Korku ve Kayıtsızlık Arasında: Duyarlılıkların Kaybı
Tüm zamanlarda kalabalıkların kolaylıkla yönetilmesinde korku unsuru çeşitli biçimlerde kullanılagelmiştir. Hatta dinlerin emir ve yasaklar konusunda ceza ile korkutması kadim bir yöntemdir. Korku kavramının bir yönetim aracı olarak yüksek dozda, çeşitli yöntem ve araçlarla düzenli biçimde kullanılması kitleleri duyarsızlaştır. Onları kendi sıradan istek ve ihtiyaçlarına odaklayıp, duyarsız yığınlara dönüştürür.
Leonidas Donskis,
“Bizimkisi bir korku çağı. Giderek güçlenen ve küreselleşen bir korku kültürünü besliyoruz. Ucuz sansasyonlara, politik skandallara televizyonlardaki reality şovlara ve kamunun ilgisiyle şöhret karşılığında insanların kendilerini ifşa ettiği diğer şeylere düşkün, kendi kendisini açığa seren çağımız, paniğe ve felaket senaryolarına; dengeli yaşamlardan, hafif ironilerden veya alçakgönüllülükten çok ama çok daha fazla kıymet vermektedir.
Bu eğilimin arkasında, insanın yere çakılmaktan ve sadece kendisi olmaktan duyduğu ezici korku vardır. Önemsizleşme korkusu, görünürde ve ortada hiçbir iz bırakmadan buharlaşma korkusu.” (sf.121)
“Burada evcilleştirilmiş veya ehlileştirilmiş bir korku görebiliriz. Mesele, korkunun uzun süredir popüler kültürün parçası olduğu, sıkıntılı ve felaketlerle örülü hayal gücümüzü beslediğidir: depremler, tsunamiler, diğer doğal afetler ve savaş suçları uzak bir gerçeklik olmaktan çıkmıştır.
…
Televizyondaki komedi programları ve stand-up komedyenleryile birlikte, eğlencenin ayrılmaz parçası olan korku filmleri ve korku öykülerini düşünün.”(sf.123)
der.
Korku; dini, politik, ekonomik anlamda harekete geçirici bir eylemdir. İnsanın davranışlarını kesin biçimde belirleyen duygulardan biri de korkudur. O halde bu kavramın çağın yönetici güçleri tarafından nasıl tekrar tekrar ve çeşitli biçimlerde üretildiği ve kullanıldığı üzerine düşünülmelidir. Ya da bugün insanların korktukları şeylerin hangileri üretilmiş-kurgulanmış hangileri doğal korkutucu şeylerdir?
L.Donskis şöyle söyler:
“Rasyonel kültürümüzün makul bir yeni teori veya derinlikli bir açıklama gelmeden önce belirsizliğin geçici bir duraktan ibaret olduğunu söyleyerek insanları yatıştırdığı bir dönem olmuştu. Şimdi yaşamayı sürekli belirsizlik duyusuyla öğrenmek zorundayız. Bir filozof veya sanatçı için ilham kaynağı olacak şey, yaşamlarının harcanması ve heba olmasından korkan alelade insanlar için bir felakete dönüşebilir.” (sf.124)
Donskis’in bu ifadesi ilk soruya götürür bizi. “Varlık nedir, niçin vardır?” Bu soru Batı’da yükselen pozitivist perspektifle kesin biçimde yanıtlanmış ya da ortadan kalkmış gibi oldu. Bilimsel keşif ve icatların yoğunluğu bir süre insanda her soruyu cevaplayabilirmiş, her sorunu çözebilirmiş gibi hayatı bir kesinlikte yaşama algısını yerleştirdi. Ancak zamanla ilk sorunun hala “rasyonel” bir cevabı olmadığı anlaşıldı. Yani klasik kavram ve kurumların, ilkelerin, entelektüellerin, bilim insanlarının pozisyonları sarsılıp belirsizlik hâkim olunca bununla birlikte yönetenler de korku kavramını abartılı biçimde bir yönetim aracı olarak kullanınca insan bireysel haz ve konfor dışında asla harekete geçmemeyi ve “etliye sütlüye” karışmamayı seçti. İşte bu da Doğu, Batı demeden tüm toplumlarda ahlakın bozulmasını besledi.
Z. Bauman “ Korku ve modernite görünüşe göre ikiz kardeştirler. Aslına bakılırsa Siyam ikizidirler. Hiçbir cerrah hayatlarını riske atmadan ayıramayacağı bir bağ vardır aralarında.” (sf.124) der. Modernite rasyonalite zemininde pozitivist bir paradigma ile gelişmiş bir yaşam vaat ederken belirsizliklerle dolu bir yaşam var etmiştir. Korku belirsizliğin çocuğudur. Ancak dinde belirsizlik yoktur. Her sorunun rasyonel olsun ya da olmasın bir cevabı vardır. Bu da daha güçlü ve yüce olana teslimiyet sağlar. Korkunun biçimi kötülük-ceza bağlamındadır. Modernite ise aklı özne sayar, bütün soru ve sorunlara karşı iddialı bir pozisyon belirler. Ancak bilinmezleri aşamaz. Hülasa modernite, bilinmezlik, belirsizlik, korku modern insan açısından varoluşsal bir açmaza dönüşür.
Bauman şöyle söyler:
“Korkunun geçici bir rahatsızlık kaynağı olarak görülmesi (Aklın ilerleyen birlikleri tarafından tek seferde yoldan kaldırılıp yok edilebilecek bir şey olarak görülmesi) beşeri tarihin modern aşaması içinde görece kısa ve tek seferlik bir dilimden ibaretti. Doğru biçimde gözlemlediğimiz gibi bu dilim büyük oranda sona ermiştir.”
“Istırap kalıcı ve kesintisiz bir koşul olabilse de mutluluk yani “yoğun haz” sadece anlık ve uçucu bir deneyim olabilir. (sf.125)
Buradan da anlaşılacağı gibi modern zamanlarda insan gerçeklikten kopartılarak kolay maniple edilebilir bir nesneye evrilmiştir. Bu da ahlakın bozulması sonucunu doğurmuştur. Proleteryadan prekaryaya dönüşen kalabalıklar için artık depresyon kaçınılmazdır. Z.Bauman “Kültürel yaratımları bir zorunluluk haline getiren ve insanları kültürün yaratıklarına dönüştüren şey bilgidir.” (sf.130) der. Kültürün yaratıkları aslında bir çeşit eşya bir çeşit üründür. Bu ürün artan güvenlik vaadi ve söylemleriyle şüphe ve güvensizlik içinde kıvranır. Artık ne dinin ne din adamlarının ne kurumların ne entelektüellerin ne bilim insanlarının beyanları bu şüphe, güvensizlik ve korkuyu giderecek durumda değildir. Bu bağlamda ahlaktan söz edilebilir mi? Ve bu manzara ne bizim ne de Batı’nın sorunudur. Bu manzara modern-kapitalist toplumların ortak sorunudur.
Bauman bu konuda “Güvenlik saplantısının esas sonucu; beraberinde getirdiği korku-kaygı, düşmanlık ve saldırganlıkla ahlaki dürtüleri sönümlendirip susturmasıyla güvensizlik halinin azalmasında çok hızla artmasıdır.” ( sf. 134) der.
Yabancı, öteki, korku kavramları aynı zamanda adalet anlayışını da yok eder. Zira ahlak zayıflayınca adalet de yok olur. Özellikle bizim toplumumuzda adaletin yokluğu ve ahlakın bozulmasına dair yükselen eleştiriler Bauman’ın tespitiyle bu durumun sadece bize mahsus olmadığını, modern toplumlarda aynı sorunun eşzamanlı yaşandığını da gösterir.
Sayfa 136-137’de Bauman’ın anlattıklarından da şu anlaşılmaktadır: Modern zamanlarda meşruiyetin kaynağı kalabalıklardır. Ancak insanlığın kurtuluşunun kaynağı kalabalıklar değildir. Çünkü kalabalıkları harekete geçirecek kavramlar beslenme, barınma ve üremedir. Halbuki kalabalıkları kurtaracak olan erdem, ahlaktır. Artık bu kavramlar politikacıların; kalabalıklardan meşruiyet alma sürecinde, vicdan tatmini ve maskeleme amacıyla sloganlaştırdıkları kavramlar olma ötesinde bir değer taşımamaktadır.
Bu başlık altında Leonidas Donskis “ İhtiyaç fazlası insan.” (sf. 139) ifadesini kullanır. Bu da kalabalıkları teşkil eden insanın kullanılışlı bir aparata-eşyaya dönüştüğünü ifade eder. Leonidas Donskis “ Kamusal yaşamımızın içeriği şöhretlilerin özel yaşamıyla-yaşamlarıyla sağlam bir şekilde doldurulduğunda bu, kamusal insanın ve kamusal yaşamın -alanın sona yaklaştığından başka bir anlam taşımaz… Postmodern politikalarımızda kamusal meslekler olarak ele aldığımız şeyler çoğu kez kamusal şahsiyetlerin özel sorunlarıdır.”(sf. 142) der. Özellikle politikacıların şahsi çıkarlarını gözettiği eleştirisi bizim toplumumuzda önemli yer tutar. Özellikle bu tespitle anlıyoruz ki bu sorun modern toplumların ortak sorunudur.
Z. Bauman
“Adiyaforileşmiş (adiyafori: ahlaki açıdan iyi ya da kötü olmayan, nötr) bir gerçeklikte ikna edici bir mağdurluk deneyimiyle inandırıcı bir ıstırap anlatısı…. ‘Başarıya ve tanınmaya giden yola dönüşür.’ dediniz. Burada sadece boş yere girilen bir rekabetten değil, Orta çağın müsamaha piyasasının güncellenmiş bir versiyonundan bahsetmekteyiz. Bu, zengin kaynaklara sahip kişilerin bağışlanmayı, daha günah işlemeden satın alabildikleri bir piyasadır. Günümüze geldiği şekliyle bu piyasada tedavülde olan para birimi mağduriyet kayıtları ve çektirilen ıstıraplardır.” (sf.143) der.
Bu yaklaşım bizim toplumumuzda sıkça rastlanılan zengin bir kişinin ahlaken sorunlu sayılan bir eylemiyle ilgili “Biz yapsak ayıplanırız, suçlu oluruz.” tarzı yorumlarla ilgili meselelerde karşımıza çıkar. Zengin bir adamın kızı yaşındaki biriyle nikahlı ya da nikahsız birlikteliği kalabalıklar tarafından kolaylıkla kabullenilirken, sıradan bir adamın benzer bir ilişkisi linçe tabi tutulur. Genel için kötü kabul edilen bir durum sermaye bakımından güçlü ya da mağduriyet bakımından güçlü bir anlatıya sahip kimseler tarafından ortaya konulduğunda nasıl kalabalıklar tarafından mazur kabul edildiğine dair örnekleri açıklar. Yani ahlaki çürüme sadece bu topluma özgü değildir.
Bu ahlaki çöküş kalabalıklar nezdinde de zamanla fark edilir. Ancak bu sadece bir yıkımı besler. Ancak bu yıkım daha iyi bir sistemin inşasını doğurmaz. Sayfa 151, 152, 153’te Bauman yaklaşık olarak şunu söyler: Kalabalıkların mevcut düzeni değiştirmek için eyleme geçmesi yıkıcı bir güce dönüşmesi; kararlılık, birliktelik ve heyecanı “yıkım” gerçekleştikten sonra devam etmez. Ayrılıklar ve çatışma başlar. Hülasa yıkmak kolay yapmak zordur. Yapmak için geniş ve büyük bir uzlaşı gerekir ve bu kalabalıklar için söz konusu değildir.
Geniş çaplı bir uzlaşının olması için belli kavramların, kurumların, ilkelerin hala geçerli olması gerekir. Leonidas Donskis, “Sadece parasal enflasyon değil kavramlar ve değerlerin de enflasyona uğradığı (dolayısıyla devalüasyona uğradığı) bir çağda yaşıyoruz. Edilen yeminler tam da gözlerimizin önünde bozuluyor. Eskiden bir yemini çiğnediğinde kamusal formlara katılma hakikatle değerlerin sözcüsü olma hakkını kaybederdi. Şahsi ve özel yaşamı hariç her şeyden soyutlanır ve ait olduğu grup, halk veya toplum adına konuşma hakkını konuşamaz hale gelirdi. Yeminler de değersizleşmeden nasibini aldı. Bir zamanlar sözünüzden döndüğünüzde, en ufak güven duygusundan bile yoksun bırakılırdınız. Kavramlar da değersizleşmektedir.” ( sf.155) der. Hâlbuki biz politik liderlerin dün iyi dediklerine bugün kötü, hain ilan ettiklerini bugün kurtarıcı-kahraman dediğini çok kez görmüşüzdür. Bunun da takipçileri-taraftarları tarafından gayet kolay biçimde kabullendiklerini görmüş ve bunun bizim toplumsal yapımız açısından bir problem olduğunu belirtmişizdir. Halbuki L. Donskis’in bu tespiti Batı toplumlarının da aynı ahlaki çürümeyi yaşadıklarını göstermektedir. Yani sorun modern-modernleşemeye çalışan, kapitalist toplumların ortak sorunudur.
Aslında bu sorunun kaynağı bilinç, zihin yani tip üreten tarihi anlatılardadır. L. Donskis, “ Bellek bize harici bir şekilde gelir. ‘öteki’nden neşet eder. Bize yalnızca belli yerlerin hafızasını koruyormuş gibi görünür. Gerçeklik de bize başka yerlerden gelir ve bizi korur. Dünyaya bizden bahseden, bizi yaratan ve kuran bir anlayışa ihtiyacımız vardır, fakat gerçekte ötekiler dünyaya karşı bizim tanıklığımızı yaparlar. Bizi hiçlikten kurtaran bellek başka yerden gelir. Bellek burada yaşamaz, başka yerlerde yaşar.
Ülkemizin tarihini ve belleğini başkalarının değil bizzat kendimizin koruyor olduğu masalıyla kendimizi avuturuz. Fakat birçok kişiyi sarsabilecek hakikat, belleğin dışarıdan varlık kazanıyor olmasıdır.” (sf. 160) der. Yani mutlak biçimde doğru, gerçek, hakikat üzere olduğumuz inancı aslında büyük bir kurmacadan ibarettir. Aslında yaygın ve yerleşik tarih anlatısı hatırlattıklarından çok unutturduklarına varlığını borçludur. Geçmişe dair anlatılar bir gerçeklik kurar ancak gerçek çoktan unut-tur-ulmuştur. Hakikatin olmadığı yerde de ahlak olmaz. Bu da bize özgü bir kusur değildir.
Unutturulma ve unutma… L. Donskis “Gönüllü bir şekilde unutmanın kılıcı, bize zayıflıklarımızı ve kötülüklerimizi hatırlatan kişiler üzerine düşer.” ( sf. 161.) derken de geçmişe dair gerçekleri hatırlatan, özeleştiri yapan kişilerin nasıl kalabalıklar tarafından şeytanlaştırıldıklarına, onların nasıl yok sayıldıklarına işaret eder. Bu bahis aynı zamanda tarih yazıcılığı bakımından çok önemli bir meseledir. Tarih yazıcılığı birtakım maslahatlardan dolayı gerçekleri eğip büken anlayışın toplumsal ahlakı nasıl yok ettiğini anlatması bakımından çok değerlidir.
Yeni yorum ekle