Dalgalı Denizde Aşk Aile ve Evlilik

10 Ağustos 2020

 

45 yıl olmuş evleneli.

Yaşım dikkate alındığında bu 45 yıl artının ifade ettikleri kişisel olmanın dışında bir anlam ifade ediyor.

Bir başka deyişle, 20. yüzyılın ortasında doğanlar hem dünyadaki hem Türkiye’deki önemli siyasal, ekonomik, toplumsal, kültürel, teknolojik değişimlere tanık oldular. Bunlardan biri de benim.

Birkaçını hatırlayalım. İkinci Dünya Savaşının ertesi, iki kutuplu bir dünyanın oluşumundan kaynaklanan, soğuk savaş döneminin tüm psikolojik ideolojik gerilimlerini yaşadılar. Türkiye açısından Marşal yardımıyla başlayan sanayileşmenin ilk adımları. Çok partili siyasi hayata geçiş. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat, 27 Nisan e-bildirisi ve daha bir çoğu.

Sanayileşmeye bağlı kentleşmenin getirdiği  değişimler. Teknolojideki akıl almaz bir hızla gerçekleşen yenilikler. Toffler’ın deyişiyle 3. Dalga. Bu değişimlerin getirdiği gerilimler, zaman zaman derinleşen ve kırılan ideolojik/kültürel fay hatları. Değişimlere bağlı siyasal yapılanmalar ve siyasetin dili.

Bu kuşağın her bakımdan yüzleşmek zorunda kaldığı zorluklar hep bedel ödemek sonucunu doğurmuştur. Bedel ödemeyenlerin anlamakta zorlanacağı bir süreç.

Neyse. Gelelim benim 45 yılıma. Yani  bu hikayeye benim şahsımda bir göz atalım.

İhtilallerin Çocuğu

1955’de Maraş’ın Pazarcık ilçesinde dünyaya gelmişim. Annemin, baba tarafından seyit bir aileden geldiğini 2002 yılında teyit ederek öğrenmek nasip oldu. Babam ise kaç yüzyıl önceden Ortaasya’dan göçmüş bir ailenin torunuydu. 6 bin nüfusluk bir kasabada berberlik yapan babamın berber dükkanında ilk ihtilalimi sıcağı sıcağına gazetelerden esnafın başıma toplandığı gazete okumalarımdan öğrenecektim. Koma kelimesini ilk kez Cemal Gürsel komaya girdiğinde okuyarak duymuştum. Yani hayatı algılamaya başlamam ihtilalle oldu.( 12 Mart muhtırasını Malatya’da lisede okurken yani ilk gençliği idrak ederken duyacaktım. Ankara’daki öğrencilik yıllarım ise 12 Eylül darbesine davetiye çıkaran o yılların çalkantılı denizinde dümeni nasıl tutacağımızı öğrenerek geçti. Evlendikten 5 yıl geçmeden bu kez bir başka darbeyi yaşadım. 12 Eylül. Hani eşitlik olsun diye bir sağdan bir soldan gençlerin asıldığı yıllar… 28 Şubat sürecinde çalışma hayatımın sonlarına geldiğimi düşünüyordum. Bu süreçten herkes gibi ben de nasibimi aldım.)

Okuma ve Kitapların Dünyası

Okumayı benden büyük olan 4 kardeşin arasında sarı boyalı, 3 odalı, bahçe duvarlarını narların süslediği bir evde , isli gaz yağı lambalarının aydınlattığı daracık sehpalarda ağabeyimin ve ablalarımın yanına sokularak öğrendim. Çarpım tablosu, 4 işlem 5 yaşımdayken çoktan geride kalmıştı. O nedenle Babamın esnaf dostlarına gazete okuyan ‘sarı oğlan’ olmuştum. Köse Veli, Fırıncı Mıstık, Tırık Muharrem, Bakkal Ali amcalara Pehlivan tefrikaları, Tarkan’ın maceraları, Yaşar Kemal’in İnce Mehmet tefrikası ve Sadun Boro’nun tekneyle dünya turu maceralarını ilçeye bazan ertesi gün gelebilen gazetelerden okuyarak geliştirdim. Her çocuk gibi elbette Tommiks, Teksas, Teks, Zagor’suz olmazdı. Öykünmeci bir modernleşmenin sonucu olarak kendimizin değil, topraklarımızdan binlerce km. uzaklıktaki ülkelerin kahramanlarıyla tanıştım. Sonradan en çok hayıflandığım Kızılderilileri kötü adam olarak öğrenmemdi. Oysa daha sonra Fritchof Schoun’dan, islamdan sonra ayakta kalan en sağlam tevhid inançlarından birinin siyu kabilesinde olduğunu duyacak ; dahası Kızılderili öykülerinden bazılarını Türkçeye çevirecektim. Yazarlığın ilk kanıma girmesi –Allah rahmet eylesin- dava vekili Rauf amcanın bürosunda oldu. Sarı saçlı, yeşil gözlü cılız taşra çocuğunun ince uzun parmaklarının daktilonun tuşlarıyla tanışması ilk burada oldu. Lise yıllarımda Kerime Nadir, Oğuz Özdeş, Abdullah Kozanoğlu ve diğerleriyle tanıştım. Edebiyat öğretmenimin bu okumalarıma yönelik aşağılayıcı ama bir o kadar da uyarıcı tavrı 1974 yazımı Maraş kütüphanesinde geçirmeme yol açtı. Eniştemin kitapları arasında bulduğum Dostoyevski’nin Suç ve Cezası Maraş kütüphanesinin tozlu raflarından elime bırakılacak Rus romancılarının kitaplarıyla tanıştırdı beni.

Üniversite Yıllarım

Malatya Turan Emeksiz Lisesinden sonra geldiğim; Kemalettin Tuğcu’nun trajik hikayelerini aratmayacak Ankara’daki beş parasız yıllarımda edebiyat ve okumaya ilgim, çektiğim sıkıntıları zenginliğe dönüştürme imkanını sağladı. Teneffüs aralarında bile kitap okuyordum. Ama şirazesi olmayan bir okuma süreci zihinsel labirentlerimi çoğaltacaktı. Marks’ın 1844 El yazmalarını okurken bir yandan da 9 Işık’ı, Gazali’nini Kimyayı Saadetini okuyordum. Bu süreçte Sezai Karakoç’un kitaplarıyla tanışmamı sağlayan Kemal Kelleci ağabeye sağlıklı, uzun ömürler diliyorum. Sezai Karakoç Batı’yı çok boyutlu bir eleştiriye tutarak, köklü bir gelenekle yeniden bir dünyayı nasıl inşa edeceğimizi koyuyordu önümüze. Dolayısıyla ben hem Batı’yı hem Doğu’yu okumalıydım. Masamda Bertrand Russell Seyyid Kutup’la çekişiyor ; Mevdudi Batı entelektüellerinin kitaplarının yanında kendine yer açmayı biliyordu. Gazali’nin özellikle İhya’daki İlim Bölümü ilerde de bilim felsefesiye ilgilenmemi sağlayacak zengin bir zihinsel gıdam olacaktı. Edebiyat yine vazgeçilmezimdi. Dostoyevski, Tolstoy ve Gogol’un kaputundan çıkmış diğer Rus romancılar insan ruhunun derinliklerine yaptıkları yolculuklarla toplumsal eleştirilerini ustaca birlikte götürüyorlar, öğrenimini yaptığım Fransız Edebiyatından Balzac , Paris’e gelen taşralı bir büyük adamı anlatarak bana cesaret veriyordu.

Muhtıra Sonrası İhtilal Molası Yıllarım

İlçesinin dahi sandığı sarı saçlı cılız delikanlı eğitim ve sınav sisteminin kurbanı olmayı hazmedemeyerek gittiği okulda dışavurduğu güleçyüzlüğüne rağmen kalabalıklarda kendi yalnızlığını yaşamayı öğrendi. Üç simitlik günlük maişet imkanımı sabah 1, öğle 2 olarak bölüştürerek; sabah uzun yorucu yolculuklardan sonra geldiği okulunda boykotçu grupların yaktığı ateşlerde hem bedenini hem ruhunu ısıtmayı öğrendi. Ülkücülerle Bahçelievler'deki ülkü ocaklarına mı gitmedi, solcularla Nazım Hikmet mi okumadı,  öğrenci evlerinde Said Nursi’nin kitaplarının artık kendisini tatmin etmeyen yorumlarını mı dinlemedi…Okuma süreci ile grupları , fikirleri tanıma süreci at başı gidiyordu. Ama bunu hiçbir zaman herkesle iyi geçinmek uğruna yapmadı…Zaten bu nedenle de bu grupların çoğu bir süre sonra iflah olmaz gördükleri için yakasını bıraktılar. Kendisi de bu tecrübelerden, sadece her düşünceden samimiyeti, namusu ve derinliği olanlarla görüşmeyi bir hayat ilkesi olarak belirledi ve yaşadığı sürece de bunu ısrarla sürdürdü. Öyle ya sonradan zaten Cemil Meriç de teyid edecekti : Bu ülkede sağcılar, solcular yok, namuslularla namussuzlar vardı.

Elimizde Silah mı Olacaktı Kitap mı?

Yüzyıllardır “Memleket nasıl kurtulur” şeklindeki iyi niyetli sorumuzu maalesef “nerede, neden hata yaptık” sorusunun düşündürücü gücüyle besleyemedik. Aslında , kendisine Devletin niye çöktüğünü soran padişaha bir risaleyle cevap veren Koçi bey uyarmıştı. Özetle : “Çöküş kurumsal padişahım. Bu işi kökten ele alın. Kurumlar gümbür gümbür gidiyor” demişti de cihan imparatorluğunun verdiği özgüvenle gözümüzü uzaklardan yakınlara çeviremedik. Zaman zaman burnumuzun dibini göremedik. Güve ağır ağır kemirdi bünyemizi. Önce eğitim sistemimiz eski gücünü kaybetti. O nedenle bir süre sonra büyük bilim adamları çıkaramaz olduk. Batı’nın keşifler adı altında sömürgelerden getirdiği zenginlikleri de ardına alan Rönesans sonrası teknolojik hamleler bizi peşpeşe askeri alanda ve ekonomik alanda püskürtmeye başladı. Viyana macerasından sonra Karlofça’da sonun başlangıcına imza etmek zorunda kaldık. Berlin anlaşmaları coğrafyalardan sürgün etti bizi. Birinci Dünya Savaşı'nda da iyice büzüştük. Ama sürekli sorduk: Bu memleket nasıl kurtulur. Hürriyet ve İtilafçıların fikir babalarından Prens Sabahattin de kitabına bu adı koymayı yeğledi. Durkheimcı “önce devlet” anlayışını benimseyen Gökalp’in fikirleri de yeni kurulan devlete şifa olmadı. Çünkü hep huzursuzduk. Bir şeyler eksikti. Çok partili hayata geçtik. Yine tadımız tuzumuz yoktu. Taşralı cılız çocuk Ankara’ya geldiğinde bir muhtıranın toz bulutunda ışığı görmeye çalışan bir toplumda kimliğini kurmaya çalışıyordu. İster istemez “memleket nasıl kurtulur” sorusunun pek uzağında kalamadı.

İyi güzel memleketi kurtaracaktık da…Nasıl ? Frankfurt Okulunun eleştirilerine rağmen sosyalizmin entellektüellere tanıdığı muhalif fiyaka, ağzının tadı kaçmış, arayışa girmiş bir toplumu toparlayabilecek miydi ? Tek parti döneminin zaaflarıyla malul bir Kemalizmin eteğine sığınmış aydınlara Kemal Tahir’in, Attila İlhan’ın uyarıları vız gelip tırıs giderdi. Sol örgütsel yapılanmaların ekonomik açıdan bunalmış Türk insanının neden desteğini alamadığını anlamak bize binlerce cana ve askeri darbeye mal olacaktı. Biz Türktük. Bu komünistlerin yeri burası değil Moskovaydı. Ülkemizi bunların belalarından uzak tutmak için kendi köklerimize yönelmeliydik. Fransız İhtilali'nden beslenmiş bir ulusalcılığı, Birinci Dünya Savaşı sonrasının Türk modernizminin sosuna batırarak komünizme çare üretmeye çalıştık. Ama herkesin elinde silah vardı. Birileri düzeni, halkın desteği olmayınca silahla değiştirmeye kalktı; öbürleri de bu belayı defetmek için silaha sarıldı. Taşralı berberin çocuğu bu dağdağanın sosyolojisini çözmek için kendini kitaplara vermiş, bu insanı bunaltan ortamda, insan canını pazarda beş paraya bile satın almayan grupların arasında zihninin mağaralarında yol almaya çalışıyordu. O, “silah mı, kitap mı” sorusunun gençler arasında pek de rağbet görmeyen ikinci şıkkını işaretlemişti.

Modeli Babasıydı

Taşralı delikanlının babası namaz kılardı. Dini elinden geldiğince kendi üslubunda yaşardı. Ama insancıl ve ahlaklı bir insandı. Herkesin yardımına koşar, herkesle iletişim kurabilirdi. Yaşadığı yöredeki alevilerin her işine koşar, onlar da kendisini akrabalarından biri gibi görürlerdi. Devletimiz, taşralı, irfan sahibi bu berberin, (lakabıyla Berber Ahmet’in) yaklaşımına sahip olsa herhalde Türkiye mezhebi ve etnik sıkıntıları bu boyutlarda yaşamazdı. Ne yazık! Küçük ihmallerle ne büyük sıkıntılar açtık başımıza ! Ahlakı, iyiliği, insanları ne olursa olsun insan olarak görmeyi babasından öğrendi. Allah ona gani gani rahmet eylesin! Dini de önce ondan öğrendi. Malatya’daki hayatı geleneksel din anlayışını sıcak tuttu. Ama sadece o kadar… Ankara’da ‘göçmen’ olmanın sosyolojik sonuçlarını da göğüslemek gerekiyordu. Ülkesinin başkentinde bu büyük şehirde, kimliğini de yeniden kurması gerekince dini bilgileri ve anlayışıyla da yüzleşmek durumundaydı. Bir avantajı, dini duyarlığı olan insanlar da “silah mı kitap mı” sorusunun birinci şıkkını işaretlemekten kaçınmışlardı.. Bahçesinde gül yetiştirmeye çekilerek varlığını muhafazaya çalışan adamın çocukları da bu büyük şehirde kimlik kurma travmasına farklı alternatiflerle karşı koymaya çalışıyorlardı. Bazıları bu anaforda savrulmamak için birbirine tutunmayı tercih etmişlerdi.. Ama o sadece bir yerde duramadı. Anaforun ortasında hareket etme kabiliyetini geliştirmeye çalışırken; Necip Fazıl’ı tanıdı. Yani mücadele ruhunu…. Edebiyat dergilerini dingin duraklar olarak hayatına serpiştirdi. Mehmet Akif’i tanıdı. Safahat’ın bir dönem hastası oldu. Ev arkadaşıyla evde günlük konuşmalarını bir dönem aruzla sürdürdü. Rimbaud’nun şiirlerini aruzla çevirmeye kalkacak kadar kendini kaptırdı. Söylemeye gerek yok.. Eğitimi de bu alanda olduğu için Fransız öykü, roman ve şiiriyle hem hal olmaya başladı.

Yazarlık Hevesi  ve Aşk

Hayat gemisi iç fırtınalarının yelkenini şişirdikçe dümeni tutmakta zorlanmaya başladı. Tekinsiz limanlara da demir atmak istemiyordu. Bir gün bir ağabeyine “ben yazar olacağım” dediğinde ağabeyi bu kararı beğenmekle beraber bir uyarı eklemeyi ihmal etmemişti. “ O zaman bohem bir yazar olma ! Mezun olur olmaz yuvanı kur, düzenli bir hayatın olsun.” Bu uyarıyı dikkate alacaktı almasına da, şehrinden kız almak , ailesinin kısıtlı imkanlarıyla zordu. Hem hayat, o ortamların kültüründen uzağa fırlatmıştı. Nasıl olacaktı ki ?! Birden aklına geldi.. Neden okuldan olmasındı….Ama ağabeyinin bir uyarısı daha vardı ki onu çözmekte zorlanıyordu. “Helal süt emmiş olsun haa!” Bu cümlenin içine neleri sığdıracağını bilecek deneyimi yoktu. Sadece gözlemlere başladı. “Iıııh bu olmaz”… “Bu da olmaz”. Bir gün çok sevdiği bir dostu, aynı sınıfta bir ön sırada oturan kızı gösterdi. “Çok uzaklarda arama” dedi. “Hem bu kız utanmayı da biliyor !”. Acaba bu helal süt emmiş olmanın sonucu muydu ? “Kanatları kara fücur çiçekleri açmış” olan bir dünyada arkadaşının söylediklerini bir kenara not etti. Ancak taşralı delikanlı aşkı sadece romanlarda , şiirlerde ve filmlerde görmüştü. Bu kadar ‘ciddi’ (!) meşguliyetlerinin arasında aşka ayıracak vakti yoktu ki ! “Ah aşk…..minel aşk” duygusunu yaşamayan genç ruhu zihniyle gönlünün arasında bir pinpon topu gibi durmaksızın gelip gitti. Ara sıra kalem açacağı, silgi aldığı bu kızı takibe almak için kitapların dünyasından çıkmasına da gerek yoktui Olan olur. Siz hayatı yönettiğinizi sanırsınız, aslında hayat sizi geleceğiniz yerde bekliyordur. O sizi her beklediği yerde bağrına basmak ister de, siz, size açılan kolların nereden açıldığını bilemediğiniz için şaşkın bakışlarınıza, kalender bir göz kırpmasıyla cevap verir, size yeniden yolu açar. Olacak olan oldu. O da “ah minel aşk” diyeceği yola adımını attı…….

Göçmen Kızı

Bu göçmen kızını bulmak için Tuna boylarına gitmesine gerek kalmamıştı. Annesi Selanik’ten gelmişti. Babası bugünkü Makedonya’nın İştip şehrinin Penüş köyünden. Penüş’den Vardar akmıyordu elbette ama küçük bir deresi vardı. Bu kızı sevmiştim… İyi de kendimi bu kıza nasıl sevdirecektim….Ama çok zorlandığım bu süreçte tecrübeye değil otantikliğe, yani sahihliğe, samimiliğe ihtiyacım oldu. Eğitimde o güne kadar başarısızlığı tatmamış olan taşralı delikanlı , 1. sınıfta bütünlemeye kalan bu göçmen kızını çalıştırmak için bir dersten bilerek sınıfta kaldı….Yani “ah minel aşk”ın tuzağına pek çabuk düşmüştü. Fokurtularıyla hayatını demlenmeye bırakmak yerine yeni yolculuklara çıkan gönül teknesinde kazana ha bire ateş atıyordu….Ama dedim ya, onu hayat hep buralarda bekliyordu. O kızla sonunda nişanlandı….okul bitince de evlendi. İşte 45 yıl olmuş. Dalgalı denizde 45 yıl.

Aşk/Aile/Evlilik Üzerine Bir Parantez

Şimdi burada aşk ve evlilik üzerine bir parantez açmak şart oldu. Evet. Onun kuşağı aşkı Yeşilçam’ın filmlerinden ve okuduğu romanlardan öğrenmişti. Yine de o kuşak, sevdiğini Yeşilçam’ın diliyle yüzyüze söylemeye utanan bir kuşak olarak kalmıştı. Bu utangaçlığın cankurtaran simidi, renkli kokulu mektuplardı.

Aşkını dile getirme konusunda mahcup bu kuşağın aşkı bir evliliği sürdürecek potansiyelinin sırrı ne olabilir?

Bence bu onların aşk/sevgi/saygı anlayışlarında gizli olmalı.

Evet gençlikte aşkın muharrik gücü –moda deyimle- bir elektrik alma olabilir. Ama bu kıvılcımı sönmeyen bir ateşe dönüştürecek olan anlama, özveri, tahammül, sabır ve saygıydı. Şimdiki kuşaklarla farkımız burada galiba. Aslında özverinin ilk adımı anlama. Anlamaya niyetlenme. Sevgi bedeli ödenen bir şeydir. Bedeli ödenmemiş bir sevgi, sadece o kıvılcımdır. Ateşi sürekli kılmaz.

Tahammül deyince bana sanayi toplumunda kadının ekonomik bağımsızlığını kazanmasından filan bahsetmeyin. Tahammül ve sabır, aşk/sevgi dediğiniz sönmeyen sahici ateşin yakıtıdır. Modern hayat sanırım elimizden bunları aldı. Onun için git gide boşanma oranları artıyor. Gitgide daha çok evlenmeye korkuyor, aileden kaçıyoruz. Çünkü aile  tahammül, özveri ve sabırdır. Telefonlarımıza kaydettiğimiz sevdiklerimize yakıştırdığımız güzel sıfatları kalbimize kaydetmedikçe gelgeç hayatlar yaşarız. Ailesi olmayan ya da ailesi zayıf bir toplum, o temel taşından  yoksun bir toplum, sahici bir toplum da olmaz. Sahici olmayan bir toplumun değeri de olmaz.

İnsan olmak sabretmek, özveride bulunmak, tahammül etmektir. İnsan olamadıkça aile de olamayız. Aile olma bize yük gibi gelir.

Bedel ödemeye hazır mısınız? Bedel ödemeye cesaretiniz var mı ? Bedel ödeyecek kadar olgunlaştık mı ? Kendimizi bir sınayalım mı?

Şiddetin bu denli artmasının bir nedeni de bu olmasın ? Ne dersiniz? Gelin birlikte düşünelim !

 

 

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.