelerine baktığınız zaman “Herkesi dövüp, işkence yapıyorlar, zulmediyorlardı ancak biz Ermeni ve solcu olduğumuz için iki katı daha fazla işkence görürdük.” gibi ifadeler görürsünüz. Tabi ki 12 Eylül, Ermenilere has bir hareket değil ancak Ermeniler, kimlikleri-ırkları nedeniyle o kimliğin rejimde yarattığı imaj sebebiyle nüfuslarına göre daha fazla işkence görmüşlerdir. 

 

Hasan Karademir: 
Müslümanlaştırılmış Ermeniler kavramını ve bugünkü Ermeni kimliğinin parçalı yapısını nasıl yorumluyorsunuz?

Ohannes Kılıçdağı: 
Şu ana kadar bahsettiğimiz tarihin, aslında doğal bir sonucu. Soykırımdan kurtulmak için Müslümanlaşan Ermeniler ve onları takip eden kuşaklar var, soykırım sırasında ailesini kaybetmiş ve kimsesiz kalmış kadınlar var ve sonradan Müslüman aileleri tarafından sahiplenilmiş ve Müslüman olarak yaşamış (sayılarını tam bilmeyiz ancak binlerce dersek abartmış olmayız...) kadınlar var. Tabii, bunlar hayatta kalmak için... 'Ben baktım, Müslümanlık-İslam bana daha doğru bir din gibi geldi.” denmesi ancak bireysel olabilir. Bir insan tabi ki de bir dinden öteki dine rahatlıkla geçebilir ama bizim konuştuğumuz durum öyle bir durum değil... Zaten bireysel değil, kitlesel bir durum. Dolayısıyla onların kuşakları bu durumu keşfettiklerinde -neslinin Ermeni olduğunu keşfettiğinde-, farklı tepki verebiliyorlar. Kimileri umursamazken kimileri de gizlemek istiyor, kimse öğrenmesin istiyor... Kimisi de aslına dönmek istiyor. (Bu tepkilerin hiçbiri bana göre yanlış diyebileceğim bir şey değil, hepsi insanlık hâlidir. Dolayısıyla bunlara baktığımızda tarihin doğal bir sonucunu görmekteyiz.
 

Hasan Karademir: 
Bir ara soru olarak: Günümüzdeki Ermenilerin kimliğine, ırkına sadakati ne ölçüde devam etmekte?

Ohannes Kılıçdağı: 
Anadolu'da zaten bu kimliği devam ettirecek kurum kalmadı. Okul kalmadı, kilise kalmadı, sosyal dernek ve kulüp kalmadı. Nitekim artık nüfus da kalmadı. Özellikle Anadolu söz konusu olduğunda Ermeni kimliğinden ve hatta varlığından bahsetmek çok zor. İstanbul'daki Ermenilerinde bir kısmı, kilise-ev bağlamında bu kimliğe biraz daha sarılmaya çalıştılar. Çünkü bu kimliği yaşayabilecekleri nadir yerlerden biriydi kilise. 'Okullar' denebilir, evet okullar var olmaya devam ediyor ama okullar üzerinde bahsettiğim gibi belirli kısıtlamalar vardı, hala var ama kilise ve dine bakıldığında “Ermenilerin kilisede ibadet etmesi yasaktır.” gibi bir şey hiçbir zaman devlet tarafından söylenmedi. Dolayısıyla kiliseler; o bağlamda, Hristiyanlıkta o bağlamda Ermeni kimliğini “görece” özgürce yaşayabileceğimiz mekanlar oldu. Tabii, Ermenilerin Hristiyanlıkla dinsel anlamda özel bağları da var. (Hristiyanlığı ilk kabul eden topluluk, krallık dolayısıyla kendilerine yakıştırdıkları özel bir ilişki söz konusu. Onun içinde, kilise ve evin içi, kimliğin uzun süre boyunca rahatça yaşanabileceği mekanlar oldu.) Ama tabi geldiğimiz noktada hem demografik aşınmadan hem de siyasi şartlardan dolayı Ermeni kimliği de bir kimlik olarak “yok olma tehlikesi” ile karşı karşıya. Kamusal alanda (özellikle) 70'li ve 80'li dönemlerde Ermeni kimliğini sahiplenmek, bir risk konusuydu. Dolayısıyla kapalı yerlerde sahiplenildi/yaşanıldı kimlik. 90'lı yıllara kadar kamusal alanda bir Ermenice şarkı/türkü dinlemek hatta duymanız, radyoda çalınması bile zordu. Ben çok iyi hatırlıyorum, Sovyetlerin yıkılmasıyla beraber Ermenistan'ın kurulmasıyla radyoda Ermenice kasetlerin çıkması; türkülerin, şarkıların çalınması büyük bir olaydı Ermeniler açısından… İlk defa kendilerine ait bir şeyi, herkesle birlikte dinlenmesi gibi bir durum ortaya çıktı. Ondan evvel böyle bir şey büyük bir “tabu”ydu. Boynunda haçla gezmek dahi büyük bir riskti, hem gerçek bir riskti hem de tarihsel tecrübelerden kaynaklanan bir algıydı ama doğruydu aynı zamanda. Dolayısıyla 90'ların sonuna kadar öyle bir sahiplenmeden bahsetmek mümkün değil. 


Hasan Karademir: 
Ermeni okullarında nesiller ve kuşaklara yönelik nasıl bir tarih aktarımı mevcut?

Ohannes Kılıçdağı: 
Böyle bir şey yok. Ermeni okullarında (Tabi, Anadolu'da hiç kalmadı; İstanbul'daki okullardan bahsediyorum.) zaten Tevhid-i Tedrisat gereği buralarda devletin söylediği ve verdiğinden başka bir şey okutmanız mümkün değil. Türkiye'de Ermeniler ve diğer gayrimüslim toplulukların okulları, “özel okul” statüsündedir. (ki bu doğru bir tanımlama değildir, faaliyeti ile uyuşan bir tanımlama değildir.) Ama mesela özel lise olmalarına rağmen bir takım dersleri (Tarih, Coğrafya, Edebiyat, Sosyoloji) gibi derslerin öğretmenlerini devlet gönderir, okullar kendi istedikleri kişiyi, bu derslere sokamazlar. Sorunuzun cevabı bağlamında ne ayrı bir ders işlenebilir ne de başka bir öğretmen derse gelebilir. Dolayısıyla Ermeni okullarında, Ermeni tarihine dair herhangi bir şey anlatılması yasal olarak mümkün değildir. Ermeni çocukları da, özel olarak Ermeni Tarihi'ni öğrenerek büyümezler...

Kaldı ki bugün Ermeni okullarındaki öğrenci sayısı 3.000'in altındadır. 16 okulda öğrenci sayısı bugünlerde 2.800 civarındadır. Halbuki 1970'lerin başında okul sayısı 32, öğrenci sayısı 7.400 civarındaydı… 2000'lerin başında bile okul sayısı 18, öğrenci sayısı da 3.800 civarındaydı… Gördüğünüz gibi kademe kademe grafik hep aşağıya doğru gidiyor. -Bu grafikler, bir çok şeyi göstermesinin yanı sıra nüfusun azaldığını da gösteriyor ama neyse…- Tabi, nüfus sayısı azaldığı için de okul sayısının azaldığını görüyoruz. Son 25 senede bile ortalama 1.000 öğrencilik bir kaybın yaşandığını görüyoruz. 


Hasan Karademir: 
Bir Agos Gazetesi yazarı olarak başta Hrant Dink'in sizin için değeri ve Ermeni halkı için önemi nedir?

Ohannes Kılıçdağı
Hrant Dink, ortaya çıkışı ile “konuşamayan topluluğun dili oldu”. Dediğim gibi Cumhuriyet Tarihi boyunca Ermeniler, can ve mal derdinde... Kendilerine yapılan haksızlıkların karşısında bir savunma, bir itiraz da dile getiremediler. Çünkü görünmez hâlleri, onların hayatta kalmasına yönelik stratejilerinin bir parçasıydı. Tabi size yapılan haksızlıkları söyleyemeyip içinize atmak, insanın kimliğinde bir erozyona ve psikolojisinde bir aşınmaya sebep oluyor. Agos ve Hrant Dink'in çıkışı da Ermenileri bir yanda sevindirirken bir yandan da tedirgin etti çünkü biri çıkıp konuşmaya başladığı zaman, Ermeni toplumunun göz önünde bulunacağı, dolayısıyla hedef haline geleceğine dair endişeler duyuldu ama bir yandan da bir ferahlama… Yani söylemek isteyip de söyleyemediğini, senin yerine söyleyen biri çıktı ve dolayısıyla onu dinlemek, Ermeni topluluğuna iyi geldi... Nitekim Hrant Dink, 2007 yılında katledildi ama onun bu getirdiği itiraz edebilme, hakkını arayabilme hali, her ne kadar Türkiye'deki (2015'ten bu yana özgürlüklerde geriye gidişten kaynaklanan) malum havadan dolayı Ermenilerin ifade alanı zorlaşmış olsa da Hrant Dink'in açtığı bu yol hala var ve hala bâki.

 

Hasan Karademir: 
Hrant Dink'in katledilmesinden sonraki süreçte Ermenilerin tekrar sessiz kalmasındaki sebep nedir? Hrant'tan önceki var olan o korku, hala mevcut mu?

Ohannes Kılıçdağı: 
Hrant Dink cinayetine verilen tepkinin boyutları, (en azından ilk anında) Ermeni toplumunun ötesindeydi. Ermeni bireyler de o kitlenin ve toplumun içindeydi ama o kitleye rengini verebilecek büyüklükte değildi... Dolayısıyla Hrant Dink'in katline Ermeni toplumu, kendi hacmi ölçeğinde tepki verdi ama o genel tepki o kadar büyüktü ki, Ermeni toplumunun tepkisi, özel bir hal ve dikkat içerisinde olmadı. Ayrıca Agos hala var ve Agos, sadece Ermeni toplumunun haklarını savunan bir gazete değil. Türkiye'de kimliğinden, sınıfından dolayı haksızlığa uğrayan, haksızlık gören bütün toplulukların sesi olmaya çalışıyor. O anlamda Hrant Dink'in düşünsel mirası, Türkiye şartlarının el verdiği ölçüde halihazırda yaşamaya devam ediyor. 

 

Hasan Karademir: 
Türkiye'deki Ermenilerin beklentileri ve sorunları nelerdir?

Ohannes Kılıçdağ: 
Türkiye Ermenilerinin birincil beklentisi, özgürlüklerin üzerindeki baskıların kaldırılmasıdır. Bu herkesin talebi olduğu gibi Ermenilerin de talebi. İfade özgürlüğü, adalet… Her vatandaşın talebi olduğu gibi Ermenilerin de talebi. Daha somut şeyler söyleyecek olursak; bugün Ermeni Patrikhanesi, tüzel bir kişiliğe sahip değildir. Ermeni Patrikhanesi, yüzlerce yıllık bir kurum olmasına rağmen Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre var olan bir kurum değil. Mevzuata göre böyle bir yer yoktur ki bu Rum Patrikhanesi için de, Yahudi Hahambaşılığı içinde böyledir. Mesela bunun halledilmesi lazım. Vakıfların mülklerinin iadesi konusunda her ne kadar son 10-15 senede bir takım iyileşmeler yaşanmış olsa da bu konuda da hala katedilmesi gereken yollar var. Okullar üzerindeki bir takım kısıtlamaların kaldırılması lazımdır. Türkiye Ermeni Topluluğunun vakıf seçimleri uzun bir aradır yapılamamıştır. (Aşağı yukarı 9 senelik bir ara) Bunun yapılması lazım.

Ayrıca Hrant Dink Yayınları tarafından basılan, benim ve ekip arkadaşlarımızla hazırlanan “Dar Gömlek: Türkiye’deki Ermeni Kurumlarının Sorunları ve Çözüm Önerileri” raporumuzun internette PDF'ini bulup okuyabilirsiniz. O raporda, bütün bu saydığım sorunları daha detaylı biçimde, tarihsel arka planlarıyla anlatıyoruz. O rapora baktığınızda “Türkiye'deki Ermenilerin Sorunları Nedir ve Çözümü için Talepleri Nedir?” ve benzeri soruların cevabını orada bulabilirsiniz. 

 

Hasan Karademir: 
Teşekkürler

Ohannes Kılıçdağı: 
Rica ederim.

 


Not: Ohannes Kılıçdağ tarafından tavsiye edilen kaynaklar:
https://bianet.org/haber/cerkes-hasan-amca-nin-kaleminden-suriye-1915-137767
https://kutuphane.ttk.gov.tr/details?id=547881&materialType=KT&query=C%C3%A2vid+Bey%2C+1875-1926.
https://vha.usc.edu/search?context=GKQP&event=4

 

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
KONTROL
Bu soru bir bot (yazılımsal robot) değil de gerçek bir insan olup olmadığınızı anlamak ve otomatik gönderimleri engellemek için sorulmaktadır.